Kendiyle çıkılan bir yolculuk olarak: "Aslında Çok Sahici Biriyim"

KİTAPLIK

Yazan: Zeynep Karaca

Yazar Şeyma Subaşı’nın Aslında Çok Sahici Biriyim isimli kısa romanı Fabrik Yayınları etiketiyle çıktı. Roman boyunca Şeyma’nın zihni etrafında çeşitli yolculuklara çıkıyoruz. Bu yollar metinlerarasılık olduğu gibi bir yaşantının iz düşümüne de götürüyor bizi. Öncelikle neden kendimizden bahsetme ihtiyacı duyarız sorusuna kapı açıyor metinler. Belki de en iyi bildiğimiz konu kendimiz olduğu içindir. Ama kendimize nesnel yaklaşabilmek oldukça güçtür. Bütün bunlar etrafında da kendinden fazlaca bahsetme alışkanlığımız postmodern metinler aracılığlya ortaya çıkmıştır. Burada özne kendini sürekli bir anlatı formu kılarak, olaylara kendi gözünden yeni bir boyut katar. Bu boyutta biz sadece yazarın zihnindeyizdir. Olayların nasıl yaşandığıyla değil, nasıl aktarıldığıyla ilgileniriz. Bu kadar ilginin sonunda geriye, bu anlatı bize ne söylüyor sorusu kalır. Elbette bir anlatı etrafında dolanmak başka kapıları da açıyor. Yazarın en bariz derdinin karşılıksız bir aşk hikayesi olduğunu anlıyoruz. Eğer o aşk karşılıklı olsaydı, anlatının da formu değişecekti. Sahi kişisel tarihimizden metinler tarihine aşk söz konusu olduğunda içimizde en ukte olan konu da belki karşılıksız aşklar bölümüdür. İnsanı bu kadar temelden etkileyen gerçekliğin temel sebepleri arasında dolanırken aslında çoğu zaman hayata bakışımıza ve kendimle kurduğumuz ilişkiye dayanırız. Yazar gibi biz de farkındayızdır ki; dünyada işler yolunda gitmez. Bunun birçok gerekçesi olabilir. 

Dünya belki de yolunda gitmeyen işlerin yeridir. Büyük kader anlatısında aslında bunların hepsinin bize birer öğreti olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Öğrenme deneyimi ve kaderini sevme gerçeği. Öğrenme deneyimi sonsuzdur. Burada sıkışık bir anlatı da bulunabilir, ama yaşamak dediğimiz uğraş baştan sona bize kendini dayatırken bir yandan da iyi bir öğretmendir. Şeyma Subaşı da öğrenmiş, başa çıkmanın yöntemlerini ama içinde bir dert, ukte ve atılmayan bir gerçeklik olarak da o bilgi orada duruyor. Bütün anlatının formunu bu karşılıksız oluş üzerine koyarken yazar, kendinin neden sevilmediğinin de yollarını arıyor. Biraz da kendini suçlar bir formda, yani sadece kötüler mi sevilmez, olumsuzluklar başımıza biz kötü insan olduğumuz için mi gelir. Yazar burada kendisinin iyi bir insan olmasından ama bu olumsuzlukların başına gelmesinden fazlaca mustarip. Ama bir yandan da inancına sığınarak kendine yeni yollar arıyor, inanç ekseninde bunun kaderin bir oyunun olduğunun bilincinde ama içinden de bir türlü söküp atılamayan büyük bir sıkıntı. Yazarın zihni başka metinlerle bizi açıyor; araya şiirler, şarkılar, şairler, yazarlar, kitap adları giriyor. İşte o var oluşta nasıl bir acı varsa, o noktadan sonra onun dönüşümüne şahit oluyoruz. Bizi dönüştüren bir gerçeklik olarak o acı orada duruyor. Belki de burada sormamız gereken bir diğer soru; sizin sahici biri olmanız dertten, tasadan uzak yaşamanız gereken bir gerçekliğe mi kapı açmalı. Yoksa siz de her insan gibi, her canlı gibi dünyanın bütün derdini, tasasını içinizde taşımanız kötü bir gerçeklik mi. Bu anlatının bir diğer okuma biçimi, kendinden kaçış olabilir, kendini iyi bir noktaya koyarak, açmazları görmezden gelme, tevekkül duygusundan uzaklaşma ve savrulma.

