Mukadderatın retoriği: Muhayyel

KİTAPLIK

En alafranga zihinlerden en alaturka mizaçlara değin üstümüze sinen bir teslis akaidi vardır ki, o da Tanrı, devlet ve baba üçlemesinden mürekkeptir. Bu kutsal üçleme, bilhassa Şark’ın yazgısı gibidir. Zaten bu üçlüye farklı bir çehre kazandıran İsevilik de yine Doğu’da vücut bulmamış mıdır? İsa Nebi’nin babasız olarak dünyaya gelmesi, atalar kültüne sıkışıp kalmış, babalarının halefi olmakla övünen eril bir dünya için başlı başına Tanrısal bir devrim olarak görülebilir. Diğer taraftan bakalım. Arap ve Yahudi halklarınca, soylarının kendisine dayanmakla övündükleri İbrahim Nebi’nin, üvey babası Âzer’in bizzat eliyle yaptığı putları kırarak tebliğ vazifesine başlaması elbet bir tesadüften fazlasıdır. Ya Musa Peygamber? O da ileride helak olmasına vesile olacağı firavunun evlatlığı değil miydi? Türkistan bozkırlarında durum farklı mıdır? Türklerin en efsanevi hakanlarından Mete Han, töreye aykırı davrandığı için babası Teoman’a kılıç çekmemiş midir?

Tarih güçlü karakterlerin bibliyografyası olduğu için bu örnekleri çoğaltabiliriz lakin bu tarz kavi iradeler istisna kabîlindendir, genele teşmil edilemez. Oğullar çoğu kere babalarının gölgesinden çık(a)maz. Orası konforlu bir alandır. “Babanın oğlu olmak” alelekser övünülecek bir haslettir. Babadan mahrum kalmak ise felaketlerin en büyüğüdür. Sacayaklarından biri devrilmiş demektir ki bu diğer iki kavramla da sağlıklı bir ilişki kurmayı zorlaştırabilir. İnsan, bir gün kendisini babasının söylerken keyif aldığı bir şarkıyı mırıldanırken yakalar ve yaşlandığını anlar. İçindeki tezyinat nice farklı olursa olsun nüshanın öz itibarıyla aynı kaldığını fark eder. Bu muhteviyat benzerliğinin yanı sıra bir de mukadderat denkliği vardır ki bu kaderci yorumu elbette çağdaş felsefe lügatlerinde bulamazsınız. Asrımızın kişisel gelişim müfredatları bu inancı büsbütün imha etmek için programlanmış gibidir. Bireyin öz emeğinden başka bir veri dikkate alınmaz. Soya çekim, genetik yatkınlık, müşterek hafıza olsa olsa 20. asrın mefhumları olabilir. İnsan yeter ki istesin, “bütün saadetler mümkündür”.

Ömer oğlu Ömer’in hikâyesi, devrik sacayağının temas ettiği közler üzerinde hayat buluyor. Belki okur, onun küllerinden doğan bir Anka olmasını bekleyecektir. Ne ki, Adnan Bey insanın olur olmaz koltuklandığı bir kişisel gelişim kitabı kaleme almıyor. Müellifin muhayyelatı siyah-beyaz. Ömer’in hayatı da bu kara kalem eskizlerine müsait. Zihni gelgitli. Bazen en yalın kat kelimeleri kestiremiyor, bazense bir şiirin sebeb-i telifi hakkında doyurucu izahlara girişiyor. Hayatı terapilerle geçse de babasızlığın ve dolayısıyla ailesizliğin devası sayılabilecek bir ecza bulunmuyor. İnsanı insan kılan şeylerden birisi de aidiyettir. Cemiyet, cemaat, camia, cami, cuma ve hatta cumhur (dolayısıyla cumhuriyet) hep toplanmayı, bir arada olmayı (cem olmayı) ifade eden bir kökten türeyen kelimelerdir. Ömer, tekst boyunca o aitliği inşa etmek için çırpınıp duracaktır. Öğrendiği bütün sosyal kurumlardan (ki en başta “aile”) dışlandığı içindir ki, her girdiği ortamın ayrıksı otu olarak görülür. Beşerî münasebetlerin en kalın ilkelerinden görebileceğimiz eyyamcılığı bilmez, nabza göre şerbet vermekten uzak bir profile sahiptir. İçindeki psikolojik durumu vurgulamak için müellif de lineer akışı tercih etmez. Olaylar kronolojik seyretmez. Ömer’in hürlüğünü ve esirliğini hemen hemen aynı sayfalar içindeki farklı bölümlerde temaşa ederiz. Gelgelelim aslolan, Ömer’in dört duvar arasında sıkışıp kalması değil de babadan devlete ve hatta Tanrı’ya ulaşan bir yapıbozum sürecinin ruhta yarattığı tahribattır. Güçsüz olan hayvanın annesi tarafından doğada ölüme terk edilmesi gibi noksanlığı ağır basan (ki hayata “anne katili” damgasıyla gözlerini açmıştır) insan da birileri için ancak aparat değerini taşır. Onun varlığı ve yokluğu birdir, sadece kullanışlığı mevzubahistir.

