Bir gün kendi hayatınıza yabancılaştığınızı fark ederseniz ne yaparsınız?

KİTAPLIK

 

Bazı romanlar büyük olaylar anlatmaz. Kimse dünyayı kurtarmaz, büyük aşklar yaşanmaz, dramatik kırılmalar peş peşe gelmez. Sessiz ilerlerler; küçük kırılmaların, ertelenmiş duyguların ve insanın kendi içinde büyüttüğü boşlukların etrafında dolaşırlar. Vigdis Hjorth’un Postane Günlükleri tam olarak böyle bir roman. Miras romanını okuduktan sonra yazardan beklentim ister istemez yükselmişti. Çünkü Miras, ilk sayfalardan itibaren beni içine çeken; gerilimi, aile çatışmaları ve duygusal yoğunluğuyla güçlü bir romandı. Postane Günlükleri ise başka bir yerde duruyor. Daha parçalı, daha içe dönük, daha sakin bir anlatısı var. Hatta yer yer fazlasıyla durağanlaştığını ve okurken sabır istediğini söyleyebilirim. Özellikle ilk bölümlerde hikâyeye tam anlamıyla girmekte zorlandım. Günlük hayatın tekrar eden ayrıntıları, uzun iç konuşmalar ve parçalı düşünceler kitabın ritmini gereğinden fazla yavaşlatıyor. Yazarın bazı bölümlerde aynı hissin etrafında uzun süre dolaştığını düşündüm açıkçası. Ama bir noktadan sonra bunun bilinçli bir tercih olduğunu hissediyorsunuz. Çünkü Hjorth’un yapmak istediği şey tam da Ellinor’un sıkışmışlığını okura hissettirmek olduğunu anlıyorsunuz. Kitabı okurken siz de aynı döngünün içinde dolaşıyor, aynı yorgunluğu taşıyor gibi oluyorsunuz. Ve sanırım romanın en güçlü taraflarından biri de burada başlıyor: Hayatın büyük felaketlerden çok küçük boşluklarla insanı tüketebildiğini göstermesinde.

