Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
bize yüzde 1 derler!
"Mavi Köpekbalıkları" lakaplı Yeşil Burun Adaları, Kamerun gibi önemli bir Afrika ekolünü geride bırakarak geldiği Dünya Kupası’nda, zorlu gruptan namağlup çıkıp, kendi peri masalını en unutulmaz şekilde yazmayı başardı. Tarihlerinde ilk kez katıldıkları kupada, son şampiyon Arjantin’le kozlarını paylaşmaya hazırlar artık. Evet, Messi’ye karşı oynayacaklar. Yarım milyon nüfuslu küçük bir ada ülkesinin, futbol aklını çalıştırarak başlayan macerasının ilk verimlerini, diasporadaki kayıp futbolcularına ulaşma stratejileri sayesinde elde etmeleri bile ayrı bir hikâyenin konusu. Yalnızca Rotterdam şehrinden 6 Yeşil Burun kökenli oyuncu bulup takımlarına dahil etmeleri, başarılarının sırrını açıklamaya yetiyor. Stoperleri Roberto Lopes’e, "babasının ülkesinde oynama" fırsatını sunmak için LinkedIn üzerinden resmi davet yollamaları çok konuşulmuştu.
Yeşil Burun Adaları’nın turnuvadaki asıl büyük hikâyesi yaptığı kurtarışlarla sempati toplayıp milyonlarca takipçiye ulaşan 40 yaşındaki tecrübeli kalecileri Vozinha'nın, vize teminatını yatıramadığı için annesini kupaya getiremediğini açıklamasıyla ortaya çıktı. Ve o ikonik an; Suudi Arabistan maçından sonra bütün futbolcular omuz omuza küçük bir telefon ekranından son dakikaları oynanan Uruguay-İspanya maçını izliyorlar. Bitiş düdüğü geldiğince dünya duruyor sanki.
Aslında eski bir Portekiz kolonisi olan bu ada ülkesini ve müziğini, 30 yıl önce bütün dünyaya duyuran "Çıplak Ayaklı Diva" lakaplı Grammy ödüllü morna şarkıcısı Cesária Évora'ydı. Nihayetinde ülkenin milli takımının hikayesi, geleneksel müzikleri morna’ya fena halde benziyor. Kederli notaların arasında duran küçük sevinçler gibi. Futbol olasılıklardan büyüktür. Oyun sürprizleri sever. Yüzde 1 onlara biçilen şansın adıydı. Yüzde 1’den başka ihtimal yoktu zaten. Ama kendi hikayelerini yazmaya gelmişlerdi buraya. O yüzden Suudi Arabistan maçından sonra soyunma odasında hep bir ağızdan aynı tezahüratı yaparak tarihe geçtiler; "Yüzde 1! Yüzde 1! Yüzde 1!" Bize Yüzde 1 derler.
Ganalı spiritüel büyücü Nana Kwaku Bonsam’ın ülkesinin milli takımının başarısı için rakip takım oyuncularına kara büyü yaptığına dair haberleri görünce, Eduardo Galeano’nun anlattığı Brezilyalı taraftar Arubinha’nın hikayesini hatırladım. Dönemin en popüler kulübü Vasco De Gama’nın 12 gol atarak yendiği bir takımın taraftarı olan Arubinha, kırılan gururunu tamir etmek için yollar aramaktadır. Âşık olduğu renklere hakaret edildiğini, tuttuğu takıma insafsızca davranıldığını düşündüğü için bir gece ansızın Vasco De Gama’nın meşhur stadına, elinde ağzı dikilmiş ölü bir kurbağayla girip, oracıkta kazdığı küçük çukura lanetler eşliğinde bu tılsımlı kurbağayı gömerek, Tanrım, bize attıkları her gol için 12 yıl boyunca şampiyon olamasınlar, dileğiyle yakarır. 11 yıl boyunca şampiyonluk yüzü göremeyen Vasco De Gama, statlarına gömülen ölü kurbağayı bulmak için tüm taraftar ve yöneticilerini seferber etse de, kurbağa bulunamaz… Futbol böyle hikayeleri sever.
