Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Yılın son aylarına yaklaşırken hem hava hem de izleme alışkanlıklarımız yavaşça değişiyor. Buzlu kahvelerimiz yerini sıcacık sonbahar kahvelerine bırakır, dinleme listelerimizdeki cıvıl cıvıl yaz şarkıları biraz daha sakin, hüzünlü isimlerle yer değiştirirken izleme listelerimiz de bu değişimden nasibini almasa olmazdı. Yaz boyunca bize eşlik eden romantik-komediler, eğlenceli ışıl ışıl filmler, yerlerini daha derinlikli, varoluşsal sancılarla ve buhranlarla dolu hikayelere bırakıyor. Güneşli sahneler, yerini sonbaharın solgun ışıklarına bırakırken biz de ekran karşısında duygularımızın tonunu mevsime göre ayarlıyoruz. Bu geçiş yalnızca havada değil, sinema ve dijital dünyanın gündeminde de hissediliyor.
Tıpkı mevsimin dönüşümü gibi, sinema da kendi içinde yeni biçimlere, yeni deneyimlere evriliyor. Geçtiğimiz haftalarda Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterilen Post Truth adlı belgesel, tamamen yapay zekâyla üretilmiş olmasıyla büyük yankı uyandırdı. Kamera yerine algoritmaların devreye girdiği bu yapım, “gerçek” kavramının sinemadaki karşılığını yeniden sorgulattı. Hatırlarsanız daha öncesinde yapay zekâ ile hazırlanan bir senaryo görmüştük, fakat yapay zekayla çekilen, yönetilen bir film sektörde bir devrim niteliğinde diyebiliriz. Bu yenilik hakkında nasıl hissedeceğimiz ise hala tedirginlik içeren bir konu.
Dijital platformlarda yaşanan bir diğer yenilik ise son dönemde göze çarpan yeni bir yapılanma oldu. BluTV ile HBO Max’in birleşmesi, küresel markaların yerel izleyiciyle kurduğu ilişkiyi güçlendirdi denebilir. Türkiye’de çevrimiçi izleme oranlarının artması, bu dönüşümün sadece ekonomik değil, kültürel bir meseleye dönüştüğünü de gösteriyor.
Sonbaharın bu dingin günlerinde, izleme listelerimiz de tıpkı doğa gibi yavaşlıyor, derinleşiyor. Ekran başında geçirilen her dakikanın biraz daha anlamlı olduğu bu dönemde, mevsimin ruhuna uygun film önerileriyle küçük ama sıcak bir keşif yolculuğuna çıkmak mümkün.

Tabii
Yunan Tuhaf Dalgası’nın eşsiz temsilcilerinden olan ve son zamanlarda Filistin’e olan desteğiyle de gündeme gelen Yorgos Lanthimos, 2017 yapımı Kutsal Geyiğin Ölümü filmiyle Tabii’de. Yunan mitolojisinin bilinen efsanelerinden biri olan Iphigenia’nın modern bir uyarlaması sayılabilecek film, ismini de bu efsaneden alır. Sıradan bir ailesi olan sıradan bir doktorun, vefat eden eski bir hastasının oğluyla, Martin ile kurduğu ilişki ile şekillenir. Bu ilişki güçlendikçe doktor Steven’in ailesinde tuhaf olaylar yaşanmaya başlar. Lanthimos sinemasında aşina olduğumuz türden tuhaflıklar… Yönetmenin kendine has minimalist estetiği hikâyeye derinlik, absürt bir derinlik katarken gerilimi de son safhasında hissettirmekten geri kalmaz. Aile bağları, sorumluluk duygusu ve insanın kendi kararlarının sonucuyla yüzleşmesi gibi konular üzerinde duran film, izleyenlerine benzeri mümkün olmayan bir deneyim sunar.

