Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Ressam, neyzen, tezhip ve minyatür sanatçısı Ahmet Yakupoğlu eserleri vefatından 10 sene sonra ilk defa büyük bir sergiyle İstanbul’da sanatseverlerle buluşuyor. Kazlıçeşme Sanat’ta düzenlenen ‘Bir Hezarfenin İzleri; Ahmet Yakupoğlu, Kütahya'dan İstanbul'a, Görsel Sanatlardan Musikîye’ başlıklı sergi sanatçının daha önce hiç sergilenmemiş eserlerini gün yüzüne çıkarıyor.
Yakupoğlu’nun yaşamını ve sanatını merkeze alan retrospektif sergi, onun bir asra yayılan üretim serüvenini, düşünce dünyasını ve estetik anlayışını keşfe davet ediyor. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ve Özel Ahmet Yakupoğlu Müzesi’nin katkılarıyla hazırlanan sergi, Ahmet Yakupoğlu’nun sanatı ve estetik dünyasına geleneğin içinden modern bir bakış sunuyor. Yakupoğlu’nun sanatını tekil disiplinler üzerinden değil; bütüncül bir estetik anlayışla ele alan sergi usta sanatçının resim, minyatür ve musiki gibi farklı disiplinlerdeki üretim biçimlerini yakından tanıma imkânı tanıyor.
Küratörlüğünü Erkan Doğanay’ın üstlendiği sergide Ahmet Yakupoğlu’nun Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’ne bağışladığı sanat mirası arasından seçilen yüzden fazla eser yer alıyor. Sanatçı’nın başta Kütahya ve İstanbul olmak üzere, Türkiye’nin farklı yerlerinden manzara resimleri, hayatında iz bırakan isimlerin portreleri, eskizleri ve minyatürlerinin yanı sıra atölyesinde kullandığı resim malzemeleri, “kırk ambar” adını verdiği resim çantası, kasketi, taburesi, dürbünü, üflediği neyler ve rebâbı, nota defteri, Akademi diploması, kimlik kartı, aldığı ödüller, el yazısı notları ile çeşitli fotoğrafları ilk kez sergide bir araya geliyor. Sergiye eşlik eden katalog ise Yakupoğlu’nun hayatı, eserleri ve sanat anlayışı hakkında kapsamlı bir anlatı ortaya koyuyor.
Sanata adanmış bir ömür
1920’de Kütahya’da doğan Ahmet Yakupoğlu, küçük yaştan itibaren resme merak duyar. Henüz beş yaşındayken evlerinin duvarlarına ve dolap kapaklarına resimler yapmaya başlar. Kütahya Lisesi’nin tamamladıktan sonra Süheyl Ünver’in yönlendirmesiyle Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’nde Feyhaman Duran atölyesinde resim eğitimi alır ve 1945’te mezun olur. Tezhip, minyatür, cilt sanatı ve klasik Türk musikisiyle de ilgilenen Yakupoğlu, neyzen Halil Dikmen’in ney, Süleyman Erguner’in musiki derslerine devam eder. Paris’te sergi açabilecek düzeyde bir ressam olmasına rağmen Kütahya’ya dönerek şehrin tabiatını, tarihî dokusunu ve mimarisini resimlerinde belgelemiş; “suların ressamı” olarak anılmıştır. Türk musikisi çalışmalarına öncülük ederek pek çok öğrenci yetiştirdi, rebabı yeniden canlandırdı. Kütahya Müzesi’nin kuruluşuna katkı sundu. Çinili Cami’nin proje ve inşasında aktif rol aldı. Binlerce esere imza atan sanatçı, eserlerinin önemli bir bölümünü Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’ne bağışladı. Tevazusu ve kültür hizmetleriyle tanınan Yakupoğlu, 2016’da Kütahya’da vefatına kadar hiç durmadan üretmeyi sürdürmüştür.
Zaman, resim ve bellek
Sanat tarihine çok yönlü kimliğiyle özgün bir imza bırakan Ahmet Yakupoğlu özellikle İstanbul’un Üsküdar’ını, Boğaziçi’ni ve Anadolu yakası kıyılarını, Üsküdarlı Hoca Ali Rıza’nın ve Süheyl Ünver’in izinden giderek betimlemiştir. Manzaralarıyla yalnızca doğanın resmedilmesi değil geçmişin, belleğin ve kaybolan değerlerin resim aracılığıyla muhafaza edilmesini sağlamıştır.
Yakupoğlu için manzara İstanbul’un hızla dönüşen ve kaybolmaya yüz tutan estetik, mimari ve kültürel değerlerinin resim aracılığıyla kayıt altına alınmasıydı. Sanatçının şiirsel bir atmosfer içinde ele aldığı Boğaziçi, İstanbul’un en hızlı dönüşen coğrafyasında zamana direnen bir güzellik anlayışını yansıtması bakından önem taşımaktadır. Gerek manzara ve portredeki ustalığı gerekse açık hava resimlerindeki gözleme dayalı özgün ışık ve renk kullanımıyla dikkat çeken sanatçının yapıtları şehrin görünen ve görünmeyen hafızasını taşıyan eşsiz birer tarihi kayıt niteliğindedir.
İstanbul’u tuvaline taşıdığı resimlerinde Boğaziçi kıyılarının ötesine geçerek Üsküdar, Kadıköy, Moda, Kanlıca ve Çengelköy gibi semtlerin iç mekânlarına da yönelmiştir. Yalılar, çeşmeler, sebiller, camiler, mezarlıklar ve ahşap konaklar; insan figüründen arındırılmış ya da figürün bilinçli biçimde geri planda tutulduğu bu kompozisyonlar şehrin ruhunu ve katmanlarını geleceğe aktarmıştır. Bu bilinçli tercih, izleyiciyi mekânın kendisiyle baş başa bırakır. Yakupoğlu, modernleşmenin yarattığı görsel karmaşayı dışarıda bırakarak İstanbul’u tarihin süzgecinden geçmiş, zamansız bir kimlikle resmetmiştir.
Ahmet Yakupoğlu memleketi Kütahya ve çevresindeki tabiatı, kaybolan sokak ve tarihi yapıları günümüze taşıyan bir ressam olarak da kültür ve sanatımıza büyük bir hizmet vermiştir. İstanbul ve Kütahya dışında Konya, Bursa, İznik, Antalya, Amasya gibi birçok şehirden, artık birer belgesel vasfını taşıyan resimler yapmıştır. Tabiat ve tarih sevgisinin ifadesi olarak, resim yapmaktan öte, kendini adadığı Kütahya’da yoğun ağaçlandırma çalışmalarında bulunmuş, tarihi eserlerin restorasyonlarına maddi ve manevi olarak katılmanın ötesinde fiilen de çalışmıştır.
Ahmet Yakupoğlu’nun minyatür sanatıyla kurduğu ilişki ise onun resim anlayışını doğrudan belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Minyatürlerinde geleneği yeniden üreten değil onu çağdaş bir duyarlılıkla yaşatan bir sanat anlayışı görülür. Anadolu hikâyeleri ve Osmanlı tarihinden ilham alan kompozisyonların yer aldığı minyatürlerde Mevlana’dan Nasreddin Hoca’ya Yunus Emre’den Osmanlı Sultanlarına uzanan geniş bir yelpazede Süheyl Ünver’in rehberliğinde özel eserler üretmiştir.
Ahmet Yakupoğlu’nun sanat dünyasının kapılarını aralayan “Bir Hezarfenin İzleri Sergisi”, 17 Mayıs’a kadar Kazlıçeşme Sanat’ta ziyaret edilebilir.
Yorum Yaz