Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Uçaktan Kıbrıs adasını tıpkı haritadaki gibi boylu boyunca görüp de heyecan duymamak mümkün değil. Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in en büyük adası olan bu bereketli toprakla çok kuvvetli bağlarımız var. Bu sene dördüncüsü gerçekleşecek olan “Lefkara Edebiyat Şöleni” bizi birbirimize bağlayan en güzel kültür sanat etkinliklerinden biri olma yolunda ilerliyor.
Bakalım on yıl önce geldiğim adada neler değişti, bunu da merak etmiyor değilim. 2015’te Yakın Doğu ve Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitelerinde öğrencilerle buluşmuştuk. Bir öğrenci derneği olan ESKAD’ın (Evrensel Sevgi ve Kardeşlik Derneği) yönetiminden, Türkiye’den öğrenci olarak gelen Rabia Yazıcı’nın girişimiydi.
On yıl sonra 2025’teki şölende Kıbrıs ve Türkiye’den birçok kıymetli yazarla buluşmuş ve etkinlikler için adaya dağılmıştık. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Kıbrıs Kampüsü’nde benim de konuşmacı olduğum panelde, “Yazmanın Saklı Bahçesi” başlıklı sunumumda, beslenme kaynaklarımızdan, yazmanın aşamalarından, hikayelerin olgunlaşma süreçlerinden bahsetmiştim. 13 Mayıs 2025’te gerçekleşen bu oturumda oyun ve hikaye yazarı, iş kadını Sevil Emirzade Kıbrıslı Türklerde anadilin korunması ve yaşatılması için özellikle kadınların verdikleri emekleri anlattı ve bir milletin varlığını sürdürebilmesinin asla tesadüf olmadığını bir kez daha anladık. Kendi dilimizi, kültürümüzü, medeniyet birikimimizi korumaya ve aktarmaya emek vermezsek eriyip gitmek, yok olmak mukadder.
Araştırmacı yazar Sanem Koç da kadınlar üzerinden Kıbrıs’ta savaşta ve barışta verdikleri mücadelenin gündelik hayat üzerinden izlerini süren Annem Ne Cesurmuş başlıklı kitabını anlattı.
“1918 doğumludan, 1959 doğumluya, farklı meslek gruplarından 11 Kıbrıslı Türk kadının kendi ağızlarından; çocuklukları, gençlikleri, adada başlayan olayları ilk nasıl fark ettikleri, nasıl ayakta kaldıkları, verdikleri mücadeleleri ve emeklerini yazıya döktüm. Tarihi olayların kadın gözüyle yansıtılmasıyla beraber, geçmiş dönemin sosyokültürel yaşantısına biraz da olsa ayna tuttum.”
Böyle eserler toplumsal hafızayı diri tutmak ve rol modelleri ortaya koymak bakımından çok önemli. Özellikle günümüzde varoluşumuza dair delil olacak eserleri üretemez ve hikayemizi sanatın diline aktaramazsak, yok sayılmak işten bile değil. Günlükler, biyografiler, belgeseller olmasa, hikayemiz sinema, edebiyat ve sanatla kayıt altına alınmasa varlığımızı insanlık önünde nasıl ortaya koyabiliriz. İşte Filistin hâlâ varsa, bunu başarabildiği ve insanlığa sesini duyurabildiği için var.
Organizasyondan sevgili Tuğba Yaşar’a programın ve derginin adı neden Lefkara diye sorduğumda aldığım cevap çok etkileyici. Bu isim adada Venedik zamanından beri yüzlerce yıldır bilinen ve sonra Türklerin geliştirdiği bir nakışın adı. Biraz inceleyince ne kadar ince zarif, aynı zamanda göz nuru ve zeka isteyen zor bir işleme olduğunu anlıyoruz. Dünyada ve elbette bu harika adada barışa iyiliğe uzlaşmaya ulaşmak da böyle ince ve sabır dolu bir emeği zorunlu kılıyor. Lefkara adı ikinci olarak da 1974 öncesinde Lefkara köyünün Rumlara karşı büyük destansı direnişini anmak için seçilmiş. Bu büyük kahramanlıkla edebiyat arasında bağlantı kurmak çok anlamlı.
