Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Bir orman değil, bu kez bir çöl yanıyor. Fakat bu yangın ateşin değil, sesin yangını: motorların uğultusu, rüzgarın kuru hırıltısı, binlerce bedenin aynı anda titreştiği bir gürültü denizi. Gökyüzü tozla örtülü, yer sanki yankıdan yapılmış. Bu kalabalıkta ne kadar ses varsa, o kadar yalnızlık da var. Oliver Laxe’in Sirât’ı işte tam bu tezatın içinde başlıyor: dışarıda rave’in patlayan basları, içeride derin bir suskunluk. İnsan ne kadar koşarsa koşsun, sonunda yine kendi sessizliğine varıyor.
Sirât’ı ilk kez Saraybosna Film Festivali’ndeyken duydum. Filmin gösterimi ardından Laxe’in yeni yapıtı üzerine söylenenler övgü doluydu. Bu övgüler de merak uyandırıyordu. Sessizlik temasını, kendi filmlerindeki dinginliğe benzer bir yankıyla anlatmasından söz ediliyordu. Sirât’ı izleme fırsatını ise İstanbul Filmekimi’nde buldum. Ve o an anladım ki film sadece duyulmak için değil, beklenmek için yapılmıştı; tıpkı çölün ortasında bir yankıyı bekler gibi.
Bu film, gürültünün en yüksek olduğu yerde sessizliğin nasıl duyulabileceğini anlatıyor. Laxe, müziği ve kalabalığı bir arınma biçimine dönüştürürken, bedenlerin hareketinde, tozun içinde, elektronik ritimlerin arasında bile bir dua tınısı arıyor. Sirât, bir yandan çölün ritmini dinleyen bir film; diğer yandan insanın kalbinde yankılanan bir suçluluğun kaydı. Gürültü burada yalnızca dış dünyanın sesi değil, insanın kendi içinden yükselen karmaşanın yankısı. Ve Laxe bize, o karmaşanın tam ortasında bile bir sükunet ihtimalinin mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Luis (Sergi López), oğlu Esteban ile Fas’ın güneyindeki dağların ve çöllerin kıyısında aylar önce bir rave’de kaybolan kızı Mar’ın izini sürüyor. Yolun ilk adımından itibaren “sirât” kelimesinin çağrıştırdığı o geçit hissi başlıyor: dünya ile insanın iç âlemi arasında ince, keskin ve riskli bir köprü. Laxe, yol filmlerinin macera dilini değil, arayışın manevî ağırlığını tercih ediyor; baba-oğulun suskunlukları, yanlarından akıp giden bedenlerin ritmiyle tezat kuruyor. Kangding Ray’in endüstriyel tınıları ile doğa seslerinin katmanı, çölün gece-gündüz değişen ışığına bir nabız kazandırıyor; Mauro Herce’nin kamerasıysa kalabalığın ortasında bile yalnızlık duygusunu büyütüyor.
Sahne sahne bakıldığında film, iki paralel kalp atımı üzerine kurulu: Biri insanın, özellikle babanın suçluluk ve sorumluluk duygusu; diğeri zamanın, partilerin, kervanların ve sınırların ritmi. Luis’in yüzünde donuk bir ifade değil, katılaşmış bir çaresizlik var; Esteban’ın bakışında ise inkarla kabullenme arasında gidip gelen bir erginleşme. Rave burada sadece müzikli bir mekan değil; kolektif geçiş üzerinden kurulan geçici bir “cemaat.” Laxe, bu kalabalığın içinde baba-oğulu görünmez kılan şeyi gösterirken, bir yandan da kaybın toplumsal boyutunu ima ediyor: Kayıplar artık ailelerin değil, çağın kayıpları. Haritanın dışına düşen gençler, sinemanın kadrajının da dışına taşıyor.
