Türk Hat Sanatı’nın zirve ismi Reîsü'l-hattatîn Hasan Çelebi

Güncel KÜLTÜR SANAT

 Türk hat sanatının Cumhuriyet döneminde devamlılığını sağlayan Reîsü'l-hattatîn Hasan Çelebi 1964’ten itibaren hattat Halim Özyazıcı, Hamit Bey ve Kemal Batanay’dan hat meşk etti. Hamit Bey’den sülüs ve nesih, Kemal Batanay’dan ta’lik ve rik’a icazetleri aldı. Mescid-i Nebî’nin yazılarının tamiri için Medine’de çalışmak üzere görevlendirildi. Ayrıca Medine’de yeniden inşa edilen Kuba Mescidi’nin yazılarını yazdı. Güney Afrika’dan, Kazakistan’a birçok ülkede cami ve mescidin duvarlarını hatlarıyla tezyin etti. 

Hat sanatı için verdiği emekler Kültür Bakanlığı ve UNESCO tarafından ödüllendirildi.

2011 yılında geleneksel sanatlar dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülüne lâyık görüldü. UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazineleri Ulusal Envanteri’nde” adı anıldı. 2013 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi tarafından “fahri doktora” unvanı verildi. Ayrıca 16 Mayıs 2016 tarihinde Bayburt Üniversitesi tarafından düzenlenen “Dede Korkut Bilim, Kültür, Sanat ve Edebiyat Ödülleri” töreninde Geleneksel Sanatlar Ödülü, Reis'ül-Hattatin Hasan Çelebi’ye verildi. IRCICA’nın üç yılda bir düzenlediği Uluslararası Hat Yarışmalarında da jüri üyeliği yapan Çelebi pek çok sergi açtı, eserleri yurt içi ve dışında pek çok koleksiyona dâhil edildi. Yurt içinde ve yurt dışında yeni yapılmış ya da restore edilen birçok camide muhtelif yazıları bulunan hattat Hasan Çelebi, Çamlıca Camii’nin de hatlarını yazdı. Dünyanın farklı ülkelerinden çok sayıda öğrenci yetiştirdi. 

Bu cümlelerle kitabî bir şekilde özetlenen hayat hikâyesi aslında 1940’lar ve sonrasında İslâmî yaşantının, İslâm sanatlarının hangi şartlarda devam ettirildiğine dair de önemli ipuçları barındırıyor.  

Yasaklı dönemde hafızlık yaptı

Türk Hat Sanatının son dönem en büyük ustalarından ve hattatların reisi olarak anılan Hasan Çelebi 1937 yılında Erzurum’da doğdu. 1940’lı yıllarda 8 çocuklu bir ailenin evlâdı olarak dünyayı tanımaya başlayan Çelebi, akranlarının hafızlık yapmasına özenerek Kurân-ı Kerim’i hıfzetti. Kurân okumanın yasak olduğu bir dönemde hangi şartlarda bu kıymetli hizmeti tamam ettiğini bir röportajında şöyle anlatıyor: “Benim hafızlığı yaparken yanıma bir arkadaşım yoktu. Okuyanlar benden büyüktüler. Ben ise onlar hafızlıklarını bitirdikten sonra başlamış oldum. Hafızlığa yalnız başladım ama ailemin sıkıntıları da o dönem çok idi. Gündüzleri hayvanları otlatmaya gidiyordum. Bu köyde o dönemler büyük bir hizmetti. O dönemler Kuran ve ezanı okumak yasaktı. “Tanrı Uludur! Tanrı Uludur!” diye ezan okunuyordu. Eski kültüre karşı olan düşmanlık had safhadaydı. Elinizde eski harflerden oluşan bir sayfayı görseler hemen şikâyet edilir, sizi içeri tıkarlardı. Duyarlarsa evde de yasak! Ama evler köyde olduğu için o kadarına mani olamıyorlar. Ama şehirlerde yasaktı. Yazın bu yasaklar daha sıkı uygulanıyordu. Kışın kar ile yollar kapanırdı ve köylere kimse gelemezdi. Elhamdülillah 1950’de hafızlığı bitirdim.” 

Harflerin sevdası onu İstanbul’a getirdi

Hasan Çelebi’nin hat sanatına merakının tohumları Kurân’a olan ilgisiyle ekilir. 1950’lerden sonra Demokrat Parti ve Adnan Menderes iktidarıyla birlikte artık TRT Radyosu’nda Cuma günleri Kurân okunmaya başlar. Çelebi, Burhan Aslanoğlu’nun tilavetinden çok etkilenir. “Biz bunu nasıl öğreniriz diye bir hevese kapıldık.” der. İstanbul’da askerlik yapan dayısı Yusuf Altaş orada medreselerin olduğunu söyler. Çelebi de onun peşine takılıp İstanbul’a gelir.

