Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
"Zamanın kaybolmuşu yoktur.
Yaşanan her şey, müspet, menfi, bizi inşa eder.
Yalnız bizi değil, bizden sonraki kuşakları da.
Yaşadıklarımızı anında belki en iyi şekilde inşa edemeyiz.
Ama, onları değerlendirdiğimiz vakit; gelecek daha emin olur.
Hayat "gemi" mi bilmiyorum; " gemicilik" olduğu gerçektir.
Yaşandıkça ve akılda tutuldukça daha iyi seyrüsefer ederiz.
Herkes kendi talihinin mimarıdır.
Yaşadıkları, an be an insanı oluşturur
ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer.
Kader, gaipten yazılmaz. İnsan, kaderini kendi yazar. "
İlber Ortaylı
Akmescitli Şefika Ortaylı ile Kefeli Kemal Ortaylı’nın oğlu; İlber Ortaylı. Galiba 78 yıllık öğrenmeye adanmış bir ömrün başlangıcına giden yol’un izleri ancak böylesi bir cümleyle hülasa edilebilirdi. Adını büyük camisinden alan Kırım’ın başkenti Akmescit ile Sultan Süleyman’ın (Kanunî) Kefe Sancak Beyi unvanıyla üç yıl yönettiği, aynı zamanda İstanbul ressamı namıyla bilinen İvan Ayvazovski’nin şehri olan Kefe. İlber Ortaylı’nın bir Kırım Türk’ü olarak Akmescit-Kefe hattından gelen hafızasını Türkiye’de tazeleyecek o kadere teslim olması, İkinci Cihan Harbi’nin çetin şartlarında Kırım asilzadelerinden, Rus dili edebiyatı hocası Şefika Hanım ile Kırım tarihi eserlerini Türkçeye çeviren, uçak (makine) mühendisi Kemal Bey’in Bolşeviklerden/Stalin’in zulmünden kaçıp mülteci olarak sığındıkları Avrupa’da tanışıp evlenmeleriyle başlayacaktır. Zaten kaçmayıp Kırım’da kalanlar da bir süre sonra Kızılordu’nun gelmesiyle zorunlu göçe tabi tutularak Sibirya’ya tehcir edileceklerdi.
Kemal-Şefika çiftinin Avusturya’da meşakkatli şartlarda yaşadıkları Bregenz şehrine bağlı Alberschwende’deki mülteci kampında dünyaya gözlerini açan oğulları İlber, savaşın ardından gelmiş uzunca bir müjde gibidir. Kamp günleri zorludur. Ailesi o henüz iki yaşındayken ellerinde bir bavulla uzak anavatana, Kırım’da yaşayanların tabiriyle "Ak Toprak"a yerleşme kararı alır. 78 yıllık bir hikâyenin belki de en hızlı iki yılına tekabül eden zamanlar… Doğan bu bebek, iki eğitimli genç insanın; yoksulluk, baskı, savaş ve vatansızlıkla sınanan hayatlarının acı bir meyvesidir. Yıllar sonra mülteci kamplarında değil, kendi öz vatanında doğacak kızına Tuna adını verir İlber Ortaylı. Kızına, Türk’ün kader ırmağının adını yakıştırmıştır. Bu hikâyenin en görünmez parçasıdır aslında Tuna. Kocaman bir özlemi anlatır çünkü. Memleketi Kırım’a 40 yaşına kadar ayak basamayan Ortaylı için, hafızasındaki büyük memleketi Tuna’dır. Türkeli’den Kırım’a ve Tuna’ya bakar.
Tarih’in içinden; ak toprak'ın Ankara’sı
Kırım’a dönüp hayatlarını Sovyetlerin insafına bırakmak yerine Türkiye’ye gelip Ankara’ya yerleşen Ortaylılar, Ak Toprak’ta zorlu günlerini geride bırakacaklardır. Ama hem ailesinden, hem de namlı okullardan iyi bir eğitim alarak yolunu en baştan çizen Ortaylı, ona doğduğu yeri hiç unutturmayan babasının öğütleriyle hazırlanır bu yeni hayata; "Ben mülteci bir ailenin oğluyum. Mültecinin hiçbir şeyi yok demektir. Değerleri çok değişiktir. Göçmen mal edinir, biz edinmeyiz. İşe yaramaz çünkü bırakılır nasıl olsa. Babamın ‘Çalış, oku, öğren, kafanda olsun’ demesi de bu yüzden. Her şeyi kafanda taşıyacaksın, bilgi ve beceri edineceksin. O da ilim, tekniktir. Müzik ve dil bileceksin mutlaka."