Gana-Panama maçında, tribündeki Ganalı spiritüel şaman Nana Kwaku Bonsam'ın, avucundaki beyaz tozu sahaya üflemesiyle gerçekleşen geleneksel Juju ritüeline ait o tuhaf sahne, Gana’nın son dakikadaki sürpriz galibiyetiyle taçlanacaktı. İngiltere maçında Harry Kane’e gol atamama büyüsü yaptığını söyleyen Bonsam, Kane’in Gana karşısında ayakları birbirine dolanmasa da oldukça etkisiz bir oyun ortaya koymasıyla dikkatleri bir kez daha üzerine çekmeyi başardı. Şimdilik karşı büyü yaptıracak bir ülke çıkmadı Gana’nın karşısına. Macumba (kara büyü) Gana’ya bir çeyrek final daha kazandırır mı, bilinmez. Bonsam’a şimdiden kazandırdığı ortada. Ama futbolun bir büyüsü varsa, bunu en çok Gana’nın yerel liginden gelip, milli takımın kalesini -tek başına İngiltere’yi durdurarak- koruyan Benjamin Asare bilir.
İki futbol efsanesi. Saf iradenin karşılığı Ronaldo ile doğuştan yeteneğin temsilcisi Messi. Muhtemelen onları birlikte izlediğimiz son Dünya Kupası olacak bu. Futbol, 17 sezon boyunca onların rekabetinin gölgesinde büyüdü. Artık Avrupa’da değiller. İki uç lige transfer olarak hikayelerinin son durağına geldiler. 39 yaşındaki Lionel Messi ile 41 yaşındaki Cristiano Ronaldo. İkisi de 6 Dünya Kupası’nda oynayan ilk futbolcular olarak zaten tarihe altın harflerle kazındılar. Tekrarı pek mümkün görünmeyen rüya gibi başarılar. Cristiano Ronaldo bu kupalarının altısında da gol atan ilk oyuncu. Lionel Messi ise, Arjantin kaptanı unvanıyla dünya şampiyonluğunu kazanmasının yanında, dünya kupaları tarihinin en golcü oyuncusu apoletini de omuzlarına taktı.
Pele-Maradona rekabeti hiçbir zaman gerçek anlamıyla var olamadı, çünkü aralarında 20 yaş fark vardı. Messi-Ronaldo rekabeti ise aynı dünyaya ait iki sihirli kramponun bitimsiz mücadelesiydi, çok güzeldi. Ve artık son dans vakti. 2026 Dünya Kupası’nda sahaya çıktıklarında, bütün gözler doğal olarak onların üzerindeydi. Görünen şu ki; Messi ölüm koşuları yapmıyor artık, kıvraklığa da ihtiyacı yok, refleksleri hala güçlü, top ayağına geldiğinde nasıl gol atacağını ezberlemiş gibi. Oyun’un doğal komutanı. Herkes ona pas vermek istiyor. Kişiliğine duyulan derin saygının farkında. Ronaldo ise bir makine haline getirdiği bedeninin ihanetiyle yüzleşmeye çalışıyor. Hırslı, pas bekliyor, golü nasıl arayacağını hiç unutmamış. Takımına liderlik yapma telaşıyla elinden gelenin fazlasını vermenin peşinde. En iyisi olmanın baskısıyla her pozisyonda kaleye gitmek istiyor. Bedeninin doğal sınırlarını esnetemeyeceğini bilmenin acısı yansıyor bazen yüzüne. Ama gerçek şu ki, 2030 Portekiz-İspanya-Fas ortaklığıyla düzenlenecek kupanın ikisi için de simgesel anlamları var. 43 ve 45 yaşlarında olacaklar, bir kez daha sahne alırlar mı dersiniz? Evet çok zor, ama kim bilir?