1956 yılına kadar Kuran ve fıkıh eğitimleri alır. Askerliğimi yaptıktan sonra bir süre daha İstanbul’da kalır. 1960 İhtilâli ile bir kez daha yasaklar dönemi başlar. Bu sırada Hasan Çelebi’nin içinde hat sevdâsı da alevlenmeye başlamıştır. “İstanbul’daki vazife yerim vakıflara bağlıydı. İhtilalde buradaki vakıflarda çalışanların maaşları kesildi. Daha sonra üç yıl boyunca memleketime yakın bir köyde müezzinlik yaptım. İstanbul’da camilerdeki, çeşmelerdeki, abidelerdeki yazılara bakınca bunlar yapanların iyi eğitim almış kişiler olduğunu düşünmüştüm. Benim ise hiçbir eğitimim yoktu, ‘Beni kim alır ve niye yetiştirirdi ki!’ diye düşünmüştüm.” sözleri ile anlatır o günleri. Ama o sevdâ düşmüştür bir kere gönlüne. Yol arar, kendi kendine öğrenmeye çabalar. Artvin Yusufeli’nde görev yaptığı günlerde el yordamıyla yazı yazmaya çalışır. Bir tabelacının yanında çalışarak bu işi ilerletebileceğini düşünür ancak önünde bir engel vardır. Harfleri öğrenmemiştir henüz. 

“Saç üzerine dükkân tabelalarını yazacaktım. İlkokula gitmemişim ve kimse de harfleri bana öğretmemişti. O yüzden harfleri de kendi kendime öğrenmiştim. Eski kitapların arasında da büyük basılmış yazıları görüyordum. Onlardan 1-2 tanesini taklit edemez miyim diye kurşun kalemle resim yapar gibi çizip camın arkasına tersinden yazdım. Arkasını boyayınca da diğer taraftan düz göründü. Maliye’de Ahmet Efendi vardı. O eski okullarda okuduğu için harfleri biliyormuş. ‘Yeğenim sen bir şey yapmaya çalışıyorsun ama herhalde bu işi bilmiyorsun. Bunun talimini görmen lâzım, kalemi vardır kullanmayı bilmen lâzım. Maliye’ye gel sana nasıl yapılacağını göstereyim’ dedi. Kurşun kalemin ucunu açtıktan sonra yazdı ve bana da gösterdi.” diye anlatıyor o günlerde yaşadıklarını. 

Bir kültür meselesini omuzladı

1964’te tekrar İstanbul’a döner. Hat yazısına merakını gidermek için mezar taşlarını izler. Yine böyle mezartaşlarını incelediği bir gün Taş ustası Yusuf, genç Hasan’ı keşfeder ve hat sanatının zirvelerinden Hamit Aytaç ile tanıştırır. Ancak Hamit Aytaç demir leblebidir. Her talebeyi kabul etmez. Önce Hattat Mustafa Halim Özyazıcı’ya gönderir Hasan Çelebi’yi. Vefatına kadar Özyazıcı ile hat meşk eden Çelebi, hocasının vefatıyla yeniden Hamit Aytaç’la çalışmaya devam eder. Hattat Hamit Aytaç’ın da ebedi âleme irtihâli ile halkayı devam ettirmek durumunda kalan Hasan Çelebi; “Ne ile uğraştığımın farkında değildim, hocam Hamit Aytaç vefat edince anladım. Vefat ettiği günden itibaren üç ay sırtımda bütün dünyanın ağırlığını taşıdığımı hissederek yaşadım. Bu işin bir kültür meselesi olduğunu o zaman anladım. Bu millete ait bir mesele ile baş başa kalmıştım. Çünkü hoca son halkalardan biriydi. Osmanlı’dan yetişen son isimdi. Onunla birlikte bilgileri de, sırları da gitti. Zaten kendisi derslerde fazla konuşmazdı. Dersi çıkarır bana verirdi. Ben de yanlışlarımı düzeltmeye çalışırdım.” diyerek nasıl bir misyon üstlendiğini anlatıyor.

Hat sanatının devamlılığında ve bugünlere aktarılmasında devrin zirve isimlerinden bayrağı devralıp büyük bir sorumluluk üstlenen Hasan Çelebi, İslam sanatları içinde bu en özel başlığın geleceğe taşınması hakkında ise şu tembihlerde bulunuyor: “Bizim bu zamana kadar hat sanatına yaptığımız şeyin maksadı bu işin kaybolmaması ve gelişmesi içindi. Her zaman söylediğim bir söz vardır. İster eliyle ister ayağıyla, ister kalemiyle, isterse de süpürgeyle yazsın. Yeter ki doğru yazsın. Buna hizmet etsin. O kişi kimse onun elini öperim. Yalnız bizim hattatlarımızın bir eksiği var. Bu işin kültüründe biraz zayıfız. Bu kültürü elde etmek için gayret sarf etmemiz lâzım.”

Yorum Yaz