Roman toplamda 168 sayfa civarında kısa sayılabilecek bir kitap olmasına rağmen, anlattığı duygular bakımından oldukça yoğun bir his bırakıyor. Bölüm yapısı da romanın ruh hâline uygun ilerliyor; keskin başlıklarla ayrılan dramatik bölümler yerine daha akışkan, düşünce parçalarıyla ilerleyen bir yapısı var. Bu da okurken bazen bir roman değil de Ellinor’un zihninin içinde dolaşıyormuş hissi oluşturuyor. Günlükler, iç konuşmalar, mektuplar ve düşünce kırıntıları metnin içine doğal şekilde yayılıyor. Bu yüzden kitap klasik bir olay örgüsünden çok, bir ruh hâlinin romanı gibi duruyor. Roman kahramanımız Ellinor. Bir iletişim ajansında çalışan, dışarıdan bakıldığında düzenli bir hayatı olan bir kadın. İşi var, sevgilisi var, arkadaşları var ama buna rağmen hiçbir şeye gerçekten ait hissedemiyor kendini. Zaten kitap boyunca en çok düşündüren şeylerden biri de bu oluyor: İnsan bazen her şey yerli yerindeyken de eksik hissedebilir mi? Ellinor’un yıllar önce yazdığı günlükleri bulmasıyla birlikte o içsel çözülme daha görünür hâle geliyor. Geçmişte kurduğu cümlelere yabancılaşması etkileyiciydi bence. İnsan gerçekten bir zamanlar kim olduğunu unutabiliyor çünkü. Neye inanıyorduk, ne olmak istiyorduk, ne zaman bu kadar yorulduk? Hjorth bunları büyük cümlelerle değil, sessizce soruyor. Bağırmadan ama insanın içine yerleşerek. Kitaptaki en etkileyici bölümlerden biri de şuydu: “Kendimi anlamakta çok zorlanırken, kendime karşı samimi değilken, kendimle hiçbir şekilde senli benli konuşamazken kalkıp başkalarının düşünce yapısını anlamaya çalışmak nasıl olacaktı? Ama, diye düşündüm, kendime giden yol ya başkalarından geçiyorsa? Salt insani koşulları paylaşıyor olmamız nedeniyle başkalarını anlamaya çalışabilirdim. Çünkü diğerleri de belki benim boğuştuklarımla boğuşuyorlardı ve bana yardım edebilirlerdi. Yardıma ihtiyacım vardı, bu çok acildi çünkü Margrete gibi hayatı beklemeye almak, uygun bir zaman bekleyerek hayatı ertelemek istemiyordum, yarın çok geç olabilirdi.” Bir yandan da romanın arka planında posta işçilerinin mücadelesi var. AB tarafından dayatılan posta reformuna karşı yürütülen kampanya ilk başta yalnızca politik ya da mesleki bir mesele gibi görünse de zamanla başka bir şeye dönüşüyor. Yazar burada yalnızca iş hayatını değil; görünmezleşen insanları, emeğin değersizleşmesini, aidiyet kaybını ve modern hayatın insanları birbirinden nasıl uzaklaştırdığını anlatıyor. Ellinor gerçek insanların hikâyelerini dinledikçe kendi hayatına da başka gözlerle bakmaya başlıyor. “Posta” da bu romanda yalnızca mektupları ya da bir mesleği temsil etmiyor. İnsanlar arasındaki bağı, birbirine ulaşma çabasını ve iletişimi temsil ediyor. Ellinor başkalarına ve kendisine ulaşmaya çalışıyor. Kitabın en sevdiğim mesajı; değişimin büyük kırılmalarla değil küçük fark edişlerle başlamasıydı. Bir mektupla, eski bir günlük sayfasıyla, kısa bir cümleyle... Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren olaylar en sessiz anlarda oluyor. Vigdis Hjorth’un dili oldukça yalın ama içinde güçlü bir duygu var. Özellikle modern insanın yalnızlığını anlatma biçimi çok gerçek hissettirdi bana. Hep bir yere yetişmeye çalışan ama aslında hiçbir yere ait hissedemeyen insanlar görüyoruz kitapta. Bir şeylerin eksik olduğunu hissedip o eksikliğin adını koyamayan insanlar...

Romanın bazı bölümlerinde duygu tekrarına düştüğünü düşündüm. Ellinor’un iç dünyasını anlamak kıymetliydi ama kimi yerlerde aynı düşüncelerin farklı cümlelerle yeniden dolaştırılması anlatının etkisini biraz azaltmış. Romanı bitirdiğimde aklımda en çok kalan buydu: İnsan bazen hayatını gerçekten yaşamak yerine sadece sürdürdüğünü ne zaman fark eder? “Bir gün için sakladığımız şeylerin, o ‘bir gün’ün ne zaman geleceğini bilmeden hayatı erteleyişimiz olduğunu fark etmek…” Ve sanırım kitabın bıraktığı his tam olarak şöyle bir şey: İnsanlar bir sabah uyanıp hayatlarını değiştirmez. Önce yavaş yavaş yorulurlar. Sonra kendi seslerine yabancılaşırlar. Ve bir gün, yıllar önce yazdıkları bir cümlede kendilerini aramaya başlarlar. Postane Günlükleri herkesin seveceği bir roman olmayabilir. Daha hızlı akan, olay merkezli hikâyeler seven okurları zorlayabilir. Ama insanın kendine yabancılaşmasını, modern hayatın yorgunluğunu ve sessiz boşluklarını anlatan romanları sevenler için etkileyici bir okuma olduğunu düşünüyorum. Çünkü Vigdis Hjorth burada yalnızca Ellinor’un hikâyesini anlatmıyor; zaman zaman hepimizin içine düşebildiği o sessiz eksiklik hissini anlatıyor.

 

 

Yorum Yaz