Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Bu kez mevsime uygun düşmeyen bir nakille söze başlayacağım. Sadrımıza serinlik versin deyu. Ravimiz İsmet Özel şöyle söylüyor, “Eskiden İstanbul'a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki İstanbul gazetelerinin birinci sayfasında Cenab Şehabeddin’in Elhan-ı Şıta (1897) şiiri neşredilirmiş.” Belki artık böyle bir âdet kalmadı lakin hâlen birçok okurun içinde bulunduğu mevsime göre gözüne kitap kestirdiği malum. Denilebilir ki, çoğu kişi için tatili ve bittabi ataleti çağrıştırdığı için sarı sıcak yaz günleri harcıâlem kitapların tercih edildiği bir vakit dilimidir. Kış ciddidir. Laubalilikten hazzetmez. Onun vakur ve sekter bir çehresi vardır. Kışı bir mevsimden çok daha fazlası olarak gören Ruslar için o bir generaldir. “General Kış” tabirinin Napolyon’a değin uzanan bir tarihi vardır belki ama aziz okuru kronikle değil tasavvurla meşgul etmek gerek.
Tasavvur diyorum zira binbir ümitle beklenen kış mevsimi, numune kabilinden görebildiğimiz bir avuç karla savuşup gitti. Ayaz Paşa kol gezdi gezmesine de heyhat, cepleri boştu. İhtimal biraz da bu sebepten, şu sarı-sıcak ilkyazgünlerinde “kar musikileri”ni işitebilmek maksadıyla hepimizin bir Russofon gibi davrandığını düşünüyorum. Şahit bulmak işten mi? İşte kitaplığınızdaki Puşkin öyküleri. Uçuş uçuşByelkin Hikâyeleri. Ama ben size bugün “İslav kederinden” değil, Sibirya usulü bir kış güzellemesinden bahsetmek istiyorum. İştahlanmamak işten değil. Kefaletim kabul edilirse Kiril alfabesiyle kaleme alınmış sıkı bir Petersburg masalından söz etmek niyetindeyim.
“Portre”, yazarın çokça bilinen eserlerinden biri değil. Gogol ismini andığımızda insanların aklına en çok “Palto”, “Ölü Canlar”,“Bir Delinin Hatıra Defteri”, “Burun”, haydi bilemedin “Müfettiş” geliyor. Kaldı ki Gogol’ün paltosu artık bir metafor hâlini almış durumda. Kendisinden sonraki bütün Rus yazarları içine alan bir şemsiye kavram. “Portre” ise kısacık hacmine rağmen birçok sosyal meseleye işaret ederken öte yandan temasını irrasyonel bir dünya duyuşuna borçlu. Eser, adından da anlaşılacağı üzere bir portre üzerinde düğümleniyor. Ama bu portre öyle sıradan bir resim değil. Melun, kara büyülü, şeytani… “Usta ile Margarita”yı okuyanlar anımsayacaktır, şeytan ve ona dair bütün külliyat, toplumcu gerçekçi jargon dâhilinde konuşulmaya değer bulunmaz. Bu bakımdan sosyal meselelerde adı geçmez yahut sansürlenir. Oysa Gogol söz gelimi Goethe’nin tuttuğu yoldan farklı olarak,şeytani bir murakabeodisseyinden başka, cemiyete dair kara düzen giden çarpık işlere de ayna tutmuştur. Madem öyle, buyursunlar; hurçları çözüp kışlıkları çıkaralım.
