Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Orhan Pamuk, Kelimeler ve Resimler'de romanlarının gerisindeki zihinsel dünyayı, ressamlıktan yazarlığa uzanan serüvenini, Masumiyet Müzesi'nin dizi olma sürecini ve sanat üzerine düşüncelerini okurla paylaşıyor. Kitap, bir yazılar derlemesinden çok, Pamuk'un hafızasına ve yaratım sürecine açılan kişisel bir kapı niteliği taşıyor.
Edebiyatımızın pop starı desek onun yazarlığını hafife mi almış oluruz? Yoksa etki sahasının genişliğini mi ortaya koyarız? Sanki ikincisi daha makul geliyor. Kimden mi bahsediyoru? Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un ta kendisinden. Yayınladığı her roman, verdiği her röportaj kendine has bir etki uyandırıyor. Konuşulacak yeni meseleler gün yüzüne çıkıyor, masalarda yeni sohbet konularının başlangıcı oluyor. Son günlerde bu sohbetlerin konusu Orhan Pamuk’un yeni yayımlanan Kelimeler ve Resimler kitabı. Herkes yeni romanını beklerken Orhan Pamuk, “Seçme Hatıralar, Yazılar ve Bir Hikâye” alt başlığıyla yazılarının olduğu bir kitapla okuyucusunun karşısına çıktı. Denemelerini okuyucularla paylaşmak onun yazı tarihinde romanlarının yanı sıra bir yeri var. Saf ve Düşünceli Romancı, Babamın Bavulu, İstanbul-Hatıralar ve Şehir kitapları onlardandır. Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un bir evlat, bir İstanbullu, bir erkek olduğu ortaya çıkar bu kitaplarda. Kelimeler ve Resimler kitabı da onlardan biri olmaya aday. 72 yaşındaki Pamuk, okuru bu kitapla kendi geçmişine dair bir yolculuğa çıkarıyor. Daha doğrusu hayat yolculuğunun bir kısmını okuyucuyla paylaşıyor. Bu yolculukla Masumiyet Müzesi’nin hem kitabı hem de müzesi önemli bir durak olarak kendini gösteriyor.
“Yaşanmış Bir Hikâye”, “Hayat”, “Kitaplar ve Yazarlar”, “Sanat”, “Müzeler ve Masumiyet Müzesi Dünyası” başlıklarından oluşan kitapta, çeşitli hallerden geçiyor Pamuk. Anılarını, zihnini kurcalayan meseleleri paylaşıyor, yaşadıklarının notunu düşüyor. Bir yaşa kadar ressam olacağına inanıp sonrasında romancı olmasının hayatındaki etkisini sürekli belirtiyor. O meslek seçiminin değişmesinin bütün kaderini etkilediğini belirtiyor bir nevi. Toy, kendine güvenmeyen bir Orhan Pamuk okumak onu fildişi kulesinden çıkarıyor. Askerlik anıları her Türk erkeği gibi Pamuk’un da hayatında belirgin bir yer kaplıyor. Kitapları yayımlanmamış bir romancı olmasının 28 yaşında yaptığı askerlikte birtakım soruları sordurduğunu açıklıkla anlatıyor. Kimse inanmasa da o, hiç sebepsiz, kendine inanıyor. Ama bu inanç ilk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları’nın yayımlanma sürecinin sancılıı geçmesine engel olamıyor.
“Yirmi dokuz yaşındaydım ama annem ve babamdan hâlâ cep harçlığı alıyordum. Ama bana kalırsa edebiyata devam etmenin daha önemli nedeni daha sonra ayrıca bıraktığım ve adı belli olmayan ‘gençlik romanıyla’ üç yıl sonra Sessiz Ev adıyla yayımlanacak olan bir başka -ikinci- romanı tutkuyla yazıyor olmamdır. Ülkü Tamer ya da Babıali’nin karşıma çıkardığı sıradan zorluklara rağmen romancılıktan başka bir hayatı kendime yakıştıramıyordum. Bunda matematik ve mühendisliği el üstünde tutan ama yalnızca para için bir şeyler yapmayı, kısaca ticareti küçümseyen bir aileden gelmemin payı var. Ressamlıkta başarısızlığa uğrayan ben yazarlıktan başka bir işi de uzun bir süre tutarlılıkla yapamayacağımı çok iyi hissediyordum.”
Bölümler kendi içinde ilerlerken Orhan Pamuk, kendisine yöneltilen edebiyata, sanata, Masumiyet Müzesi’ne dair soruları da cevaplıyor. Soruları kimin sorduğunu bilmiyoruz. Kitabın bir nehir söyleşi tarafı bulunmuyor. Ama yer alan röportajlar yazılarda geçen meselelerin tamamlanması, anlaşılması adına bir işlev görüyor. Romanlarında karakterlerini bolca konuşturan Pamuk sıra kendisine gelince de aynı konuşkanlıkla devam ediyor. Yaptıkları kadar yapamadıklarının sebepleriyle de ilgileniyor, mesela fransızca öğrenememek onlardan biri. Hiç akla gelmez ama dişçiden korkan bir Orhan Pamuk da bir rüya değil gerçeğin ta kendisi oluyor. Pamuk, bu kitap vasıtasıyla insani yanlarıyla barışıyor desek yanlış olmaz kanımca.
