Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Latife Tekin’in son romanı Zamansız, bir göl çevresinde geçen ve görünüşte iki ayrı aşk hikâyesi gibi başlayan anlatısıyla, temelde tek bir aşkın farklı bedenlerde ve varlık hallerinde sürüp gitmesini konu alan, büyülü ve şiirsel bir anlatı sunuyor. Kitap “Karanlık çökerken, Kan arzusu derinleşen gelinciklerin, Zamansız atılışıyla, Kavrayacağım seni bir akşam” dizeleriyle açılıyor. Romanda Gelincik ile Yılanbalığı’nın aşkı merkezde yer alırken, göle atılan beyaz çanta ve “Beyaz Elbiseli Kadın”ın dâhil olmasıyla anlatı genişliyor ve derinleşiyor.
Dönüşen bedenler
Başlangıçta ayrı gibi görünen bu hikâyelerin kahramanlarının aslında aynı ruhun iki farklı biçimi olduğunu, bir kazanın ardından dönüşerek yaşamaya devam ettiklerini fark ediyoruz. Beyaz Elbiseli Kadın ve sevdiği adam, geçirdikleri kazadan sonra göle düşer ve göl onları sadece yutmaz; dönüştürür. Kadın Gelinciğe, adam ise Yılanbalığına dönüşür. Böylece artık gölde yaşayan iki farklı varlık olarak karşımıza çıkarlar ama ruhları, hafızaları ve konuşmaları hâlâ insana ait izler taşır. Bu yüzden metin ilerledikçe Gelinciğin ve Beyaz Elbiseli Kadının sözleri birbirine karışır, aynı ruhun iki sesi gibi birbirine eklemlenir. İki farklı anlatı değil, tek bir aşkın parçalanarak çoğalan, sonra yeniden birleşerek devam eden varlığını okuruz. Tekin, bu dönüşümü yalnızca olay örgüsüne yerleştirmez; dili de bu dönüşüme dahil eder. Roman boyunca sesler birbirinin içine akar; kimin konuştuğu kimi zaman belirsizleşir. Okur bu noktada biraz zorlanabilir ama bu belirsizlik metni karmaşıklaştırmak için değil, aşkın insan sınırlarını aşan doğasını göstermek içindir. Aşk, insan bedeninden taşarak hayvana, suya, zamana ve doğanın ruhuna yayılır.
Gölün tanıklığı
Romanın büyüsünü güçlendiren en önemli unsurlardan biri göldür. Göl yalnızca bir mekân değil, yaşayan bir varlık gibidir; sessizliğiyle, karanlığıyla, kokusuyla, dipte sakladıkları ve yüzeye çıkardıklarıyla anlatının hem tanığı hem de yazgısı olur. Göldeki yaşam ile karadaki yaşam arasındaki fark, Gelincik ile Yılanbalığının dünyaları arasındaki gerilimi besler; yalnızlık, bekleyiş ve kavuşma arzusu doğanın içinde yankılanarak büyür. Romanda duyular, özellikle de koku, ışık ve su sesi ön plana çıkar; aşk yalnızca duygusal değil, bedensel ve duyumsal bir hâl olarak anlatılır. Karakterlerin birbirine seslenişi iç sese, rüyaya, hatıraya dönüşür, roman okura yalnızca düşündüren değil, hissettiren bir okuma deneyimi sunuyor. Metnin ruhunu yansıtan şu alıntı, romanın tonunu da özetler: “Seni düşündüğümde çocukluğumun pencerelerini yağmur damlalarıyla örten fırtınaların ışığı parlıyor gözlerimde… O ışık ışık kıvılcımlar saçarak dalga dalga gelsin, sarmalasın beni; şifa versin, akıl versin, yol göstersin.” Bu cümlelerde geçmişin izi, kaybedilmiş olanın acısı, sevginin iyileştirici ve yol gösterici gücü hissedilir. Aşk yaralıdır ama aynı zamanda yaşatan, tutan, hatırlatan bir ışıktır. Zamansız, yalnızca bir aşk anlatısı değil; doğanın tahrip edilişine, insanın doğayla ve kendi geçmişiyle kurduğu kırılgan ilişkiye, travmaya, yalnızlığa ve dönüşüme de değinir. Gelincik ve Yılanbalığı, sadece iki hayvan değil; kırılmış ama hâlâ birbirine bağlanan iki ruhun simgesidir. Yazar, aşkın biçim değiştirme gücünü ve insanla sınırlı olmayan varlığını edebi bir derinlikte işler. Tekin’in edebiyatı genel olarak kırılgan varoluşları, göçle savrulan hayatları, yoksul mahalleleri ve doğayla iç içe geçmiş insan deneyimini şiirsel ve masalsı bir dille anlatır.
Halk diliyle edebi dili buluşturan büyülü gerçekçilik damarını, bu romanda da post-modern anlatım, parçalı bilinç ve yoğun metaforlarla birleştirir. Dönüşüm motifi yalnızca mitolojik bir çağrışım değil; insan-merkezci düşüncenin sınırlarını aşan sorgulamaya dönüşür. Zamansız, aynı zamanda anlatının kendisini de sorgulayan bir roman. Latife Tekin yalnızca bir roman anlatmaz; sözün taşıdığı hafızayı ve dilin dönüştürücü gücünü de görünür kılar. Okur, metni ilerlettikçe yalnızca karakterlerin değil, dilin de sürekli değişen, esneyen ve çoğalan yapısına tanıklık eder. Bu nedenle roman bir olay örgüsünden çok, bir atmosfer ve ruh deneyimi sunuyor. Tekin, insanın iç dünyasına olduğu kadar evrenle kurduğu bağı da duyulur kılar; aşkı bireysel bir duygudan çıkarıp varoluşsal bir mesele hâline getirir. Roman, zamansal olarak doğrusal bir akış sunmaz; aksine, geçmiş ve şimdi sürekli birbirinin içine girer. Karakterler yalnızca yaşadıklarını değil, dönüşümleriyle birlikte kaybettiklerini ve geride bıraktıklarını da taşırlar. Sonuç itibarıyla Latife Tekin’in Zamansız’ı; büyülü gerçekçilik, şiirsel dil, ekolojik duyarlılık ve aşkın dönüşen doğasını bir araya getiren bir roman. Doğayı, zamanı ve bedeni birlikte düşünen; insanın kendisiyle, sevdiğiyle ve dünya ile kurduğu bağı sorgulayan derin bir metindir. Bu nedenle yalnızca bir aşk romanı değil, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin, hafızanın ve dönüşümün edebi hâlidir. Adı gibi gerçekten zamansızdır.
Yorum Yaz