Şimdinin tadını çıkaralım öyleyse; Portekiz ve Arjantin iki bahtlı milli takım. İki efsaneyi birlikte ve son kez izleyen futbolseverler de çok şanslı. Ve tribünlerde açılan o pankart; One Last Dance!
Norveç ile Irak arasındaki maçta milyonlarca insanın hafızasında gollerden çok daha fazlasına tekabül eden bir an kaldı. An’ın içindeki bakış. Irak'ın genç ön liberosu Zaid Ismail, birkaç saniyeliğine gözlerini Erling Haaland'dan ayıramadı. Bunu istemsizce yapmıştı. Dünya futbolunun en büyük yıldızlarından biriyle aynı sahada olmanın şaşkınlığı mıydı bu, yoksa kişisel bir hayranlık mıydı bilinmez. Haaland kendisine yönelen bu bakışı fark etti. Hemen gülümsedi. Zaid’e kısa bir şeyler söyledi, birbirlerine sarıldılar ve oyun yeniden başladı. Kamera başka tarafa döndü.
An’ın başrolü Zaid İsmail, 2002 doğumlu kariyeri Irak’ta geçmiş genç bir futbolcu. Savaş, istikrarsızlık, krizlerle geçmiş bir çocukluk. Milli takım formasıyla oynadığı kupa, onu futbolun yıldızlarıyla aynı sahneye çıkaracak kadar büyülü ve güçlü. 90 dakikalık bir maç bazen birkaç saniyeye mühürlenir. İşte Dünya Kupası’nın büyüsüne ait o bakış Zaid Ismail ile Erling Haaland’ı buluşturarak tarihe mühürlendi.
Senegal’in kaptanı Kalidou Koulibaly, 2002 Dünya Kupası’nda Türkiye’ye elenerek yarı finalin kapısından döndükleri maçtan sonra, evinde sürekli kebap yediği yakın arkadaşı Gökhan’ın ve ona hep kendi çocukları gibi ikramda bulunan Gökhan’ın ailesinin hatırını da gözeterek, Senegal’in yediği altın gol’e çok ağlasa da kalan maçlar için ''kalbimi Türkiye’ye adadım'' cümlesini kullanmıştı. 2002 yazında çocuktu, şimdi kocaman bir kaptan. Norveç maçında Halland’ı durdurmakta zorlansa da hatasını kabul ederek özür beyan etmesi, olgunlukla karşılandı.
Tabii bir de o olay. Amerikalı bir gazeteciden röportaj sırasında Paradise adlı gece kulübüne gitmesi yönünde tavsiye alan Senegal kaptanı Kalidou Koulibaly, evinden yalnızca antrenmanlara ve camiye gitmek için çıktığını, bu tavsiyenin inancının ve kültürünün bir parçası olmadığını söyler sadece. Hayatını insanlara yardıma adamış bir futbolcu için sıradan cevaplar aslında. Gece kulübünün adıyla da oldukça uyumlu ironik bir cevap. Pardon paradise.
Afrika topraklarında sömürgecilik-karşıtı gerçek faaliyetler yürütmüş "anti-sömürgeci gibi" olmayan siyasi liderlere karşı örtülü sansür uygulanmasına alışkınız. CIA operasyonuyla devrilmelerine, hapse atılmalarına, sürgüne gönderilmelerine, kurşuna dizilmelerine de öyle. Nelson Mandela’nın Rock yıldızlarının katılımıyla Londra’da kutlanan 90. Doğum günü partisini hatırlayınca, o kadar uzun yaşatmadıkları, doğum günlerini kutlamadıkları, son derece tehlikeli buldukları kara kıtanın diğer liderlerini de anımsıyoruz genelde.
Afrika’nın işkenceyle öldürülen ilk başbakanı Lumumba’nın suçu çok ağırdı. Sömürgeci Batı’nın maskesini herkesin önünde yırtmıştı çünkü. Frantz Fanon gibi defalarca hem de. Patrice Lumumba, ülkesini Belçika sömürgeciliğinden kurtarıp bağımsızlığa kavuşturduktan bir yıl sonra, 1961 yılında katledildi ve cesedi asitle eritildi. Bağımsızlık kahramanı Patrice Lumumba'nın "canlı heykeli" gibi poz vermesiyle tanınan ikonik taraftar Michel Nkuka Mboladinga, 2026 Dünya Kupası’nın yıldızlarından biri olmayı çoktan hak etti.