Bana kalırsa düzenin ne içinde ne dışında var olabilen Ömer, isimsiz bir neslin müşterek müstearıdır. Kökleriyle -tehirli de olsa- bir hesaplaşmaya giden ve iyi niyetinin suistimal edildiğini, kısık sesle ifade etmeye başlayan bir kuşağın gücenik öyküsüdür bu metin. Tasavvufi bir ıstılahla söyleyeceksek naz makamından ince seslenişler (bir bakıma da serzenişler) psikolojik tahlillere serpiştirilmiştir. Hiç kimse ve hiçbir şey akça pakça kalmaz. Herkesin kendince bir hesabı vardır. Ömer çoğu kez kendisini Hazreti İsa ile özdeştirir ya da metin bize bu telkini verir. Aslında bunun sebebi Hristiyan teolojisiyle doğrudan alakalıdır. Darağacına çekilmiş bir nesil, İsevi inanışına göre çarmıha gerilmiş peygamberin lisanıyla seslenir: “Tanrı’m beni neden terk ettin?” Yahut Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” tablosu, mitolojik bir sembolizmle getirilmiş ince bir devlet tenkidi değil midir? Belki bu satırları kaleme alırken Adnan Bey’in aklına Repin’in “Korkunç İvan Oğlunu Öldürüyor” tablosu da gelmiştir lakin orada bile faildeki nedameti görmek mümkündür. Goya’nın Satürn’ü ise vicdandan muaftır. Akıl alır gibi değildir. Hakeza Ömer’in ve neslinin önemli bir kısmının da aklı almaz yaşananları. Sahipsiz bir tragedyadır bu. Sanki adı konulmazsa yaşanmamış sayılacaktır. İlgili ve incelikli nice genç, toplum mühendisliği laboratuvarlarındaki etik tanınmayan deneylerde ihmal edilebilir bir malzemedir, hepsi bu kadar. İşte Ömer, bu sahipsizliğin savurduğu haymatlos bir ruhu, muska gibi taşır sinesinde. Ne İsa’yı memnun eder, ne Musa’yı.  Dayısı ve Doktor Rüştü Bey de dâhil olmak üzere bana kalırsa en sahici ilişkisi İnşirah iledir. Belki bütün roman boyunca onun için fedakârlık yapan tek varlık odur: Ömer evi terk ettiğinde İnşirah da ortadan kaybolur, sokaktan sahiplendiği bir kedidir o. Dayısı ise Ömer’i bir kuyunun içine atar fakat nasıl çıkacağını göstermez, ziyadesiyle pasiftir. Doktor Rüştü Bey, esasen Ömer’le değil tedaviyle meşguldür. Onun öncül meselesi hasta değil, hastalıktır.

Adnan İslamoğulları varmak istediği yeri iyi biliyor. Bir meramı var ve bu meramı kerteriz alırken hitamı ıskalamıyor. Rüyaları çağrıştıran şairane bir üslubu var. Zaten romanda edebiyat ve resim sanatlarına epey göndermeler mevcut. Mitolojik atıflar, yazarın söylemine güç katmak için kullanılmış. Ömer’in zihnî rahatsızlığı, onun kaleminin sürrealist tatlar barındıran hususiyetleri için biçilmiş kaftan olmuş denilebilir. Bu yüzden avaz avaz bağırmak yerine zaman zaman humorla da harmanlayarak ağır ezgi, fıstıki makamda bir retorik seyrediyor. Geriye ise her sayfada biraz daha muhayyelleşen Ömer(ler)in belleklerde aşınmış hatırası kalıyor.

Yorum Yaz