Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Mustafa Söğüt, edebiyat dünyasında yeni bir yazar değil. Ancak ilk kitabını yirmili yaşlarının başında yayınlamış genç bir yazar. Onun durumunu Güven Adıgüzel’in deyimiyle sigortalı bir işe girmeden aşık olamayan birine benzetiyorum. Aslında belki okumaya özellikle de yazmaya, onunla aynı zamanlarda başlamıştık. Maişet kavgası mı demeli, onu da etkisi altına alınca bir süre bu işlere ara vermek durumunda kaldı. Ben hala yalnızca yazıp durmaya devam eden bir yazar. O ise artık atanmış ve aynı zamanda güzel bir eşi olan öğretmen. Ellerimde büyümüş bir arkadaşım diyebilirim kendisi için işte tüm bu sebepler yüzünden. Hatta beni de bu büyük halimle büyütmüş bir dost. Bu zamanlarda kah birbirimizin okuma tecrübelerine, kah sevinçlere kah üzüntülere ortaklık ettik. Hal böyle bile olsa Mustafa Söğüt, edebiyatla ilgisini sürdürdü.
Öykülerde ölüm imgesi ön planda
Yazarın önce Çıra Yayınları’ndan Zincirleme Hayal Tamlaması adlı kitabı çıktı. Şimdi de Lando Yayınları’ndan Analar, Babalar ve Yeryüzü Yankısı adlı eseri yayınlanıyor. Bu esnada onun öykü evrenine başından beri şahitlik etmiş biri olarak öncelikle Zincirleme Hayal Tamlaması’na değinmek istiyorum. Bu kitap şu ithafla başlar: “Anneme… Ona hiçbir zaman değerini hissettiremediğim için.” Bu ithafı okuduğumda dahi kendimden çok şey bulmuştum. “Unutulan” öyküsüyle başlar hatta, Zincirleme Hayal Tamlaması. Yüzlerimiz gibi düşlerimiz de farklıdır Söğüt’ün hikaye anlatıcısının deyimiyle. Tıpkı parmak izi gibi. Onun derdi hakkında bir fikir de verir bana kalırsa bu öykü. Metinlerarası otobüs yolculuğu adlı öyküyü acaba yazdı mı yoksa zihninin derinliklerinde mi kaldı bu fikir; okur olarak bu tür düşüncelere dalarız. Bir başka imge de ölümdür onun öykülerinde. Aslında normal ve sıradan bir konuşmanın içinde dahi “Şöyle yapacağım, ölmezsem.” diyen birinden bahsediyoruz. Sanırım bu bahsin öykülere de girmemesi böylece imkansızdı. Tabii her zaman söylediğim gibi, Allah yazarımıza hayırlı ve uzun bir ömür versin. Öte yandan şu farkındalık da güzeldir. Her an ölümü düşünebilen veya hak hukuka riayet eden, belki ideolojik olarak bizim gibi düşünmeyen ama yaşamında böyle davrandığını ve insaniyetini bildiğim biridir yazar. Bunu önemsiyorum.
Düş ve gerçeğin iç içe geçtiği öyküler
“Mülakat” öyküsüne gelince düşle gerçeğin iç içe geçtiği bu öykü kitapta en sevdiklerimden biriydi. Her yazdığı öyküyü birbirine okutan arkadaşlar kaldı mı şimdi, diye sormadan edemiyorum kendime. Eski bloggerlardan kim kaldı, dercesine. İşte biz Mustafa ile böyle iki arkadaştık. Hoş, ben dergilere yazı yetiştirip durduğum için onun gösterdiği özene nazaran biraz daha ağır davranırdım bu öyküleri okuma işinde. Doğrusu hala devam eden bu özelliğim için hayıflanıyorum, desem yalan olmaz. Çünkü ölmedik. Hayattayız. Ve bazı ortaklıklar etrafında hala bir araya gelen insanlarız. Bu noktada arkadaşım ve öykü yazarı olan Seçil Çırıkka’yı da anmadan edemeyeceğim. Şimdi de onunla öykülerimizi birbirimize gösteriyoruz. Onun çok iyi yerlere geleceğini şimdiden düşlüyorum. Ve buna seviniyorum.
Bu arada düş ve gerçeğin iç içe geçtiği tek öykü “Mülakat” değildir. Hatta ölüm olgusunun da Söğüt’ün öykülerinde ne denli yer ettiğini eseri okudukça anlarız. Peki geçen zaman içinde bir şeyler değişti mi? Söğüt, yine kederden, hüzünden, hatta ölümden mi besleniyor? Yoksa ilkbahar tadında öyküler mi yazdı bu kez? Bu soruların cevabı ise yeni eserde: Analar, Babalar ve Yeryüzü Yankısı’nda.

Ayakları yere basan genç bir yazar portresi
Analar, Babalar ve Yeryüzü Yankısı’nı ilk okuyan şanslı insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. İlgili kitap, artık daha ayakları yere basan bir yazarı haber verir gibidir bizlere. İlk hikayede, düşleri peşinde koşan, karakterin babasıdır. Bu sefer isimler değişmiştir Söğüt’ün yazınsal dünyasında. Genç Werther ya da İvan İlyiç çıkar karşımıza. İsmet Özel ellerimizden tutar. On dokuzuncu asır romanlarına bir eleştirinin de peşinde aslında bu öyküde, kendisi de Türkoloji mezunu olan Söğüt. Düşler ellerinden tutar kahramanın. Hiç bulamadığı babasını en sonunda düşlerinde arar. İnsanoğlu bir anneden doğmuş, bir baba sayesinde dünyaya gelmiş olsa da en çok da ölümle sonlanacak o hayatın ortasında yalnızdır, kimsesizdir. Anne ve baba bu öykülerde tam da bu kimsesiz oluşa rağmen yoğun şekilde hissedilir, adeta bir meşalenin başında iki kişi olarak. Yaşamak, onca hengamenin içinde hayatta kalmak hem çetin hem de tek derdidir sanki yazarın kahramanlarının. İkinci bölümdeki öykülerse yazarın yaşamındaki yakın zamanın otobiyografik kayıtları gibi.
Cümleye dökemediğimiz hüzünler
Zincirleme Hayal Tamlaması’nda Evciler öyküsünün bulunduğu bölümün ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum eserde. Hatta yeni eserdeki “Başka Evler Kiracısı” öyküsü de yine ev kavramı üzerine düşündüren bir öykü. Evvelki eserde Kapanış’taki Temaşa bölümü ise yazarın öykü yazma sebebini ele verir gibidir: “Hem yaşam dediğimiz şey adımız konulduktan sonra başlamaz mı?” der Söğüt orada. Biraz da acıları anlamlandırmak, onlara isim vermek midir yaptığı öykü yazarken? Bu isimlendirmek, adlandırmak sevdası onu öykü yazmaya yöneltir gibidir. Var olmak ya da anlam bu şekilde kendine yer bulur onun hayatında. Yoksa cümleye dökemediğimiz o acı ya da hüzün öldürüyor aslında bizi. Ama yazarken kelimelerin bir anlamı var, acıların da. Arkadaş Zekai Özger’i, Ahmet Erhan’ı o zamanlar en çok senden duymuştum Mustafa Söğüt. Orhan Duru’dan sen söz açmıştın. Yeditepe İstanbul’u en çok seven arkadaşım sendin. Yani demem o ki sayın okurlar, bu isimler size de yabancı değilse belki yazarın öykü evrenini de seversiniz. O halde yeniden hoş geldin arkadaşım, nice yeni öykülere.
Yorum Yaz