Rusya’daki devrim koşullarının olgunlaşma sürecini literatür zaviyesinden incelemek istersek çoğumuzun aklına önce “Suç ve Ceza” gelir. Her ne kadar vicdan, adalet, iç muhasebe gibi kavramlar öncelense de Raskolnikov’un baltasının son tahlilde sosyalist nizama geçişin habercisi olduğunu da söylemek mümkündür. Tefeciliğin bu kadar genel geçer bir kurumsallık kazandığı bir toplumda hakça bölüşümden bahsedilemez. Belki fantastik yapısı gereği “Portre”deki bu tefecilik ve adil düzen zıtlığı kolayına ihmal edilebilir bir unsur olarak görülebilir. Velakin 1835 yılında yayımlanan metni, bilhassa mütegallibe elinde can çekişen ve müellif tarafından “kül rengi” olarak tanımlanan taşra ahalisinin gerçekçi bir tasviri olarak kabul etmek gerekir. Gogol elbette bu maddi dar boğaza bir çözüm sunmaz ama sunulacak bütün çözümlere dair de bir umutsuzluk barındırdığını saklamaz: “Özetle, yoksulları gözeten en merhametli ekonomi sisteminin bile durumlarını düzeltemeyeceği, insanlığın en bahtsız döküntüleri çoğunlukla buradadır.” Keza tekmil anlatının üzerine inşa edildiği portre de şeytani özelliklerle tavsif edilen tefecinin bir yağlıboya resmidir. Resim kimin eline geçse bir uğursuzluk baş gösterir. İş bununla da kalmaz, Kolomna sakinleri tarafından cin ve perilerle iş tuttuğu söylenegelen, uyruğu belirsiz tefecinin eline değen paralar da nereye gitse oranın huzurunu bozar. Bütün doğaüstü havaya rağmen beynelmilel tefeci aslında sistemin ufak bir öğesine karşılık gelebilir. Portresi yapılan şey, iblis değildir; kaderine terk edilmiş ve payına ancak ‘korkunç bir inziva’ düşen 19. asır Rus taşrasıdır. Belki bunu fantastik bir kurgu eşliğinde ve hatta kimi gotik unsurları da katarak verebilmek Gogol zekâsına ait bir maharettir. Elbette, Gogol’ün alışkın olduğumuz ironik üslubunun burada yavan kaldığı söylenebilir. Ama şunu da itiraf etmeden geçmek haksızlık olacaktır ki, metne kıvamında üleştirilmiş gerilim ve merak ile bu mizah sosu telafi edilebilmektedir.
Gogol’ün romanda üzerinde durduğu başka bir husus yaratıcılık ve para ilişkisidir. Sadece sipariş usulü kendisinden isteneni veren, icrası bir şablon mahiyeti alan ve fırçasını, maaşının karşılığında robot resim yapan bir memur gibi oynatan bir insanın sanatı zanaat derekesine düşer. Elbette bu fikirlerin idealist bir tarafı vardır; amenna. Gelgelelim polis eşliğinde evinden kovulmak üzere olan, aç biilaç hayata tutunmaya çalışan ve karşılığında kendisine sadece sabır salık verilen bir Çartkov’un tercihinin ne olmasını bekleyebilirdik? Eh, Fuzuli’ye, “Selam virdüm, rüşvet degüldürdiyü almadılar” mısrasını yazdıran felek… Bu idealist fikirlerin dışında, kurmaca boyunca Gogol’ün resim, sanat tarihi ve mitoloji bilgisine hayranlık duyuyoruz. Buna şaşırmamakhakkımız. Gogol, Avrupa’nın birçok şehrinde bulunmuş, o dönem kültür dünyasının önde gelen simalarıyla Roma’da görüşerek fikir alışverişi yapmış, Ukraynalı olduğu kadar Rus, Rus olduğu mesabede de Avrupalı bir yazar.Çartkov misali bütün maharetine rağmen karşısındaki meşum “portre”den kurtulamayarak fanatik dinî fikirlerini de kaleme alan farklı bir ruh.
Şeytanın en sevdiği günah kibirdir denir. Kibir, sadece büyük olma arzusunu değil, bir raddeden sonra tek büyük olarak kalma isteğini de nüve gibi içinde barındırır. Gogol, şeytaniliğin en dik âlâsının istifçilik olduğuna kanaat getirmiş olacak ki, ilerleyen sayfalarda Çartkov’un tüm servetini seferber ederek görüp işittiği bütün sanat eserlerine sahip olduğuna şahitlik ederiz. Bu, sanatseverlikten yahut alicenaplıktan gelişen bir refleks değildir. İçinde biriken müteharrik kıskançlığın dışavurumudur. Zira bütün sanat eserlerini parçalar, yakar, yıkar, hasılı imha eder. Okuyanlarınız hatırlayacaktır, Flaubert’in “Bibliyomani” isimli eserindeki kitap düşkünü Giacomo karakteriyle aynı agresif tavrı sergiler ressamımız. Sapkın, zehirli ve tekçil bir hazdır bu. Çartkov bir bakıma kendi cennet ve cehennemini yaratır, “Yurttaş Kane”inXanadu’sü misali. Mukadderat, insanoğlu sakınamıyor sakladığından.
Yorum Yaz