Cemil Meriç’te Umran ve Medeniyet

Köşe Yazıları

Cemil Meriç’in gözü kapalıydı lakin içgörüleri hayli açıktı. Onun ikliminden konuşacak olursak, düşünme, kalpteki akılda teşekkül eden bir süreci îmâ ediyordu. Yani gönülü deniz dili ise sahildi, denizde ne varsa kıyıya o vuruyordu. Bu yüzden kelimeler ve kavramlar Onun için hayatî ölçüre kıymetliydi. “umran” mefhumunu kaynağı vahiy olan kadim medeniyet anlamında kullanmıştı. “İdrakimize giydirilen deli gömlekleri”ni bu temel anlayıştan hareketle yırtıp atmıştı. 

Onun düşünme cehdi; kadîm olanla yeniden temas imkânlarını arama üzerinden gelişti.  Kelimelerin, kavramların üzerine sinen pası silmek ve düşüncenin asli kaynaklarına dönüş yolunu göstermek çabasıyla yanıp tutuştu. Tefekkürünün merkezinde yankılanan "medeniyet" ve "ümran" kavramları da, Batılı anlamda ve bağlamda kuru birer sosyolojik tasniften ibaret değildi. Bu iki kavramın teması, iki ayrı dünyanın, iki farklı varoluş idrakinin ve birbirine taban tabana zıt iki dünyanın çetin ödeşmesini  ifade ediyordu. 

Kelimeler medeniyetin taşıyıcıları

Meriç’e göre düşünme maceramızın facialarından birisi, Batı’dan devşirilen kavramların sorgulanmaksızın benimsenmesi ve kendi medeniyet iklimimizde kendimize özgü mefhumların yerine ikame edilmesiydi. Çünkü hiçbir kavram mücerret bir kelimeden ibaret değildi. Onlar, bir dünya görüşünün, bir tarih tecrübesinin ve insan tasavvurunun taşıyıcılarıydı. Cemil Meriç’in imbiğinden damıttığı zengin sözlüğünde "medeniyet", daha çok Avrupa’nın dünyaya ihraç ettiği o soğuk, mekanik ve tahakküm üreten çehresiyle karşımıza çıkıyordu. Ona, özellikle “uygarlık” diyordu. Bir kitabının adının, Umrandan Uygarlığa olması son derece manidardır. Kökünü her ne kadar Arapça "medine"den (şehir) alsa da, XIX. yüzyıldan itibaren Aydınlanma sonrasının o kibirli aklında İngilizcesi "civilisation" olan bu mefhum; tabiatı, eşyayı ve insanı pür birer nesneye indirgeyen mütekebbir bir dünyanın adıydı. Avrupa, kendi tarihî tecrübesini insanlığın ortak kaderi gibi sunmuş, kendi gelişim çizgisini alemşümûl bir ilerleme modeli ilan etmiştir. Böylece medeniyet, insani bir kültürün kalbi olmaktan çıkıp diğer kültürleri yargılayan, hiyerarşik bir sıraya dizen despotik bir ölçüye dönüşmüştür.

Sömürgecilik çağında Avrupa’nın Afrika’ya, Asya’ya ve İslam dünyasına yönelttiği kanlı müdahaleler, ekseriyetle bu "medeniyet götürme" iddiasıyla meşrulaştırılmıştır. Meriç’in dikkat kesildiği can alıcı nokta tam da burasıydı: Medeniyet kavramı, insanlığı birleştiren ulvi bir idealden ziyade, tahakkümü örten ideolojik bir perde ödevi görmüştü. Makinenin amansız dişlileri arasında ezilen mazlumların çığlığı, demir ve kanla örülmüş o yaldızlı maskenin ardındaki sömürgeci hırs, işte bu kelimenin gölgesinde palazlanmıştı. Sanayi devrimiyle birlikte makine kutsanmış, üretim yüceltilmiş, verimlilik insanın asli gayesinin önüne geçirilmişti. Batı'nın teknik ilerlemeler karşısındaki ölçü tanımazlığı, insanı giderek kendi ruhundan koparmış, onu hikmet arayan ulvi bir varlık mertebesinden indirip sadece tüketen ve üreten bir organizmaya dönüştürmüştür.

Avrupa merkezli modern medeniyet; aklı bir ilah gibi tahta oturturken kalbi taşra yollarına sürmüş, maddi refahı göklere çıkarırken insanın o engin iç dünyasını darmadağın etmişti. Gökdelenler göğe doğru kibirle yükselmiş, insanın iç dünyası harabeye dönüşmüştü. Ulaşım akıl almaz biçimde hızlanmış fakat insanın kendi gönlüne yaptığı o soylu yolculuk sarp yokuşlara sarmıştı. Cemil Meriç için bu sözcük, sömürgecilerin elinde tuttuğu o "tek dişi kalmış canavar"ın tâ kendisi; bize zorla, kanırtarak giydirilmek istenen yabancı ve iğreti bir gömlekti. Onun dünyasında irfanın o kuşatıcı sıcaklığına asla rastlanmıyor; orada yalnızca menfaatin, tahakkümün ve daha çok tüketebilmek için daha çok üretmenin hesapçılığı hüküm sürüyordu. Meriç’in dilinden düşürmediği "irfan" vurgusu, bu karanlık tabloda bir deniz feneri gibi parlıyordu. 