“İçimdeki ressamla yazarın ’uzlaşması’ dendiğinde, sanki daha önce kavga ediyorlarmış gibi düşünülür. Bu doğru, kardeşler sürekli çatışır ve barışır, yani resim ve yazı kardeş sanatlardır. Ressam imgeleri seçer, yazar da kelimeleri… İkisi de duyguları ifade etmenin yollarıdır. Sanatçı olmak, yaratıcı olmak; çoğu zaman bu bilincin fazlasına kapılmadan yazmak ya da çizmek demektir.”
2007 yılında yaptığı Cannes Film Festivali’ndeki jürilik deneyimi sonrasında kafasında ben de film yapabilir miyiz sorusu dolaşmaya başlamış. Belki de yönetmen Orhan Pamuk olarak karşımıza çıkması an meselesidir. Kitabın ritmi de aynı bu sürprizlikte ilerliyor. Her şeyi yapabilecek bir Orhan Pamuk, dostunun kaybına üzülen bir Orhan Pamuk veya neden resmi değil de romanı seçtiğini halen kendine anlatmaya çalışan Orhan Pamuk. Uzak değiller birbirlerinden. Romancı olmayı seçse de sanat, resim hep onun dünyasının bir parçası. Onun dünyasının parçası olan her şey aslında kendina ait bir zemin buluyor ve o zeminin entelektüel bir haritasını çıkarıyor.
2008 yılında yayınlanan Masumiyet Müzesi Kemal Basmacı’nın Füsun’a duyduğu aşkı ve o aşkın işaretlerini, izlerini toplamasıyla oluşturduğu Masumiyet Müzesi’ni anlatıyor. Pamuk o müzeyi 2012 yılında hayata geçiriyor ve bu bir ilkti belki de. İlk baş anlaşılmadığının ziyaretçilerin yabancı ağırlıklı olduğunu ama son yıllarda bu durumun değiştiğini belirtiyor. Kişilerin dünyalarına ait müzeler kurmanın da başka bir anlamı olduğunu belirtiyor.
“Müzelerin tek bir bütün olarak düşünülmesi, hayal edilmesi ve kurulması gerektiğine inanıyorum. Masumiyet Müzesi’ni kurarken de bu manifestoyu yazdım: Küçük bütçeler, kaynakalr, emekler ve tutkular, küçük müzelere gitmeli. Yeni bir Louvre, yeni bir Topkapı yapmamalıyız. Nasıl ki roman sanatı, destanlardan bireyin hikâyesine geçti müzeler de bu dönüşümü yaşamalı. Artık milli kahramanların, orduların, ulusların hikâyesi yerine bir bireyin hikâyesini anlatan müzeler olmalı. Masumiyet Müzesi de bir bireyin müzesidir. İşte böyle düşünmeye başlayınca tevazu göstermeden ve biraz da abartarak kendime ‘müzeolog’ diyebiliyorum.”
Diziye dair röportajlar da kitapta önemli bir yer tutuyor. Pamuk, uyarlama sürecinde özellikle senaryo aşamasıyla yakından ilgilendiğini, sonrasında ise işi yönetmene bıraktığını anlatıyor. Ortaya çıkan sonuçtan memnun olduğu da satır aralarında hissediliyor. Aslında bu yaklaşım, kitabın temel meselesine de işaret ediyor. Pamuk yalnızca yazan değil, hayal ettiklerini farklı biçimlerde somutlaştırmak isteyen bir sanatçı. Kelimelerle kurduğu dünyayı resimle, müzeyle ve zaman zaman sinema aracılığıyla görünür kılmaya çalışıyor. Masumiyet Müzesi de bu arayışın en somut örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Zihninde kurduğu dünyaları yalnızca anlatmakla yetinmeyip onları maddi bir gerçekliğe dönüştürmek istiyor.
Kitabın yayımlanmasının ardından Aslı Şafak'ın programına konuk olan Pamuk, uzun söyleşi boyunca kitabını, edebiyata dair düşüncelerini ve üzerinde çalıştığı yeni projeleri anlattı. Konuşmayı seven bir yazar olarak okurunu yalnızca metinleriyle değil, düşünce dünyasının kapılarını aralayarak da beslemeyi sürdürüyor.
Kelimeler ve Resimler, Orhan Pamuk'un külliyatına eklenmiş sıradan bir yazılar toplamı değil. Romanlarının arkasındaki zihni, ressamlıkla hesaplaşmasını, müzelere duyduğu ilgiyi ve sanatla kurduğu uzun ilişkiyi görünür kılan bir durak niteliğinde. Pamuk bu kitapta bir kez daha şunu gösteriyor: Onun için sanat, yalnızca anlatmak değil; hayal edilen dünyaları mümkün olduğunca görünür ve dokunulur kılmaktır.
Yorum Yaz