Joyce’un Nora’yı beklediği yerde

KİTAPLIK

Yazan: Serhat Demirel

Orada bekledim bugün. Finn’s Hotel’in önünde. Joyce’un, sevgilisi Nora’yı beklediği yerde. Galwayli bir fırıncının kızıydı Nora Barnacle. Çalışmak için gelmişti Dublin’e. Finn’s Hotel’i buldu. Temizlikçi olarak işe başladı orada. Ve…

“Haziran ayıydı. 10 Haziran. Barnacle günü. Joyce onu Nassau Street’te gördü, durdular ve konuşmaya başladılar. Nora, onun gözlerinin bir İskandinav’a benzediğini düşünmüştü. Joyce 22 yaşındaydı, Nora 20’sinde henüz. Ertesi gün buluşmak için sözleştiler, Merrion Square, No: 1’de, Sir William Wilde’ın evinin (Oscar Wilde’ın yaşadığı, Wilde ailesinin evi) hemen önünde.”

Sonrası… Sonrası büyük aşk!

Orada bekledim. Sessizlikte. Finn’s Hotel’in önünde. Otelin adı hâlâ duruyor binanın dış cephesinde. Bina, kırmızı kiremit. Aşk, o ne renkti peki? Joyce bir bakışta mı âşık olmuştu Nora’ya? “Aşk bir paradoks. Ve Joyce’la ilgili her şey de paradoksaldı”. 

Peki ya Nora? Küçük kasaba dünyasını geride bırakıp giderken onunla, dikiş dikip yemek yapacağı, yazıyla meşgul bir büyük şairin ardında giderken çocuklarının sorumluluğu sırtında; hasta, şizofren kızlarının dayanılmaz kalp yükünü mü yoksa uykusuz kalan gözlerinin ağırlığını mı taşısındı? O “hem çocuk hem anne” olan Nora?

“Onun o yumuşacık sesini sevmişti Joyce”... 

Küçücük bir odada gördüm onları. Gıcırdayan bir karyola, elbise askıları, kişisel eşyalar, kitaplar raflarda eğri büğrü dizilmiş… Orada aşkı gördüm. Yazı aşkını. Bir gözü görmeyen dâhinin acılar içinde Ulysses’i yazışını gördüm. “Birinci Dünya Savaşı’nda ne yaptın?” diye soran kibirli dostuna, “Ulysses’i yazdım, ya sen?” diye cevap verecek kadar ne yaptığının farkında…

Bekledim orada. Nora’nın Joyce’a kapıldığı kaldırımda. Elini uzattığı, kalbini sunduğu sokakta… Yaralar beraber iyileşirdi çünkü. Aşk da bir şifa değil miydi? Öyleydi. Savruldular diyar diyar. Trieste, Zürih, Paris… Daima borçluydular. Paraca tamtakır! Bir gözü körleşiyordu git gide, acılarla kendini sokaklara vuruyordu sonraları “Modernizmin Babası” diye anılacak olan büyük yazar. Fakat burası Dublin değil, burası hangi dünya? Kör olasıca… Roman bitmeliydi. Bitmeli ve Dublin’e adanmalıydı. Bir gün yıkılacak olursa Dublin, bu romana bakıp tekrar inşa edilebilmeliydi. Sokak sokak, taş taş, parsel parsel…

Yıl: 2026. Sapsarı bir kapının önünde sırılsıklam dikiliyorum. Ah şu Dublin’in kapıları!.. Saf melankoli... Kızıl saçlı kadınların açıp kapadığı, zamanın dışında gibi, mavi, yeşil, kırmızı ve kahverengi… Çiçekli bir yaz düşü yahut Dublin’in kapıları… Oysa burada sürekli bir sonbahar var. Hüzün daima yedekte, pusuda…

Bu şehrin yağmurları beni ağlamaya itiyor. Durmalıyım. Gökyüzü yine gri. Sen gri sevmezsin. Ben seni severim. Kapanıyorum, kapanıyorum… Bulutlarım kapkaranlık işte. Sevgilim, sen neredesin? Ben neredeyim? Gel birlikte nehre yürüyelim. Kara Havuz’u seyredelim seninle. Ben martılara sensiz bakamam ama… Ben bu şehirde sensiz duramam. 

“İlk oturduğumuz kafe var ya nehir kıyısında. Orada bekliyorum seni.” 

Oradayım. Ve yoksun! Samuel Beckett Köprüsü’ne yürüyorum. Ağzında bir sigara. Köşedesin. Başında bir bere. Islaksın. Yağmur başlıyor gözlerinde. Bir pubdan İrlanda ezgileri geliyor kulağımıza. Ellerini tutuyorum. Ellerimizi ceketimin cebine sokuyorum. Çocuk yürüyüşlerine adımlarımı uydurmaya çalışarak sana eşlik ediyorum. Kalbimde bir bıçak yarası gibi gözlerin…

Sen benim Nora’m! Saçını süpürge ettin, ben öylece seni seyrettim. Başıboş bir serseri misali dolaştım sokaklarda. Kendime hüzünler icat ettim. Flanör gibi bir halt mı sandım kendimi? Şiirler, şarkılar mı mırıldandım yürürken? Ellerim pardösümün ceplerinde uzun aşk şiirleri mi yazdım sana içimden, O’ Connell Caddesi’ni boydan boya geçerken? Ben ne yaptım sen beklerken?

Kirli Dublin!.. Karanlık her köşende koca şairlerin izleri… Aşk fısıltıları, çıplak sözler, çok erotik yazmış meğer, herkes ayıplamış… Müstehcenliği kendine mahsus, o sapkın şairin, o zarif ve bitkin, yakasında bir çiçekle Trinity’li Wilde’ın yazılarını karaladığı Kennedy’s Bar’a gel. Bir Irish kahvesini birlikte yudumlayalım. Birazdan Leopold Bloom geçer karşıdan, elinde bir zarfla, aklı karmakarışık… Limonlu sabun alacak Sweny’den ve “Hamamların Camisi”ne gidecek. Ben buradayım sevgilim. Yakabilirim kirazlı puronu. Birlikte içebiliriz, dudak dudağa. Yeats bize uzaktan bakabilir, kendi sarışın dalgınlığıyla.

Genç Joyce orada, Finn’s Hotel’in lobisine notlar bırakıyor. Aşk notları. Bu kalp seni unutmaz. Nasıl unutsun! Evlenmediler uzun süre. Çocukları oldu, büyüdüler hep birlikte. Aşk bir intihar. Çoğu zaman yaşayarak edilen… Söylenmeyeni tercih ederdim, yine de, içimden… Belki de o yüzden evlenmediler yıllarca. Aşkı tüketmemek için. Onu korumanın yollarını aradılar birlikte. Bulmuşlardı. 

Son buluşmamızdı ya da sondan bir önceki. Kırık kirpiklerinin arası sanki bir çiğ damlası gibi ıslakken gülümseyişin... Seni o zaman daha bir benimsemiştim. 

Sevgilim. Hayalet yazarlar şehrinde bir gün daha bitti. Yüzümü yalayan rüzgârlara karşı yürüdüm saatlerce. Günler uzadı, beyaz geceler başladı. River Liffey’nin kıyısında oturdum, düşündüm. Kalbimden akanlar nehre karıştı. Biraz daha büyüdüm, biraz daha çocuk oldum. Ve acemi. Unutma bizi. Sevgimizi. Biz, biraz Dublin gibiyiz artık!..

Joyce’un Nora’yı beklediği yerde bekliyorum seni. Aşkın bizi beklediği yerde. 

Elimi uzattım işte. 

Neredesin?

Yorum Yaz