Evet O Eski Bayramlar Yok

Köşe Yazıları


Elbette “o eski” bayramlar yok. Ama “yeni imkânlar” var. Bir kere, eskiden muradımız ne onu düşünmek gerekiyor. Eski sokaklar, salonlar, divanlar, semaver ve nargile takımları, sokak oyunları, harçlık ve hediye mevzusundaki incelikler aranıyorsa şayet, bir kısmı dahi bulunursa şükür sebebi. Ama yoksa da şikayetlenmemeli. Zamanın değişimi insandan bağımsız değil ve insan değişirken mekanın da bundan nasibini almaması imkânsız.

Evet artık bayramlarda hızlıca aile ziyaretleri yapılıyor ve akabinde tatile, dinlenmeye, uzaklara bir yerlere gitmeye hazırlanıyor insanlar. Bunda yadırganacak bir şey yok. Takip edenler mutlaka görmüşlerdir; bir hanımefendi işe gitme rutinini videoya almış. Evden çıkıp işe varana kadar 5 toplu taşıma aracı değiştiriyor. Metro, tramvay, motor, metrobüs hepsi var. Sadece ofiste çalışanların değil, “dışarıdan” çalışanların da başka dertleri var. Oradan oraya yetişmek bir yanda, hak ettiği parayı yani emeğinin karşılığını almak bir yandan. Hiç hafife alınmayacak bir yorgunluk, kalabalık, gürültü, zihin kirliliği, beden rahatsızlıkları silsilesi. Büyükşehir insanı eleştiriliyor; hep yorgun, tahammülsüz, içine kapanık, kendinden başkasına sabırsız. Öyle, belki de öyle olmayı bir muhafaza biçimi olarak belirlemiş. Bunda garipsenecek ne var?

Ben de sürekli tatil kovalayanları garipsiyorum. Her özel günün bir tatile dönüşmesini tuhaf buluyorum. Ama sonra da düşünüyorum, bu insanlar nasıl dinlenecek? İlle de tatil köyü, otel, bungalov değil mesele. Dinlenilecek bir insan aramaktan da yorulmuşlardır belki de. Kime dertlerini döküp, kime güveneceklerini bilemeden yol gitmenin yorgunluğu yok mudur hiç?

Başlıktan yürüyecek olursam; evet o eski bayramlar yok ama başka bayramlar var. Bir köşeye çekilerek de sevdiklerimizin bayramlarını tebrik edebiliyoruz. Konu komşuya selam verirken bir tabağa doldurduklarımızı ikram edebiliyoruz. Gittiğimiz yerde içimizden geliyorsa yine çocukları sevindirebiliyor, darda kalanların gönüllerini karınca kaderince mamur edebiliyoruz. “Bu kadarı” olabiliyorsa, “bu kadarıyla” yetinmekten mutlu olmasını da biliyoruz. Üstelik, sadece başkalarını memnun ederek yaşamanın nasıl bir dert olduğunun da gayet iyi farkında olarak. Kimileri bu yüzden solgun, soluk ya da bezgin görünecek, kiminin itikadı bile sorgulanacak, ama olsun. Vaktiyle yakınlık gösterilip de sonradan vefanın, muhabbetin, sır paylaşmanın, yük taşımanın devre dışı kaldığı ilişkilerden beri olmak da bir kulluk vazifesidir, vesselam.

 Benim bayramım biraz böyle geçti. Gelibolu, Bolayır’da. Annem, babam ve iki oğlumla. Elbette komşularla, onların çocuklarıyla. Yürüyüşle, bisiklet sürüşle, kitap okuyuşla. Kendim ve civarım için duayı elden bırakmayışla. Ama yine çalışarak. Hem de of’lamadan, puf’lamadan. Biraz daha güçlü nefes alarak, yeşilin ve denizin kokusunu doya doya içime çekerek. Çünkü döneceğim ve döndüğüm yerde bunları özleyeceğim. Her an değil ama mutlaka özleyeceğim. Daha güçlü dönmek, bir nebze daha hayattan memnun, taşın ve toprağın muhteremliğinin daha farkında dönmek, neden tuhaf olsun. Bayram böyle de bayram.

Uzun zamandır okumalarımı çevrimiçi atölyeler planlıyor neredeyse. Haliyle özgürce okumanın tadını da özlüyorum. İşte bayram bunun için de yeni bir imkan doğuruyor. İşi gücü biraz daha kenara park ederek okumak, yazmak, notlar almak, yeni deneme konuları bulmak öyle lezzetliymiş ki yeniden fark ediyorum. Ali Ural’ın Bisiklet Dersleri, Krishnamurti’nin Yaşamla Buluşmak’ı, Muhammed Yazıcı’nın O’nun Gibi’si; sanki birbirinden uzak gibi görünen bu kitapların içinde birbirine yakın şeyleri bulmanın telaşı, hoşluğu. Mesela sevgi. Sevginin en büyük merhamet, şefkat ve inanç kaynağı olduğunu bilmek. Yeniden ve yeniden.

Bu bayram da böyle olsun. Sevgiyi yeniden düşündüren, sorgulatan ama mutlaka hissettiren bir bayram. Evet o eski bayramlar yok ama yeni bayramlar da var. Ve daima olacak…

Yorum Yaz