Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tarihi sevdiren birkaç hocadan biri olarak tanınan merhum Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, kendisiyle 1989’da yaptığımız ilk röportajda kurduğu şu cümleleri hiç unutmadım: “Bizde tarih çok ciddiye alınır ama sevilmez. Çünkü hangi bilim dalında olursa olsun, ciddiyet, mesafe koyar. Mesafe arttıkça da merak azalır.”
İlber Ortaylı, “tarih” denildiğinde akla gelen ilk birkaç isimden biridir. Osmanlı’dan modern Türkiye’ye uzanan geniş bir alanda çalışan, yalnızca akademik üretimiyle değil, okuduklarını ve gördüklerini kolayca aktaran bir hatip olarak da her dönemde dikkat çekmeyi başardı. Tıpkı, rahle-i tedrisinden geçtiği hocası merhum Halil İnalcık gibi onu da farklı kılan, bilgiyi kuru bir yığın hâline getirmemesi, tarihin içinden insanı, hayatı ve zihni çekip çıkarabilmesi ve bunu toplumun her kesiminden insanın anlayabileceği bir üslup ve usulle anlatması oldu.
Onunla ilk tanışmam, gazeteciliğe yeni adım attığım yıllara (1980’li yılların ikinci yarısı) denk gelir. Çiçeği burnunda bir gazeteci olarak, çalıştığım ulusal gazete için kendisiyle röportaj yapma görevi verilmişti. Heyecanımın boyutunu bugün bile hatırlıyorum. Çünkü karşıma çıkacak kişi, sadece bir akademisyen değil, adı ağırlık taşıyan bir isimdi. Üstelik o günlerde henüz profesörlüğünü almış (1989), akademide de hatırı sayılır bir yeri vardı.
Daima nazik ve dikkatli
Buluşma yerimiz Beyoğlu’ndaki Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi idi. Önce onun konferansını takip edecek, arkasından Divan Otel’e gidip söyleşi yapacaktık. İçeri girdiğimde, mekânın sessizliği ile kendi içimdeki telaş birbirine karışmıştı. Onu köşedeki masalardan birinde otururken gördüm. Önünde çay, yanında birkaç not kâğıdı ve üç-beş talebesi… Dikkatimi çeken, çevresine bakışındaki o uyanıklık hâliydi. Yanına yaklaştığımda başını kaldırdı. Kısa bir bakış attı; insanı bir anda çözen, tartan bir bakıştı bu. Sonra hafifçe gülümsedi. O an, içimdeki gerginliğin bir kısmı dağıldı.
“Hoş geldiniz, siz de oturun” dedi.
Susmayı başaramazdı
Konferansı bitti. Hafif puslu bir hava ve ince bir yağmur eşliğinde İstiklal Caddesi’nden Taksim’e, oradan da Harbiye’ye doğru yürümeye başladık. İki saat boyunca konuşmuş olmasına rağmen hâlâ konferansa devam ediyormuş gibi anlatıyordu yürürken: “Burada Taksim kışlası vardı daha evvelden. Meydanın şimdiki haline bakma. Kocaman stadyum vardı tam şu karşıda. Maç izlemeye geliyorduk buraya…”
Hafif ıslanmıştık ama ben röportaj için sabırsızlanıyordum. Oturduk ve çay söyledikten sonra ilk sorumu sormak için nefesimi tuttum. Kayıt cihazının tuşuna bastım, kalemimi kâğıdımı hazırladım. Telaşımı görünce sözü kendisi açtı: “Gazetecilik zor iştir,” dedi. “Soru sormayı bilmek, cevap vermekten daha zordur biliyor musun? Bazı gazeteciler soru sormayı bilemeyecek kadar cahildir.”
Onun sözüyle birlikte, röportajın tonu da belirlenmiş oldu.
Kitaplarda olmayan
Sohbet ilerledikçe fark ettim ki, onunla konuşmak bir metin çıkarmak değil, bir düşüncenin içine girmek demekti. Sorularımın çoğu, sorduğum hâliyle kalmıyor, onun zihninde başka katmanlara açılıyordu. Tarihten söz ederken bile, aslında bugünü anlatıyordu.
“Bizde tarih,” dedi, “çok ciddiye alınır ama sevilmez. Çünkü hangi bilim dalında olursa olsun, ciddiyet, mesafe koyar. Mesafe arttıkça da merak azalır.”
Bu sözleri not alırken elim bir an durdu çünkü o ana kadar tarih üzerine bu kadar sade ama yerinde bir tespit duymamıştım. Onun anlattığı tarih, ders kitaplarının soğuk sayfalarından çok uzaktı.
Röportaj bittiğinde, içimde tuhaf bir his vardı. Sanki sadece bir yazı hazırlamamış, bir kapı aralamıştım. O gün, gazetecilik adına öğrendiğim şey yalnızca soru sormak değildi, dinlemenin ne demek olduğunu da anlamaya başlamıştım.