Türkiye sinemasında son zamanalarda oldukça başarılı işlere imza atan yükselen isimlerinden Selman Nacar, İki Şafak Arasında filminde filmin isminden de tahmin edilebileceği gibi, izleyenleri ahlaki bir dilemmanın göbeğine taşır. Yönetmenin ilk uzun metrajı olmasına rağmen gerek gerilimin filme yedirilmesi gerekse işlediği vicdan, sınıf farkı ve etik ikilemler gibi kavramlara olan tarafsız tutumundan dolayı özellikle dikkat çeken bir yapım.
Babasının tekstil fabrikasında çalışan Kadir, yaşanan bir iş kazası sonrası bir seçim yapmak zorunda kalır. Yönetmen bize filmde bu seçim üzerinden hem bireysel hem de toplumsal bir hesaplaşmanın kapısını aralar. Gerçekçi diyaloglar, sade ama etkileyici görseller ile Türkiye’nin işçi sınıfının maruz kaldığı adaletsizliklere ve adalet arayışına odaklanan film, izleyeni de bir iç hesaplaşmaya sürükler, içe dönük ve vicdani bir seyir deneyimi sunar.

Elia Suleiman’ın yönettiği Burası Cennet Olmalı (It Must Be Heaven), politik göndermelerini mizah ve melankoliyle harmanlayan, sessiz ama derin bir yolculuk filmi. Filistinli bir yönetmenin yeni bir hayat umuduyla Paris ve New York’a uzanan hikâyesi, aslında nereye gidersek gidelim, kimliğimizin ve aidiyetimizin peşimizi bırakmadığını anlatıyor. Suleiman’ın neredeyse diyalogsuz anlatımı, Wess Anderson’ı andıran sinematografisi, çeşitli absürtlüklerle birleşerek evrensel bir yabancılık hissi uyandırıyor. Film, savaşsız bir dünyanın hayalini kurarken, o hayalin bile sistemin içinde nasıl boğulduğunu sade bir dille gösteriyor. Burası Cennet Olmalı, politik olmadan politik olmayı başarabilen, hüzünle tebessümü bir araya getiren bir zarafetin filmi.
Gain

Ortaokulun sıradan bir günü, bazen hayatın en karmaşık derslerini verir. İlker Çatak’ın 2023 yapımı Öğretmenler Odası (The Teacher’s Lounge) filmi, işte tam olarak bu tür bir sınıfta geçiyor. Film, bir matematik öğretmeni olan Carla’nın, okulda meydana gelen küçük bir hırsızlık olayını araştırırken karşılaştığı etik ikilemler ve insan ilişkilerinin inceliklerini konu alıyor. Başlangıçta sadece düzeni korumaya çalışan Carla, kısa sürede okulun ve öğrencilerin dünyasında derin, çoğu zaman sessiz çatışmaların farkına varıyor.
Film, bir okulun sınırlı duvarları içinde geçen hikayesinden hareketle, güven, sadakat ve vicdan gibi evrensel değerleri gözler önüne seriyor. Leonie Benesch’in samimi ve dokunaklı performansı, karakterin yaşadığı içsel gerilimi ve yalnızlığını izleyiciye hissettiriyor. İlker Çatak’ın dili ise sert bir ders vermek yerine, küçük anların ve sessiz bakışların gücünü ön plana çıkarıyor.

Her gün evinden aynı saatte çıkıp, aynı işi yapıp, aynı saatte geri dönen ve bunu muazzam bir düzen içinde tekrar eden bir adam düşünün. Akşam döndüğü evde de yıllardır birlikte yaşadığı ve çocukluk travmalarının müsebbibi, sert, hoşnutsuz bir baba onu beklesin. Böyle bir hayat yaşayıp da delirmemek mümkün olur mu? Yahut böyle bir hayat, üzerine film çekmeye değer mi? Elbette değer.
Tolga Karaçelik, ilk uzun metrajı Gişe Memuru’nda basit bir hayatı olan sıradan bir gişe memurunun hikayesini ele alıyor. Ülkenin en yoğun gişelerinden birinde çalışan Kenan, babasının hastalığı ve kendi buhranları sebebiyle inin cinin top oynadığı bir bölgeye sürülüyor. Bu sürüldüğü yerden geçen yolcu sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar. Kenan gibi durgun, yabancılaşmış, çevresine tepki vermeyen ve hayata dair pek bir beklentisi de olmayan bir adam, böylelikle içinin yalnızlığına dış dünyada da kavuşmuş oluyor derken, geçen yolculardan biri onu bu yalnızlıktan çekip çıkarır gibi oluyor. En azından kendi zihin dünyasında…