İlk ve orta öğrenimini İstanbul Avusturya Lisesi'nde, liseyi Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladıktan sonra Halil İnalcık, Mümtaz Soysal, Şerif Mardin gibi isimlerin öğrencisi olacağı Ankara Üniversitesi’ndeki bölümünün adı kader çizgisini anlatır sanki, evet; tarih. Annesinin, doktor olması yönündeki ısrarlı telkinlerine aldırmayarak tarih okumaya karar vermesinin akabinde aile desteğini de arkasına almayı başarır. Peşinden gittiği şeyin farkındadır, bildiği yolda yürüyecektir. Nihayetinde tarihe/coğrafyaya duyduğu tutkulu ilgi, bu uzun vadeli bilinçli tercihinin en önemli belirleyicisi olur. Kariyerini akademide devam ettiren Ortaylı’nın yolu hep değerli isimlerle kesişmiştir. Chicago Üniversitesi'ne gidip Halil İnalcık'ın danışmanlığında yüksek lisansını (post-doktora) yapması yine hayatının en önemli şanslarından biridir.
1989’da profesör olana kadar yurtdışında birçok üniversitede misafir öğretim üyeliği yapan Ortaylı, 90’larla birlikte artık akademik çevrelerde tanınan namlı bir hocadır. 1993’te TRT 2’de başlayan tarih programı, güçlü hitabetinin yanında, canlı sohbet kültürüne yakınlığına dair ilk işaret fişeğidir. Buralarda sıklıkla dolaşır. 2000’li yıllardan itibaren ise akademik şöhretinin yanına, geniş halk kitleleri tarafından tanınmasını sağlayacak popüler tarihçi kimliğini de ekleyen Ortaylı, bilhassa 2012 yılında 7 yıllık Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü görevini Haluk Dursun’a devretmesinin ardından ana akım medyada eğlence dünyasının yıldızlarıyla boy ölçüşecek düzeyde bir popülerliğe erişmiştir artık. Halk İlber Hoca’yı çok sever, izler ve sözüne itibar eder. Hoca unvanıyla halkta kabul görmüştür. Bu kabul/sevgi, ölümüne kadar çok az insana nasip olacak şekilde kesintisiz devam eder. Genç kuşaklarla da sürdürebilir ve anlamlı bir ilişki kurabilmeyi başarmıştır. Bunu tarih vesilesiyle yapması, onları kavga ettirmek yerine makul zeminlerde aynı ülkenin çocukları olduklarını hatırlatmak üzerinedir. Çok çalış, oku, kendini yetiştir, ait olduğun kültürü reddetmeden özgüvenli ol, milliyetçiliği aşılıyordu daima gençlere. Hakkı vardı, bir ülkeyi sevmek en çok buradan başlardı.
Retoriğin kudreti ve mavi boncuklar
Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğü görevinin akabinde, görünürlüğü artmış, doğrudan üst düzey karizması dolaşıma girmiştir. Onun kamusal kimliği ve personası hakkında bildiğimiz birçok şeyin gerçekleşeceği 15 yıllık (2011-2026) şaşalı macerasına ait yeni bir dönemdir bu. Söyleyeceklerini tartıya çıkarıp, sesine uzatılan mikrofonun yönüne/markasına dikkat etmesi, her duruma, ortamın ruhuna uygun cümlelerle mukabele etmesi, bu yeni döneminin alametleri arasındadır mesela. Toplumun her kesiminden insan’ın, söz’üne kıymet verdiği/sevdiği bir entelektüel olmak zor ve anlamsızdır. Ama hem statükonun, hem de (muhafazakâr, kemalist, milliyetçi) geniş bir kitlenin ilgisine mazhar olmayı sevmiştir İlber hoca. Burada durmayı tercih eder. Konuşacağı yere göre sözgelimi, "Kemalizm kutsaldır, laf eden elenir. Kemalist olmak zorundasınız," da diyebilir, duracağı yere göre Binali Yıldırım’ın seçim kampanyasına destek de olabilir. İkisi de kendi içinde çelişmez ve İlber Ortaylı’nın "duruş"una zeval getirmez. Cebinde her daim bir avuç mavi boncuk vardır çünkü hocanın.