Sirât, sesle kurduğu mimaride büyüyor. Laxe önce duyuruyor, sonra gösteriyor. Gecenin ortasında tiz bir dalga yükseliyor; görüntü henüz yetişmeden kulak seyirciyi o alana yerleştiriyor. Bu tercih, filmin temasını güçlendiriyor: İnsan bazen görmekten önce duyar ve duyduğunu susturamadığında kendi içine kapanır. Çölde ilerleyen kervan, sisli vadide kaybolan gölgeler, toz fırtınasının içinden beliren figürler… Her şey, rüya ile gerçek arasında gidip gelen bir görsel yazı gibi akıyor. Laxe’in sabırlı planları, aksiyonun küçük anlarını bile bir tür bekleyişe dönüştürüyor; bekleme, suçluluğun ritmi oluyor.

Yas çölün ufkunda tutuluyor
Filmin ahlak atlasında “sirât” metaforu iki uç arasında geriliyor: Bir yanda apokaliptik bir dünyanın işaretleri — yakıt kıtlığı, yağma söylentileri, sınırların geçirgenleşmesi; diğer yanda hiçbir şey olmamış gibi devam eden eğlence. Laxe’in bu filmi dini hassasiyetleriyle yaptığı aşikar; fakat bunu yaparken vaaz vermiyor, bunun yerine çelişkiyi büyütüp düşünmeye davet ediyor. En dikkatimi çeken ve sevdiğim kısmı da buydu. Rave’in eşiğinde dağıtılan fotoğraflar bir yandan merhamete çağrı, bir yandan da kalabalığın davranışlarını ölçen bir deney nesnesi gibiydi. Tam da bu nedenle film, melodramın kolay çözümlerinden uzak durmuş: kaybın merkezine girmek yerine, etrafında dolaşarak yasın çizgisini çöl ufkuna karıştırmış.
Görsel dilde ise bence çok değişen bir şey yok; Laxe’in önceki filmlerinden devraldığı bir asalet hissi var. Fakat Sirât bana daha sert, daha yoğun ve daha maddesel geldi. Kamera bedenlerin içinde, tozun üzerinde, metallerin çıkardığı tını etrafında dolaşıyor. Baba-oğulun gece ilerleyişi, aydınlatılmış yüzlerle karanlık boşluğun çarpışmasına dönüşüyor. Laxe, kalabalığın koreografisini “kaybolma” fikri etrafında kuruyor: çerçevenin kenarından içeri girip geçen siluetler, anlık yakınlıklar, bir türlü tamamlanmayan temaslar. Böylece film, sahne sahne iz bırakmak yerine belleğe bir bütün olarak yerleşen ve sonradan hatırlandığında içte yeniden işitilen bir müzik gibi çalışıyor.
Nihayetinde Sirât, kaybolanın izini sürmek kadar arayanın kendisiyle karşılaşmasını anlatıyor. Gürültünün içinde duyulan o ince sessizlik, yalnızca yası değil, suçun dilini de açığa çıkarıyor: Ne kadar ses yükselirse yükselsin, kalpte konuşan şey kısılmıyor. Film bittiğinde çölde yine rüzgâr uğulduyor; baba ve oğul bir cevap bulmuş gibi görünmese de arayışın ağırlığı şekil değiştiriyor. Laxe bizi bir hükme değil, bir hâle bırakıyor: Gürültüyü geçip sessizliği duyabilen herkes için dar ama geçilebilir bir köprü.
Bu deneme, Sirât’ın çöldeki rave’lerin kurduğu yüksek sesli atmosferi ve Laxe’in sessizliğe açılan sinemasını birlikte düşünmeyi öneriyor. Zira film, kaybın modern ritimlerle nasıl görünmezleştiğini anlatırken sessizliğin hâlâ bir direniş biçimi olabileceğini fısıldıyor.
Ve belki de filmin söylediği en basit ama en derin şey şu: Bazen gürültüye değil, sessizliğe dayanmak gerekir. Çünkü insan, sonunda hep kendi yankısına döner. Oliver Laxe, Sirât ile bize hatırlatıyor ki sinema hâlâ düşünmek için bir alan, sessizliğe yer açabilen bir ibadet biçimi olabilir. Çölün ortasında yankılanan o gürültü belki de sadece insanın iç sesine ulaşmak için gereken mesafedir. Sirât, o yankıya açık davette bulunan filmlerden.
Yorum Yaz