Sevilmeyen öğrenilemez
Aradan yıllar geçti. Hayat, kendi akışı içinde bizi farklı yönlere savurdu. Zaman zaman karşılaştık, aynı etkinliklerde bir araya geldik, kısa sohbetler ettik ama o ilk karşılaşmanın bıraktığı iz hep yerinde kaldı.
Yıllar sonra bir gün, yine bir masanın etrafında buluştuk. Bu kez ne bir röportaj vardı ne de not alma telaşı… Daha sakin, daha içten bir karşılaşmaydı. Konu yine tarihten açıldı ama bu kez tonu farklıydı.
“Türkiye’de tarih okuması resmî bir ağırlıkla yapılıyor. Bu da insanı uzaklaştırıyor. İnsan, sevmediği bir şeyi öğrenebilir mi kardeşim. Sadece katlanır. İşte akademilerde bir sürü eğitimini aldığı eğitime katlanan insan yığını var.”
Hatırlıyorum, sohbet ilerledikçe konu değişti. Bu kez hayattan konuşmaya başladı: “İnsan yaşadığını zanneder ama çoğu zaman sadece günü geçirir. Oysa hayat dikkat ister değil mi? Tanıdığın bir insana, gördüğün bir esere, izlediğin bir filme, ilk kez duyduğun bir şarkıya... Dikkat etmeyen, fark etmez. Fark etmeyen de yaşamaz. Bizim temel sorunumuz bu…”
Bu cümleler, bir nasihat gibi değildi. Daha çok, kendi içinden geçen bir düşüncenin dışa vurumuydu. Belki de yılların birikimi, bu kadar sadeleşmişti. Zaten ömrünün son birkaç yılında hep bu düşüncenin etrafında kurdu cümlelerini hatta “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” kitabına malzeme oldu bu anlattıkları.
Sağlığını ihmal etti
Bir cenazede karşılaşmıştık en son. Yürümekte biraz zorlanıyordu. Hareketleri de yavaşlamıştı ama o bunu yaşlılığına veriyordu. Pek konuşmak istemiyordu çünkü daha görülecek çok yer, söylenecek çok şey, yazılacak çok kitap ve hatta hayattan alacak çok şey vardı. Böyle diyordu her aradığımda…
En son görüşmemizde, “İnsan, sağlığını en geç fark eden varlıktır.” dedi.
Kısa bir gülümseme ve öksürük nöbetinin ardından devam etti: “Sağlığını kaybedinceye kadar da varlığını ve kıymetini anlamaz. Ellerim titriyor artık. Uyuyamıyorum. İlaçları sevmiyorum ama okumak ve yazmak için toparlamak zorundayım…”
İlber Ortaylı, sadece tarih okuyan ve yazan biri değildi. Dünyanın en büyük ve girilmesi en zor kütüphanelerine girmiş ve ülkemiz için ilk sayılabilecek materyallere ulaşmıştı. Önemli görevler ifa etmişti. Bazı kesimler tarafından tarihçiliğinin tartışılıyor olmasına umursamadan doğru bildiği şekilde yazmaya, konuşmaya ve okumaya devam ediyordu.
Bir keresinde, “Beni eleştiriyorlar, eleştirsinler. Çünkü onların cahilliğini yüzlerine vuruyorum. Üniversiteler asık suratlı, tarih çalışanlar şablonun dışına çıkmıyor. Bu memleket hakiki tarihini bizim sayemizde öğrendi, sevdi kardeşim. Ölüp gideceğiz. Ne kalacak geriyor? İşte bu yazıp çizdiklerimiz.” diyerek kendini eleştirenleri tenkit etmişti.
Sadece hatıra değil
İlber Hoca’nın vefat haberini okuduğumda, yıllar önce Divan Otel’de başlayan o ilk karşılaşma zihnimde canlandı. O günkü genç gazeteci ile o anki hâlim arasında benim için de bir mesafe vardı. Ama İlber Hoca’nın her karşılaşmamızda veya konuşmamızda sürekli söylediği “İnsan, neyi önemsiyorsa o kadar yaşar.” sözü karşıma çıkıyor.
İlber Hoca, akademik çalışmalar yapmamı istedi. Edebiyatla, sanatla iştigal eden insanların temel kaynakları mutlaka kendi dillerinden okumaları gerektiğini ve bunun için de en az birkaç dil bilmelerini gerektiğini söyledi sürekli olarak; yapamadık.
Bugün bu satırları yazarken, o ilk röportajı ve son sohbeti yan yana düşünüyorum. Biri başlangıçtı, diğeri bir tür tamamlanma ama ikisinin arasında değişmeyen bir şey vardı: Onun bakış açısı...
Bazı insanlar, yalnızca bilgi vermez, insanın içindeki sessiz bölgeleri de harekete geçirir. İşte İlber Ortaylı da benim için böyle bir isimdi. Galiba bu yüzden, onunla yaptığım her konuşma, bir metinden daha fazlası olarak kaldı. Sadece bir hatıra değil, bir yön duygusu olarak…
Yorum Yaz