Anons, ordudan tasfiye edilen dört subayın bir araya gelip gerçekleştirmeye çalıştıkları bir darbe ile başlıyor. Bu subaylar, İstanbul Radyosu’nda bir bildiri okumakla görevliler ki uzun süredir üzerine çalışılan bu darbe planı gerçekleşebilsin. Görünürde her şey olmuş bitmiş, geriye kalan tek şey bu bildiriyi anons etmek aslında. Fakat Mahmut Fazıl’ın filme usta bir işçilikle yerleştirdiği kara mizah unsurları, filmin sonuçtan çok sürece odaklanır nitelikteki hareketsiz ve tek plan çekimleri, askerlerin küçücük odalardaki uzun bekleyişleri bize başka şeyler de anlatıyor.
Sonbaharın silik ışıkları altında, bu filmi izlemek isteyebileceğiniz bir tercih olabilir: Çünkü mevsimin dinginliği, sıradan bir gecede yaşanabilecek büyük ve sessiz kırılmaları düşünmeye açıyor. Anons, yalnızca bir darbe planına değil; bir ülkenin, bir toplumun ve bir insanın “bekleme” halinde kalmış haline bakıyor - küçük bir odada, büyük bir sessizlikle.
Prime Video

Zamanı geri alabilsek, bir aşkı yeniden ve ilk günkü haliyle yaşayabilsek, hiç hatasız bir hayat sürmek mümkün olur muydu? Yoksa yaptığımız hatalar da bizim biricikliğimizin sonucu ortaya çıkan ve bizim biz olmamızı sağlayan, bugünümüzü bize armağan eden sürprizler mi? Richard Curtis’in yönettiği About Time, zamanı geri alabilme fikrini bir aşk hikâyesinin kalbine yerleştiriyor. Ancak film, bilimkurgudan çok duygularla ilgileniyor: Sevdiklerimizle geçirdiğimiz sıradan anların aslında ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor. Aldığımız her kararın aslında bize sahip olduğumuz hayat için bir ön koşul olduğunu gösteriyor. Domhnall Gleeson ve Rachel McAdams’ın doğal performansları, filmi sıcak ve samimi bir atmosfere taşıyor. About Time, zamanın akışını değil, o akışta kimlerle yürüdüğümüzü anlatıyor. Romantik ama bir o kadar da düşündürücü bu film, sonbaharın dinginliğinde içimizi hem ısıtan hem de biraz burkan bir hikâye arayanlara birebir.

Arka bahçenizin bitişiğinde insanların yakıldığı bir konsantrasyon kampı olduğunu düşünün, eviniz cennet gibi bir yer olsa bile buna gözünüzü kapatabilir miydiniz? Hitler Almanyası’nda yaşayan bir Nazi iseniz sorunun cevabı çok zalim bir şekilde evet oluyor. Jonathan Glazer’ın The Zone of Interest filmi, savaşın dehşetini göstermeden hissettirmeyi başararak izleyiciyi rahatsız edici bir sessizliğe davet ediyor. Auschwitz kampının hemen yanında, Nazi subayı Rudolf Höss ve ailesinin pastoral bir hayat sürmesini izlerken, kötülüğün ne kadar sıradan olabileceğiyle yüzleşiyoruz. Filmin sessiz atmosferi, arka planda duyulan seslerle birleşerek görünmeyeni görünür kılıyor. Glazer, izleyiciyi bir tanık olmaya değil, insan doğasının karanlık yanını sorgulamaya çağırıyor. The Zone of Interest, huzurlu bir evin duvarlarının ardında bile yankılanan vicdan sesini, elbette yalnızca duymak isteyenlere duyurabilen bir film.

