Mağrip’ten yükselen ses

Köşe Yazıları

Ali Emre, tarihî romanlarında kuru bir geçmiş anlatısına yaslanan yazarlardan değil. Daha önce Nureddin Zengi / Şark’ın Kandili, Selahaddin / Şark’ın Kartalı ve Baybars / Şark’ın Kalkanı gibi eserlerinde de görüldüğü gibi tarihi yalnızca olaylarla anlatmıyor. İnsan ruhuyla, inançla ve medeniyet fikriyle birlikte anlatmaya çalışıyor. Belki de bu yüzden romanlarında kuru bir tarih anlatısı yok. Şiirden gelen bir tarafı var onun. Okurken bir roman değil de uzun bir iç konuşma okuyormuş gibi hissediyorsunuz. 

Mağripli Güvercin de böyle bir yerden yükseliyor aslında. Sayfalar ilerledikçe insan yalnızca Fâtıma Fihrî’nin hikâyesini okumuyor; İslam medeniyetinde kadının yerini, ağırlığını, emeğini ve unutulan vakarını da yeniden düşünmeye başlıyor.  

Bugün kadından söz edilirken çoğu zaman iki uç dil kuruluyor. Ya kadın tamamen hayatın dışına itiliyor ya da kendi köklerinden koparılarak anlatılıyor. Ali Emre’nin romanında ise başka bir yer var. Daha sahici daha derin daha medeniyetli bir yer… Kadın burada bir eş, anne ya da yardımcı karakter olmaktan ziyade; düşünen, öğrenen, kuran, taşıyan bir irade olarak çıkıyor karşımıza.

Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri de bu zaten. Roman boyunca kadın ve ilim yan yana yürütülüyor. Özellikle Ebu Abdullah’ın kızlarıyla yaptığı konuşmalar, bugünün birçok tartışmasından daha diri ve daha ufuk açıcı duruyor. “İlim öğrenmek yalnız erkeğe değil, kadına da farzdır” düşüncesi kitapta kuru bir cümle olmaktan çıkıyor! Hayatın içine karışmış bir hakikat gibi işlenen cümle okuyucuyu kendine getirecek bir adabın temsilcisi oluyor.  

Ali Emre bunu yaparken didaktikleşmiyor. En önemli başarısı burada sanırım. Okura parmak sallayan bir metin kurmuyor! Onun yerine sahnelerle, diyaloglarla, ev içindeki konuşmalarla bir iklim oluşturuyor. Özellikle konağın içindeki sohbetler… Hurma kokuları, kandil ışıkları, kitaplar, avludan gelen su sesi… Bunların arasında konuşulan kadın meselesi, bir makale sertliğinde çıkıp yaşayan bir hayatın içinden yükseliyor. Bu da romana ayrı bir sıcaklık veriyor.  

Roman boyunca ilim ve medeniyet fikri ön planda olsa da Ali Emre, insanın kalbini bütünüyle ihmal etmiyor. Fâtıma’nın etrafında gelişen duygular, gençlik heyecanları ve aşkın sessiz tarafı da hikâyeye usulca karışıyor. “Bizim oğlan, Zeynel… Hay Allah!.. Nasıl desem?.. Senin büyük kıza abayı yakmış dostum…” (syf.9) cümlesiyle başlayan sahnelerde, karakterler yalnızca fikir taşıyan kişiler olmaktan çıkıp yaşayan insanlara dönüşüyor.  

Ali Emre’nin romanında beni en çok etkileyen şeylerden biri de kadının sadece aile içinde işlenmemesi. Kadın, Emre’nin kaleminde hayatın tam merkezinde düşünülüyor. Roman boyunca kadın; ilimle, merhametle, şehirle ve medeniyet fikriyle birlikte anılıyor. Belki de bu yüzden kitap bazı yerlerde bir romandan çok uzun bir medeniyet muhasebesine dönüşüyor.

Ebu Abdullah’ın kızına söylediği şu sözler ise romanın ruhunu tek başına taşıyor sanki: Ben isterim ki… Sokaklar öncelikle kadınların ve çocukların olsun Fâtıma. Kadın eli her şeyi iyileştirip güzelleştirir…”  (syf.25)

Bu cümleyi okurken durup düşündüm. Çünkü bugün kadını hayatın dışına iten anlayışlarla, İslam’ın özündeki merhamet ve denge arasında büyük bir uçurum var. Ali Emre, bağırmadan ama oldukça kararlı bir yerden bunu hatırlatıyor.

Bir başka güçlü taraf ise Ali Emre’nin dili. Yer yer klasik metin havası taşısa da yorucu olmuyor. Şiirle roman arasında duran bir anlatımı var. Bazı cümlelerde deneme tadı hissediliyor. Özellikle Hz. Hatice’nin anlatıldığı bölümlerde dil iyice yükseliyor. Orada yalnızca tarihî bir şahsiyet anlatılmıyor; bir medeniyetin mayasını yoğuran kadınlardan söz ediliyor.  

Belki de kitabın en sarsıcı tarafı burada başlıyor. Çünkü roman, kadının İslam’daki yerini modern sloganlarla savunmaya çalışmıyor. Daha geriye gidiyor. Kaynağa dönüyor. Hz. Hatice’yi, ilmi, şahsiyeti, ticareti, fedakârlığı ve yol arkadaşlığını merkeze koyuyor. İnsan o bölümleri okuyunca şunu düşünmeden edemiyor: Bugün kadını küçülten birçok anlayış gerçekten İslam’dan mı geliyor; yoksa insanların kendi karanlığından mı? 

Fâtıma Fihrî karakteri de bu yüzden önemli. O bir idealin kutlu taşıyıcısı rolünde. Kendisinden sonrasını düşünen, ümmetin çocuklarına analık etmeyi hayal eden bir kadın olarak çiziliyor. Bu yönüyle kitap bireysel bir hikâyeyi aşarak medeniyet fikrine dönüşüyor.  

Ali Emre’nin romanı bittiğinde insanın içinde şu duygu kalıyor: Bir toplum kadınlarını susturdukça küçülür! Kadının ilmini, merhametini ve emeğini büyüten toplumlar ise kök salar…


Mağripli Güvercin tam da bu yüzden yalnızca tarihî bir roman olmaktan çıkıp günümüze tutulmuş bir ayna oluyor.

Yorum Yaz