Aslında onu tarihin pop yıldızı haline getiren bu baş döndürücü şöhret yılları, Ortaylı’nın bilgi birikimi, lisan hâkimiyeti, belge-saha tecrübesi ve entelektüel kapasitesiyle arz-ı endam edeceği bir alan’ın hikâyesini anlatmıyordu bize. Daha sivri, tercihen nüktedan, öğüt-nasihat açılımlı ve kalabalığa hitap ettiğini bilen bir yerden kuruyordu dilini. Konuşmalarında zihninden dökülenler daima parçalıydı, daldan dala atlayan, konular arasında sıçrayan, esası tümlemeyen, asıl soruya gelmeyen kendine özgü -içinde mebzul miktarda retorik kudreti de barındıran- bir takım "entelektüel"liklerdi bunlar. Ama iyi bir hikâye anlatıcısı olduğu şüphe götürmez. Enteresan bilgilerle ördüğü, dinleyiciyi akışta tutan, merakları celbeden anlatılarıyla güçlü bir söz ustasıydı evet. Tarihin arka odalarındaki anlamları keşfetmişti üstelik. İçinde bulunduğu tartışmalarda derinlikli ve karşılıklı bir münazarayı değil, üstten, keskin, alaycı ve hiciv dolu tavırlarıyla kestirip atmayı tercih ederdi. Ömrü boyunca dilinden düşürmediği parolasını hatırlarsak; "bu çok açık bir şey."
Feraset, cehalet, entelektüel bilinç
İlber Ortaylı’nın popüler kültürde ilk yaygın dolaşıma girdiği an, tek kare resim görseliyle çerçevelendirilmiş kırmızı banner üstüne beyaz yazı formatının (capture akımı) ikonik malzemesi olduğunda başlamıştı. Onun "her şeyi bilen, bilgiyle iktidar kuran, sempatik bilge" tavrıyla cahilliğe-cahillere savaş açan ihtiyar olarak görselleştiren dil, akademik kibre değil, bilgeliğin gücüne yaslanıyordu. Mizahın ötesindeki gerçeklik ise şuydu; Ortaylı’nın doğrudan halkın irfanıyla, avamla bir sorunu yoktu. Cahili kendi içinde tutarlı bulduğunu söylüyordu. Ama yarı-cahillikle, bilmediğini bilmeyen okumuşlarla sorunu vardı. Kendi açısından bu tahammül edilmez bir şeydi. Halka karşı üstenci değildi yani. Hoca namıyla genel kabulünün bununla da ilgisi var.
Ortaylı, 70’lerde başlayıp 90’lara kadar devam eden akademik tarihçilik sahasında, ailesinden bildiği/sonradan öğrendiği diller, derin bir merakla öğrenmeye duyduğu iştiyak, bilgiyi belge-saha ortaklığıyla kavrayışı, tarihi donmuş bir anlamla değil coğrafyayla birlikte düşünebilme becerisi ve sürekli seyahatin zihnine kattığı dinamizmle, birlikte yola çıktığı tarihçilerden ayrışarak kendi yolunu çizmiştir. Kamusal kimliği itibariyle, entelektüel ve aydın gibi bilinç/feraset isteyen kavramları Türkiye ölçeğinde Ortaylı için kullanmakta bir beis yok. Ama sözgelimi Ermeni diasporasının soykırım iddialarına yuvarlak cevaplar vermek yerine, yurtdışındaki konferanslarında aynı lobiler tarafından protesto edilmesine yol açacak kadar tavizsiz konuşarak Türkiye’nin elini rahatlatmasıyla hatırladığımız gibi, dönemin malum Türk okullarını güzelleyen Barış Köprüsü kitabının yazarlarından biri olarak da hatırlıyoruz Ortaylı’yı. Mezkûr örgütün elebaşıyla yakın sayılabilecek bir zamana kadar (FETÖ ilanından önce) Pensilvanya’da birden fazla kez görüştüklerini, birbirlerinden istifade ettiklerini söylemesiyle de tabi. Bu konularda ciddi bir özeleştiri maalesef yapmadı. Tam da İsrail Filistin’i bombalarken hakikati herkesten daha iyi bildiği halde "Filistinliler toprak sattı" cümlesini kurması ve bundan hiç pişman olmaması ise kanaatimce hayatının en büyük talihsizliğiydi. Söz’ünün tesir gücü açısından bu iki meselede takınacağı tavrın önemi gerçekten paha biçilemezdi. Risk almayı sevmediği için, dönemin ruhuna uygun cümlelerle konuşmayı seçmişti. Bunlar Ortaylı’nın ömrüne eşlik eden oldukça tatsız anılar. Kusurlar ve erdemler hayatın anlamlarını oluşturur. İnsan dediğin bu yekûndan ibarettir.
