Köşe pencereleri ve Sinek Sekine’nin Oldukça Tuhaf Günlüğü

KİTAPLIK

Yazan: Efdal Okçu 

Sinek Sekine ve Oldukça Tuhaf Günlüğü, Feyza Kartopu’nun roman, deneme, masal, öykü ve kuram türlerindeki zengin üretkenliğinin son çıktısıdır. Üstkurmaca oyunları, tematik derinliği ve kurgusuyla okura düşünsel bir lezzet sunan bu eser, kendini “sinekçe yazılmış bir günlük” olarak tanımlar. İlk cümlesinden itibaren okuru, minik bir varlığın merak dolu dünyasına eğilmeye çağırır. Kartopu’nun bu romanı, bir sineğin gözünden dünyayı anlatan sıra dışı bir dostluk ve varoluş hikâyesidir.

Romanın merkezinde Sekine adında bir sivrisinek vardır. Sekine; müzikten resme, danstan seramiğe kadar türlü kursları deneyip kendini gerçekleştirmenin yollarını arar ancak istediğini bulamaz, son çare bir yazı atölyesine kaydolur. Fakat orada karşılaştığı katı kuralların doğurduğu yeknesaklıktan sıkılıp kendi yolunu seçer. O, sıradan bir sinek gibi yaşamak yerine kendini ifade etmeye çalışan, farklı alanları deneyen ama sonunda kendi özgün yolunu seçen bir karakterdir. Bu “yoldan çıkış”la, daha taksitlerini bile ödemeye başlamadığı atölyeden kapı dışarı edilir ve asıl hikâyesi de burada başlar. 

Belediye aracından yapılan ilaçlamayla bitkin düştüğü gün, bir başka kırılma yaşanır. Kendini kaybetmek üzereyken bir pencereye konar. Bu pencerenin ardında hayata küçük şeyler üzerinden tutunan Sakine Teyze’yle tanışır. İkili arasında zamanla çok özel bir dostluk kurulur. Birlikte gündelik işler yaparlar, dışarı çıkarlar, evin içinde vakit geçirirler; böylece birbirlerinin yalnızlıklarını hafifletirler. Roman sadece bu dostluğu anlatmakla kalmaz; küçük ve önemsiz görülen bir canlının gözünden dünyaya bakmayı; yalnızlık, aidiyet ve var olma duygularını ve küçük ayrıntıların yarattığı büyük farklılıkları ortaya koyar.

Kartopu’nun romanının en dikkat çekici duraklarından biri, Sakine Teyze’nin tüm gün önünde oturduğu penceredir. Sakine Teyze orada saatlerce kıpırdamadan oturur, sokağı izler; sanki bulunduğu yere kök salmıştır. Onun için asıl akış, pencerenin dışındadır. Bu sahne, dışarıdan bakıldığında durağandır; içeriden bakıldığında ise yoğun bir varoluş çabasıdır. Kolonisinden ayrı düşen karıncaların çember dışında kalıp yok oluşu gibi, insan da yalnızlık içinde silinebilir. Sakine Teyze’nin o pencereye tutunma ısrarı, âdeta hayatta kalabilmek içindir. İşte bu noktada Sinek Sekine gelir ve onun omzuna konar. Artık o pencereden birlikte bakarlar, birlikte var olurlar. Köşe penceresi, iki yalnızlığın kesiştiği bir eşiğe dönüşür.

Buradan hareketle, pencerelerin edebiyat geleneğimizde de tanıdık bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Refik Halit Karay’ın Zincir hikâyesinde “köşe penceresi”, yalnızlığın insanı içten içe kemiren can sıkıntısına karşı bir sığınak olarak tanımlanır. Karay, bu sıkıntıyı eski mobilyaları içten içe oyan bir kurda benzetir. 

“Şayet iradesiz bir adamsanız az zamanda çürüyüp çökmeniz pek mümkündür. Ben çökmemek için köşe penceresinden ayrılmazdım; köşe penceresinden dünyayı seyrederdim,” diyerek kurtuluş yöntemini paylaşır Karay. Köşe penceresi, bu çöküşe karşı bir direnç noktasıdır. Oradan bakmak, hayata tutunmaktır.

İlk bakışta bir pencereden dünyayı izlemek abartılı bir fikir gibi görünse de Karay böyle olmadığını anlatır. Ona göre küçük bir parça, bütünü anlamaya yeter; tıpkı bir damla suyun koca okyanus hakkında fikir vermesi gibi. Hatta, “Azı ve ufağı incelemek elbette çoğu ve büyüğü tetkikten kolaydır; kolay ve doğrudur,” diye destekler.