Sonbahar filmleri listelerinin en başlarında yer alan, hikayesi yıllar yıllar önce yazılan ve popülerliğini asırlar sonra dahi kaybetmeyen bir kitaptan alan film, Küçük Kadınlar… Günümüzde hala daha kadın olmakla bağdaştırılan ve asla bağdaştırılmayan bazı kalıplara kafa tutan, toplumsal tabularla büyük bir savaş veren Joe ve onun her biri başka karakterde olan üç kız kardeşini konu alan hikaye, Greta Gerwig dokunuşuyla çağdaş bir duyarlılıkla yeniden yorumlanıyor. Saoirse Ronan’ın canlandırdığı Jo karakteri, özgürlük arayışının ve yaratıcı olma isteğinin simgesi haline geliyor. Gerwig, dönem atmosferini romantize etmeden, kadınların seçimlerinin değerini vurgulayan sıcak bir anlatı kuruyor. Little Women, hem nostaljik hem de ilham verici bir film; değişen mevsimlerle birlikte içimizi ısıtan, aileye ve kendini bulma çabasına dair zarif bir hikâye.
HBO Max

Tolga Karaçelik’in bu filmi İngilizce çektiğini bilmeden filmi başlatırsanız “Acaba ben yanlış filmi mi açtım?” diye benim gibi şaşırabilirsiniz. Fakat hayır, yanlış filmi izlemiyorsunuz. Karaçelik’in bu filmi, ABD yapımlı bir kara mizah ve gerilim hikayesi. Filmde emekli bir seri katil, neanderthaller hakkında bir kitap yazmaya çalışan bir yazarı bu kararından vazgeçirip, seri katiller hakkında bir kitap yazmaya ikna ediyor. Ve meslek erbabı olduğu için, yazara danışmanlık teklif ediyor. Bu absürt hikayeyle başlayan filmin devamında da filme yakışır bir şekilde, emekli seri katil Kollmick, Keane’nin evlilik danışmanlığı görevini de üstleniyor. Kollmick gündüzleri Keane’in evliliğine dair öğütler verirken geceleri onun kitabındaki cinayet sahneleri için ilham veriyor. Britt Lower’ın oyunculuğu, karakterinin sessiz çaresizliğiyle geniş bir duygusal alan açarken; Steve Buscemi’nin canlandırdığı Kollmick ise beklenmedik bir rehber, ama aynı zamanda ürpertici bir ayna işlevi görüyor.

Büyülü gerçekçi ve kara-komik filmlerden hoşlananların gözde yönetmeni Onur Ünlü, bu filminde Shakespeare’in ölümsüz dizelerinin de ortak olduğu hoş bir aşk hikayesini ekrana taşıyor. Kars’ta geçen hikâye, sıradan insanların aslında hiç de sıradan olmadıkları bir dünyayı anlatıyor: ölümsüzlük, görünmezlik, zaman yolculuğu… Fakat tüm bu fantastik unsurların ardında, yalnızlık, sevgi ve ölümle baş etmeye çalışan insanlar var. Ünlü’nün kendine özgü kara mizahı, film boyunca hem gülümsetiyor hem de hüzünlendiriyor. Görsel olarak sade ama duygusal olarak yoğun bir film olan Sen Aydınlatırsın Geceyi, küçük bir kasabada geçen büyük bir varoluş hikâyesi.

Bazı filmler izleyiciyi daha ilk sahnesinde uyarır, filmi açtığınız ilk andan itibaren tetikte beklemenize sebep olur. Barbarian da tam böyle bir film. Detroit’te yanlışlıkla aynı evi kiralayan iki yabancının hikâyesi, kısa sürede alışılmadık bir kâbusa dönüşüyor. Başta tehlikenin evi kiralayan adam, yani tekinsiz görüntüsü ve şüphe uyandıran oyunculuğuyla Bill Skarsgård olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak Zach Cregger’ın filmi, klişe korku formüllerini izlemek yerine izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Gerilimin dozunu zekice dengeleyen yapım, korkunun kaynağını canavarlarda değil, insanların yaptığı seçimlerde arıyor. Barbarian, tür sinemasına taze bir soluk getiren, tahmin edilemez yapısıyla son ana kadar diken üstünde tutan bir deneyim.
Yorum Yaz