İmparatorluk ile Cumhuriyet arasında
İlber Ortaylı, 90’ların sonunda akademik üretimlerini bitirerek adım attığı popüler dünyaya, ticari değeri yüksek tarih sohbetleri kitapları, seyahat/gazete yazılarının derlemeleri ve muhtemelen deşifre edilerek hazırlanmış konuşmalarından mütevellit "toplam"larla girerek, meslektaşlarının hayalini dahi kuramayacağı tirajlara ulaşmayı başarmıştır. Bir tarihçinin akademinin sınırlarını aşarak, kendi karakteri-kişiliğiyle kültür ortamlarında var olmanın yolunu bulması, Ortaylı özelinde tarih ile bugün arasında bağlantı kurabilme becerisinde saklıydı. Türkiye’nin ana akım mecralarında İlber Ortaylı gibi isimlerin popülerleşerek dolaşıma girmeleri, yani onların vesilesiyle bir biçimde tarihin-kültürün konuşulması, güzel olduğu kadar fena halde şaşırtıcıydı aslında. Tarih ve dahi tarihin magazini Türkiye’de hiçbir zaman bu ölçüde toplumsal merak unsuru olmamıştı. Tarih, efsanelerin arasından görünen ve pekâlâ sıkıcı kabul edilen alandı.
Tarihin özne değil ideolojik aygıt işleviyle kültürel gerilimleri beslediği, Osmanlı-Cumhuriyet anlatısında taraf tutmaya zorlayan bir anlamın hâkim olduğu ve yakın-uzak travmalarıyla meşhur böylesi tuhaf bir zeminde, makul kalabilen tarihçi-akademisyenler arasında, tarihsel süreklilikle hikâyeyi ortaklaştırarak köprü vazifesi gören yegâne isimlerden biriydi Ortaylı. Bu duygusunda (tarihe bakışında) samimi olduğuna şüphe yok. Nihayetinde "tarihi sevdirmek" kavramını, doğrudan kendi tarihiyle kavgalı bir milleti kavga ettiği şeyin hakikatiyle barıştırmak(yüzleştirmek) için çaba harcamak olarak anlayabiliriz.
Elbette 1923’ü milat kabul etmenin, Osmanlı’nın son üç asırda yaşadığı modernleşme macerasının gerçekliğiyle bağdaşmayacağını biliyordu Ortaylı. 300 yıllık kurumlara sahip yeni Cumhuriyet’in ait olduğu tarihsel hafızayla kurduğu ilişkiyi de aynı şekilde sağlıklı bulmuyordu. İmparatorluk ve Cumhuriyet, iki büyük düşman/muarız değil, iki büyük hikâye olarak tebarüz ediyordu zihninde. Bu hikâyeyi oturttuğu tarihsel süreklilik, neredeyse bugün bile tedavi edici anlamını koruyor. Tuğrul Efendi’yle (Ömer Tuğrul İnançer) bir imza gününde karşılaştıkları sırada, iki usûl bilen adamın derviş selamıyla ellerini karşılıklı olarak öptükleri o an’ın fotoğrafı canlanıyor gözümde. Çok tartışılan ve Ortaylı’nın tefe koyulduğu bu an, yukarıdaki hikâyenin doğal bir parçasıdır sadece. Kişisel kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Kütüphanesi’ne bağışlaması da aslında aynı bağlamı içerir.
Ortaylı’nın mirası
13 Mart 2026'da İstanbul'da 78 yaşında hayatını kaybeden Ortaylı, hocası Halil İnalcık’ın yanına, Fatih Camii Haziresi’ne defnedildi. Bu ülkenin yetiştirdiği, renkli, farklı, entelektüel, nev-i şahsına münhasır kişiliklerden biriydi. Hatasıyla-sevabıyla dünyadaki nöbetini tamamladı. Her hayat hikâyesi geride kalanlara bir ibret ve derstir. İlber Ortaylı’nın mirası, kanaatimce ilk önce, tarihi coğrafyayla birlikte düşünme ufku, yani seyahat etmenin insanı dönüştüren anlamına daimi surette yaptığı vurgu’dur. İnsan yolculuklardan asla vazgeçmemeli. Somut olarak üç değerli kitap; İstanbul’dan Sayfalar, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır. Hatırşinaslık en çok bize yakışır. İnsan kusurlu, eksik ve nakıstır. Mülteci kamplarında doğmuş bir Türk olarak, ortak vatanın ne olduğunu bilen, Türk kimliğinin derin anlamlarını idrak eden ve tarihiyle kavga eden bir milleti geçmişiyle barıştırma çabasına ömrünü adayan İlber Ortaylı, sembolleşmiş bir entelektüel olarak güzel hatıralarıyla anılacaktır.
Yorum Yaz