Karay, köşe penceresini bir mikroskop ya da teleskop gibi görür. Dar bir çerçeveden bakarak geniş bir dünyayı anlamak mümkündür. Sokaktan geçen insanlar, küçük hareketler, gündelik ayrıntılar… Hepsi bu çerçevede büyür, derinleşir. Böylece pencere, dış dünyaya açılan bir boşluk olmaktan çıkar; insanın kendini yeniden kurduğu bir düşünme alanına dönüşür.

Yazarın bu bakış açısı, Sakine Teyze’nin dünyasıyla birebir örtüşür. Sakine Teyze için de bu pencere, yalnızlığa karşı bir tutunma biçimidir. 

Bu temaşanın farklı bir karşılığı, Karay’ın aynı hikâyede benzeterek işaret ettiği Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Kürsî-i İstiğrâk” şiirinde de vardır.

Bir mevki’dir yerim sahilde bir kürs-i âlidir 

Bulutlar, dalgalar, yıldızlar etrafımda hep hurrem 

Tarhan, yüksek bir noktadan doğayı seyreder. Bu yükseklik ona hem geniş bir bakış kazandırır hem de doğayla bütünleşmesini sağlar. Doğayla kurduğu ilişki, izlemekten öte bir bütünleşmeye dönüşür. Gördüğü her varlık, onu daha derin bir anlam arayışına taşır. Böylece “kürsî”, yalnızca bir seyir noktası değil, aynı zamanda bir idrak alanı olur. Şair, tabiattaki varlıklarla empati kurar. Doğa onun için hem bir kaçış yeri hem de anlam arayışının merkezi olur, tıpkı Sakine Teyze’de olduğu gibi... 

Tarhan’ın doğadaki varlıklarla kurduğu empati, Kartopu’nun romanında bir kadının bir sinekle kurduğu bağa dönüşür. Sonuçta köşe penceresi yalnızca mimari bir mekân unsuru değil bir anlam merkezidir.

Sineğin düşünce dünyasındaki yeri oldukça eskidir. Sokrates’in kendini Atina toplumunu uyandıran bir “at sineği” olarak tanımlaması, bu küçük canlının rahatsız edici ama uyarıcı gücüne dikkat çeker. Kartopu bu mirası ters yüz eder; sineği yok edilmesi gereken bir nesne olmaktan çıkarıp kulak verilmesi gereken bir "can şenliği"ne dönüştürür.

Bu yoğunlaşmayı Rasim Özdenören’in Acemi Yolcu kitabındaki “Sinek” öyküsünde de görürüz. Anlatıcı, beyaz fayansın üzerindeki sineği öldürmek yerine durur ve sorar, Bu sineği öldürmekle hangi transatlantiğin yükünü hafifletecektim ve bizim insancıl dünyamıza ne kazandırmış olacaktım?!” Bu soru, basit bir hareketi ahlaki, bir sorgulamaya dönüştürür. Sonunda uyuşmuş sineğe kıyamaz, onu öldürmez. Bir an insan olduğunu hatırlar, insan kaldığı için şükreder Özdenören. 

Modern şiirde ise Edip Cansever, “Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka”da farklı bir yaklaşımla sineği yabancılaşmanın en çarpıcı imgelerinden yapar: 

Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler

Zorlanmış bir gülüşten –iğrenip birden– kusmalar, bulantılar

Kartopu’nun metni ise bu vızıltıyı ve boşluğu, bir dostluğa çevirmeyi başarır. Sinek Sekine ve Oldukça Tuhaf Günlüğü, köşe penceresini yalnızca bir mekân değil, bir varoluş biçimi olarak yeniden düşünmemize imkân veriyor. Sakine Teyze’nin Sekine’yi taşımak için elbiselerine küçük cepler dikmesi, büyük anlatılar kurmadan küçük anların içindeki bağı görünür kılıyor.

Feyza Kartopu; Abdülhak Hamit’in kürsüsünden Refik Halit’in penceresine, Sokrates’ten Özdenören’in sineğine uzanan o ince hattı, bir kadın karakter duyarlılığı ve dostluğuyla yeniden örüyor. Bize de bu çerçevede, hayatın kendini nasıl yeniden gösterdiğini izlemek düşüyor. Sinek Sekine ve Oldukça Tuhaf Günlüğü, çağdaş çocuk edebiyatı içinde hem biçimsel hem tematik olarak kalıcı bir iz bırakacağa benziyor.

Yorum Yaz