Çocukluğumuzdan hatırlarız, Kıbrıs’taki Türkleri adadan atma girişimi vardı ve Rumların yaptığı emperyal mezalimler sonucu Türkiye soydaşlarını korumak için müdahale etmek zorunda kalmıştı. Taraflar arasında Cenevre’de gerçekleştirilen görüşmelerden bir uzlaşı ve barış çıkmamıştı. 20 Temmuz 1974 de Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleşti. Sadece Türklere değil Rumlara da barış getirmek hedeflenmişti.
Kıbrıs adasından kimler gelip geçmedi ki, Mısırlılar, Venedikliler, Fenikeliler, Akadlar… Kraliçe Kibele’nin de bir ara buralarda köklendiği söylenir. Fakat bilinmeli ki Türklerin adadaki varlığı da çok eski. 1571’de Osmanlı devletinin adayı fethinden sonra buraya yerleştirilen binlerce Türk vardır ve burada yüzlerce yıldır var olan Türkler bu kişilerin torunları. Fakat fetihten evvel de Kıbrıs’ta Türklerin bulunduğu ile ilgili ciddiye alınması gereken kayıtlar mevcut. Bu kayıtlara göre Osmanlı devleti tarafından fethedilmeden önce de Kıbrıs’ta beş çeşit Türk topluluğu mevcut olmuştur. Bunlar; Haçlı krallıkları döneminde adada yaşayan sıradan Türkler, Türk esirler, Lüzinyan devrinin ilk günlerinden itibaren adada bulunan Türk ticaret kolonisi, Karamanlı askerler ve Türkopoller. Mısır merkezli bir devlet kurmuş olan Memlükler de Kıbrıs tarihinde önemli rol oynamışlardı.
Kıbrıs’ta bir masalın içinden geçer gibi yürüdük.
Havaalanından çıkıp geniş yolda ilerlemeye başlayınca Lefkoşa, Güzelyurt, Taşkent, Girne yazan tabelalar insanı heyecanlandırıyor. Parantez içinde Rumca isimler de yazılmış, Lefkoşa (Nicosia) , Güzelyurt(Morphou), Girne (Kyrenia).
Yollar ışıl ışıl, otellerin, kafelerin süslü renkli parlak neon ışıkları göz alıyor. Mekanlar dolu. Hemen her yerden deniz görünüyor, karanlıkta bile davetkâr bir berraklık, hemen atlanabilir yüzmek için. Fakat çarpık yapılaşma da başlamış görmeyeli, bundan kaçınmak deniz gören beldelerde en zor şey olmalı. Her yer inşaat.
Sabah Kültür Bakanlığı görevlisi sevgili mihmandarımız Şenay Yılmaz ve kıymetli yazar Ali Ural ile birlikte Girne’den Lefkoşa istikametinde yola çıkıyoruz. Harika köylerden geçiyoruz. Her yer ekili, turunçgillerin çiçekleri her yanı sarmış. Lefkoşa’nın eski şehrinde neredeyse bütün Orta Doğu’nun rengi olan benim “hüzün taşı“ adını verdiğim, sarıya çalan bej renkli yapı taşı var. Şam, Halep, Yafa, Kudüs, Kunaytre, İsfahan, Kahire, Mardin, Urfa ve işte şimdi de Lefkoşa… Hepsi de İslam kültürünün nadide elmas şehirleri olarak birbirine ulanıp gidiyor zihin haritamda. Bir kilisede Hz. Meryem ve oğlu İsa’nın oldukça eski resimlerinden biriyle karşılaşmak çok dokunaklı, bütün peygamberleri sevmemiz ve kalbimizde yerlerinin olması eşsiz bir duygu. Tarihî binaların avlusunda zeytin ağacı. Midyat’ta Deyrulzafaran Manastırı’nın ortasında da şahitlik eden bir bir zeytin ağacı vardı.