"Leoparlar" lakaplı Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin Meksika’nın Guadalajara kentinde Kolombiya’yla karşılaştığı maçta, kendine has tarzıyla büyük bir hayran kitlesine sahip olan ünlü amigo Mboladinga, takımının tribünlerinde heykel gibi durarak, Lumumba'nın hatırasını yüceltmeye devam etti. ABD'de oynanacak Özbekistan karşılaşmasında vize alamadığı için tribünlerde olamayacak elbette. Ne olursa olsun, Mboladinga yaşayan bir anıttır artık. Bazen sahaya 11 futbolcu çıkar, ama bazen tarih de tribünlere seninle birlikte gelir!
ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliğinde gerçekleştirilen 2026 Dünya Futbol Şampiyonası, FİFA böyle buyurunca 39 günü kapsayan toplam 104 müsabakasıyla spor tarihinin en büyük organizasyonlarından biri haline geldi malumunuz. Amerika merkezli organizasyon; sporcuları aşağılayan katı güvenlik politikaları, uygulanan vize rejimiyle özellikle ilk kez kupaya katılacak ülke taraftarlarının tribünlerden mahrum kalmaları, zorunlu hidrasyon molasıyla oyunun tam ortasına yerleştirilen reklamları ve futbolun değil sponsorların ruhuna hizmet eden ticari-endüstriyel bakışıyla hatırlanacak. E tabi bir de (CAF) tarafından 2025 yılının en iyi hakemi seçilen, diplomatik pasaport sahibi Somalili hakem Omar Artan’ın turnuvada düdük çalmak üzere geldiği Miami Uluslararası Havalimanı'nda 11 saat sorgulanarak ülkeye alınmama rezaleti var. Artan, Avusturya'nın Salzburg şehrinde Paris Saint Germain-Aston Villa arasında 12 Ağustos'ta oynanacak UEFA Süper Kupa finalini yönetecek. Macera dolu Amerika.
Türk Milli Takımı, teknik ekibin kadro tercihlerinden taktik yetersizliğe, oyuncu grubunun kafa olarak turnuvaya hazır edilmemesinden santraforsuz oynama ısrarına kadar, birçok konuda ağır eleştiriler alarak kupaya erkenden veda etti. Eleştirilerin dozu kaçsa da içerikteki haklılık dozu gayet yerindeydi. 24 yıl sonra Dünya Kupası’na giden bir takım için fazlaca iştahsız, ne yaptığını bilmeyen, aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar almayı hedefleyen, büyük oranda şahsiyetsiz bir futbol vardı ortada. Bir oyun planımız var mıydı, bundan emin değiliz.
Bir çift göze sahip olan herkesin gördüğü üzere; dersine hiç ama hiç çalışmamış, ne yaptığı/ne oynadığı belli olmayan, rakiplerini umursamadığı gibi onları analiz etme zahmetine bile katlanmamış, kadro planlaması yalnızca şöhretliler’e dayanan bir takım hüviyetine sahipti bizim çocuklar. Savaşın, yoksulluğun, çaresizliğin, sefaletin içinden gelerek şahsiyetli, mücadeleci, fiziksel direnci yüksek, iyi konsantre olmuş o "küçük" ülke takımlarından alacağımız çok ders var. İlk ders de haddimizi bilmek! Elenmek, kaybetmek, yenilmek, başaramamak futbolun içinde olan şeyler. Ama başımız dik değil bu sefer ve bunun elenmekle hiçbir ilgisi yok. Türkiye sen bizim her şeyimizsin, biliyorsun değil mi?
Not: Amerika’ya atılmış her gol güzeldir.
Yorum Yaz