Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Harvard Üniversitesi Müzik Bölümü’nde geçirdiğim bir yıl boyunca çok sayıda müze, sanat galerisi ve tarihî mekân gezdim. Boston’daki Fenway Court’a adım attığımda ise bu geziler arasında ayrı bir yoğunluk yaşadım. Sanki başkasının hatırlarında dolaşıyor, bana ait olmayan bir hayali taşıyor gibiydim. Odalar arasında dolaşırken tabloların, çiçeklerin, mektupların ve fotoğrafların yan yana durduğu bir dünya kendini gösteriyordu. Isabella Stewart Gardner’ın kurduğu bu yapı, sanatın aynı zamanda yaşayan bir atmosfer olduğunu hissettiriyordu.
Bu mekânın ardında, sanat ile hafızayı iç içe kuran bir hayat ve onu şekillendiren Isabella Stewart Gardner vardı. Isabella 1840’ta New York’ta dünyaya geldi. 1860’ta John “Jack” Gardner ile evlenmesiyle birlikte Boston’un kültür çevreleriyle yakın ilişki kurmaya başladı. Çiftin tek oğulları Jackie’yi küçük yaşta kaybetmeleri yaşamlarında derin bir kırılma yarattı. Bu acının ardından Isabella ve Jack uzun yolculuklara çıktı. Avrupa ve Asya’da geçirdikleri yıllar, özellikle Venedik’le kurdukları güçlü bağ, Isabella’nın sanat ve kültüre yönelişini derinleştirdi.
Gardners’ın Avrupa, Asya ve Orta Doğu’ya uzanan seyahatleri, Isabella’nın sanat anlayışını çok kültürlü ve katmanlı bir ufka taşıdı. Boston’a döndüğünde Isabella, Harvard’da sanat tarihi ve İtalyan edebiyatı dersleri aldı. Koleksiyonculuk serüveni önce nadir kitaplarla başladı. Harvard’da tanıştığı sanat tarihçisi Bernard Berenson, ilerleyen yıllarda onun sanat danışmanı oldu.
1890’lardan itibaren birlikte çalışarak Rönesans tablolarından Asya sanatına, tekstillerden modern dönemin önemli eserlerine uzanan geniş bir koleksiyon oluşturdular; bu birikim zamanla Isabella Stewart Gardner’ın müze fikrinin zeminini hazırladı. Jack’in 1898’de ani ölümü üzerine bu hayali tek başına sürdürdü. Müzenin inşasına 1899’da başlandı, 1901’de tamamlandı ve 1903’te Fenway Court adıyla halka açıldı. Gardner, burayı yalnızca bir sergi alanı değil, konserler, akşam yemekleri ve sanatçı buluşmalarıyla Boston’un yaratıcı çevrelerini bir araya getiren canlı bir kültür merkezi olarak kurguladı.
20. yüzyılın başında Boston, Amerika’nın en hareketli müzik şehirlerinden biriydi. Boston Symphony Orchestra, Avrupa’dan gelen virtüözleri ağırlayan prestijli bir konser kurumuydu. Fritz Kreisler, Ignacy Jan Paderewski ve Alexander Siloti gibi isimler bu dönemde Boston’da sık sık konser veriyor, konser sonrası buluşmaların bir kısmı Gardner’ın salonunda gerçekleşiyordu. Boston’da olduğu gibi Venedik’te de çevresini kuşatan sanatçılar, yazarlar ve müzisyenlerle birlikte Isabella Stewart Gardner, büyük bir servete sahip tutkulu bir koleksiyoner olarak bu yılların en dikkat çekici kültür figürleri arasında yer alıyordu. Henry James’in hayranlık duyduğu Gardner, Palazzo Barbaro’nun sanat çevresinden aldığı ilhamı Boston’daki Fenway Court’a taşıdı. Isabella’nın evi, müzisyenlerin fikir alışverişinde bulunduğu, yeni repertuvarların konuşulduğu, Avrupa müzik geleneğinin Amerika’daki yankılarının tartışıldığı etkili bir buluşma noktasıydı.
Gardner’ın müzik dünyasıyla kurduğu bağ, koleksiyonundaki özel portrelerde de görülür. Kreisler’in 1915’te Isabella’ya ithaf ettiği fotoğraf, iki sanatçının dostluğunun zarif bir izidir. Louis Held’in çektiği Franz Liszt portresi, bestecinin son yıllarına ait güçlü bir görüntü sunar. Ünlü fotoğrafçı Held’in 1883 tarihli Siloti ve Liszt fotoğrafı ise Siloti’nin Isabella’ya yazdığı içten ithafla dikkat çeker. Piyanist Paderewski’nin 1892’de Isabella’ya armağan ettiği portre Gardner’ın uluslararası müzik çevreleriyle kurduğu bağların bir başka örneğidir. Bu eserler Gardner’ın müzikle kurduğu ilişkinin estetik ilginin ötesine geçerek dostluk, entelektüel paylaşım ve kültürel etkileşimle örülü bir dünyaya dönüştürdüğünü gösterir.
Isabella’nın gezi yazıları, onun dünyayı algılama biçimini anlamak için kıymetli bir kaynaktır. 1800’lerin sonundan itibaren tuttuğu günlükler ve romancı Henry James gibi dostlarıyla yaptığı yazışmalar, sınırları zorlayan bir gezginin izlerini taşır. Bu metinlerde egzotik ve alışılmışın dışında kalan sahneler öne çıkar. Gardner’ın yazıları, dönemin katı sosyal kurallarına karşı bir ifade alanı yaratır. Özellikle kadınlara kültürel güç ilişkilerini tartışabilecekleri bir zemin sunar.
Isabella 1924’te hayata veda etti. Vasiyetinde müzenin düzeninin korunmasını ve “halkın yararı ve eğitimi için sonsuza dek” varlığını sürdürmesini şart koştu. Bugün müze, kurucusunun estetik sezgisini, kültürel merakını ve müzikle kurduğu derin bağları taşıyan bir mekân olarak yaşamaya devam ediyor. Ziyaretçiler, büyük ustaların eserleri arasında dolaşırken Isabella’nın sanat, müzik ve hatıralardan ördüğü evrene açılan bir kapıdan içeri girer.
Yorum Yaz