Halbuki hayat bir bütündür duygusundan yola çıkarız, kendimize bir evren sunarken, bu bütün olan hayatın içinde çoğu zaman dünya sıkıntısı olsa da pozitif gerçekliğimiz ayrı bir boyut katar hikayeye. Ama Subaşı’nın anlatısında öyle olmuyor, kederliyiz ve bu kederi, sonuna kadar yaşamak düşüyor payımıza. Belki de bu yaradaki son kanı görme arzusudur.

 Metni biraz daha açmamıza yardımcı olacak bir alıntıyı paylaşalım; “Hayır, dedi, yazma böyle şeyler. Lütfen yazma. Bir sağa çekiştirdiler zihnimde beni bir sola. Sonra yazarken buldum yine de kendimi. Sadece yazmamak değil, akıldan da geçmemesi gerekir bir şeylerin. Yani zihninde de yazmamak bir şeyleri. Her şey üstüste gelip ters gitmişken yine eve koşmuş, ısrarla eve dönmüş ama şarkıya dönememişken, asla kalbe dönememişken aklından çok muzip bir cümle döküldü. Muzip ama gereksiz. Muzip ama Ömer öfkesinde. Muzip ama tutunması faydasız bir cümle, koşması faydasız: Sınavı vardı, çalışamadı. Sınava saatler kalmıştı, çalışamıyordu. Sınava giremedi bile. Tam yine gözlerde yükselmişken, yine düşecekti. Hep böyle oluyordu. Çünkü nasıl davranacağı belli olmuyordu. Nasıl hissettiği de pek belli olmuyordu. Ona hep kulağını kesen ama mükemmel resimleri olan Van Gogh olmak düşüyordu... Herkesin güzel resimleri yok. Ama kimse kulağını kesmiyor Ulu Başım Kün Diyenim. Galiba sevip seviledebiliyorlar bu sayede. Acı yani bazı şeyler. Bu satırların acılığı gibi. Mükemmel resimleri de yok aslında. Oğuz Atay da o da kitaplardan kitaplar çıkaramıyor. Ama ihtimaller onu avutuyor.” Subaşı böyle diyor. Aslında yazdığı için de kendinden memnun değil. Belki de bir tür kurtulma çabası. Yazarak, arınma ve düşünme acıyı yok etme duygusu. Bunlar, insan oluşun genel doğası olarak aramızda bulunan gerçeklik. Sait Faik’e atfedilen o meşhur söz. “Yazmasam, çıldıracaktım”. Evet bu gerçekliği akıtmasak belki de çıldırız, biraz da merak ederiz, bizimle aynı derdi yaşayan birileri var mı. Bu merakın sonunda kamulaşırız. Kamulaşmak da beraberinde, bize yeni kapılar açar. En fazla ihtiyacımız olan cümle, yalnız değiliz gerçeği. Yalnız olmadığımızı anladığımız andan itibaren de anlaşılma arzusu bizimle olur. Acaba gerçekten bir anlama değiyor mu, tüm bunlar. Subaşı’nın en kamusal dertlerine baktığımızda da, başörtüsü yasağının onda bıraktığı izi görüyoruz. Okul yıllarında denk geldiği bu yasak, onu biraz kamulaştırıyor. Artık politik özne olduğunun bilincini yaşıyor. Sonra bazı hayalleri var. Ilk başörtülü yazar olmak gibi. Bunu belki sadece kendi için hayal etmiyor, gelecekte arkadan gelenlere biz iz bırakmak için hayal ediyor. Bu tarz poltikleşme duyguları her zaman işimizi kolaylar. Çünkü başka bir kamusal alanın parçası oluruz. Yazarın bilincinde de bu yaraya sıkça rastlıyoruz. Subaşı’nın bu eserini, kişisel olanın iz düşümü ve çağrışımları etrafında ele almak mümkün. 

 

Yorum Yaz