Bütün bu varoluşsal yozlaşmaya karşı gerçekçi ve soylu bir direniş hattı olarak "umran" kavramı öne çıkıyordu. Meriç’in düşünce atlasında ümran, sadece uygarlığın bir alternatifi olmanın çok ötesinde, ondan çok daha geniş ve köklü bir hakikati temsil ediyordu. İbn Haldun’un yalnız İslam dünyasının değil, bütün insanlık tarihinin en muazzam fikir anıtlarından biri olan Mukaddime adlı eseriyle o engin, bereketli ikliminden düşünce dünyamıza devşirilen bu kavram, bizim kendi toprağımızın, kendi gök kubbemizin sırrını kalbinde taşıyan kadim bir nefesti. Semantik kökeni itibarıyla "ömür" kelimesiyle aynı pınardan beslenen, yaşamdan, imar ve ihya etmekten süzülüp gelen ümran; insan topluluklarının maddî ve manevî bütün varoluşunu şefkatle kucaklıyordu. 

Bir şehrin yollarını asfaltla kaplamak mümkündü, ne var ki insanın vicdanını gürbüzleştirmek asırlık bir çile istiyordu. Gökleri delen ihtişamlı saraylar inşa edilebilirdi, lakin içlerinde adalet duygusu bina edilememişse o saraylar kısa sürede çürümeye ve yerle yeksan olmaya mahkûmdu. İşte Cemil Meriç’in düşünme dünyamıza yeniden taşıdığı umran, maddî olan ile manevî olan arasındaki bu muazzam ilahî dengeyi kuruyordu. Meriç, medeniyetin o tektipleştirici dehlizlerinden çıkarak ümranın sahici ve onarıcı dünyasına bizi taşımaya çalışıyordu. Çünkü umranın harcı irfan, hikmet, adalet ve merhametle yoğrulmuştu. İnsanın kendi fıtratıyla, tabiatın ritmiyle ve öte âlemle kurduğu o görünmez, ahenkli ve sahici bağın ta kendisiydi. Avrupa'nın "civilisation" kavramı dışarıdan dayatılan, yapay ve mekanik bir zırh hükmündeyken; ümran, tohumun çatlayıp filizlenmesi gibi içeriden dışarıya doğru neşvünema bulan, toprağın derinliklerine kök salmış, bizzat ruhaniyet taşıyan asırlık bir çınardı.

Kelimelerimizi kurtarmalıyız

Bu yönüyle umran, geçmişin solgun sayfalarında kalmış nostaljik bir hatıradan ibaret görülemezdi; o, aksine geleceğin yegâne anahtarıydı Meriç’e göre. Modern çağın boğuştuğu krizlerin temeli teknik yetersizliklere dayanmıyordu, asıl yara sarsıcı bir anlam eksikliğiydi. İnsanlık bilgi üretmekte zirveye ulaşmış fakat hikmet üretmekte aynı mahareti gösterememişti. Cemil Meriç’in düşünce hayatı boyunca yürüttüğü o çileli mücadele, özünde devasa bir kavramlar savaşıydı. O, Batı’yı toptan ve körü körüne reddetme kolaycılığına kaçmadı; bilakis Batı’nın ürettiği mefhumların mutlaklaştırılıp birer puta dönüştürülmesine isyan etti. Shakespeare’i okudu, Balzac’ı sevdi, Hugo’ya derinden hayrandı ama bütün bu kişilerin karşısına İbn Haldun’u, İmam Gazâlî’yi, Hazret-i Mevlânâ’yı aynı ihtişamla dikmekten zerre kadar imtina etmedi. Çünkü ona göre hakikat, tek bir coğrafyanın tekeline hapsedilemeyecek kadar engindi. 

Kelimelerin kadim köklerinden hoyratça koparıldığı, anlamın buharlaşıp kültürlerin birer nesne gibi metalaştığı ve insanın bizzat kendi kalbine böylesine gurbet yaşadığı çağda Meriç’in o kanayan bilincine eğilmek, entelektüel bir heves olmanın çok ötesinde varoluşsal bir zaruret halindedir. O gür ve çileli ses, bizi ithal kavramların gölgesinde titremekten alıkoydu, kendi hakikatimizin, kendi ümranımızın iklimine davet etti. Gözleri kör, ruhu iğdiş eden teknolojik burjuva uygarlığının çelikten kulelerine, tahakkümün diline ve tüketimin sağır ediciliğine karşı ümranın insanı sarmalayan sıcaklığını, irfanın haysiyetli sessizliğini ve hakikatin o engin sükûnetini sarsılmaz bir kale olarak yükseltti. Cemil Meriç’in kendisinden sonraki kuşaklara bıraktığı aziz vasiyet, lügatlerin rehberliğinde kendi ruhumuza, kendi yurdumuza doğru çıkılan o kutsal dönüş seferidir. Önce kelimelerimizi kurtarmalıyız. Çünkü kelimelerini yitirenler tefekkürlerini, tefekkürlerini yitirenler ise bizzat kendilerini o zifiri karanlığa teslim ederler. Ümran, işte bu kayboluşa karşı insanın kendi fıtratına, kendi aslına dönme yolculuğunun adıdır. Burjuva uygarlığı, ancak ümranın o kadim, şefkatli ve onarıcı ellerine teslim olduğu ölçüde insanlık adına sahici bir anlam kazanabilir. 

Yorum Yaz