Lefkoşa’da Rum tarafıyla ayrıldığımız, şehrin ortasından geçen bir sınır var. Tam burada Türk bayrağı asılı cumbalı ahşap ev buradaki mazimizin de kanıtı. Yüzlerce yıldır adadayız. Kiliseler ve camiler karşılıklı ses veriyor. Mor salkımlar, sarı çiçekler yapıların cümle kapılarını süslüyor. Fakat ada gerçek bir begonvil cenneti.
Yunus Emre Enstitüsüne geldik. “Gelin tanış olalım” yazıyor girişte. Harika güller karşılıyor gelenleri. Eski yapı yine hüzün taşı rengi. Kilise ve cami birbirine bitişik, iç içe.
Çarşıdayız ve burada adları Rumca yazılı dükkanlar da var. Birçok Rum vatandaş sınırdan serbestçe geçip buraya alışverişe gelmiş ve yorulunca da bir Türk kebapçısına oturuyorlar. İnsanların aralarına çizilmiş ayrımcı sınırları aşması kadar beni umutlandıran bir şey yok. Aziz Efendi sokakta aynalar, çiçekler, eski nesneler bir masaldan alınıp buraya konmuş gibi.
Bolluk bereket bir pazara vardık. Biberin misal, her renk ve incelikte olanı, binbir çeşit turfanda. Bu Ege ve Akdeniz karması çeşitlilik mutluluk verici. Bir sahafa çıktı yolumuz yürürken. Molier, Alfonse Daudet, Goethe’nin konuşmaları, Macellan’ın yolculukları, sonra Balzac, Türkçe de ilk çeviri baskılar, almamak olmazdı. Çarşının ortasında upuzun tabelada yazan resmi yazı: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Lokmacı Kara Giriş Kapısı Polis Kontrol Noktası.” Rumların serbestçe gelip gezdiği alışveriş yaptığı yer. Sonra yolumuza devam ederken yürüdüğümüz sokak birden duvar örülerek kapatılmış etrafı dikenli tel. Keşke Yunanistan emperyal devletlerin kışkırtıcı ve hiç birimizin çıkarına olmayan telkinlerine kulaklarını tıkasa.
Burada da Bezistan yazan hanlar ve içinde kumaşçılar var. Bursa ve Saraybosna’da gördüklerimizin aynısı. Girne caddesinde ilerlerken Alparslan Türkeş Müzesi ile karşılaştık. Fikir ve düşünce adamı, bu evde doğdu(1917-1997) yazan kapı kapalıydı. Hemen yakınında uğradığımız, Kuzey Lefkoşa’da Lüzinyan Evi Tarih Müzesi eski bir konakmış ve artık müzeye çevrilmiş olarak Ortaçağ’dan günümüze Lefkoşa’yı anlatıyor. Gotik tarz ile Osmanlı mimarisini birleştiği yapı gerçekten çok etkileyici. Müstakil bir yazıyı hak ediyor her yönüyle.
Tekrar Girne’ye döndüğümüzde otele yakın denize nazır bembeyaz bir cami karşılıyor bizi. Hemen karşısında Grekoromen Kaya Mezarları var. sahilde Casino reklam panoları göz alıyor. Tabii ki yuvaları yıkan, bireyleri yıkıma sürükleyen bu sahte ışıltı hüzün veriyor. Bu arada Şenay hanımla bir kaçamak yapıp çıktığımız Beşparmak dağı bütün adayı vakarla seyrediyordu.
On yıl içinde tonu değişen notlarım bana şunu gösteriyor ki, Kıbrıslı kardeşlerimizle aramızdaki bağları güçlendirmek için çok mesafe kat etmiş durumdayız. Bu yüzden birbirimize sahip çıkmamıza katkı sunan Lefkara Edebiyat Şöleni’ni sevinçle karşılıyor, emek verenleri kutluyorum.
Yorum Yaz