Boğaziçi’nde erguvan mevsimi

KÜLTÜR SANAT

 

“Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi.” 

Süheyl Ünver

Erguvan rengi, baharın müjdecisi olan “Cercis siliquastrumağacının çiçeklerinden ilham alan, eflatun, pembe ve mor tonlarının karışımı olan özgün bir renktir. Kökeni Akadça "argamannu" (mor) kelimesine dayanan bu renk, tarih boyunca asalet, güç, zarafet ve romantizmin sembolü olarak görülmüştür. Erguvan rengi aynı zamanda acının ve utancın rengi olarak da bilinir.

Boğaziçi’nde erguvan mevsimi Nisan ve Mayıs aylarında İstanbul’un kendine has o "ara mevsim" ruhunun en somutlaştığı, şehrin adeta mor ve pembe bir tülün arkasından izlendiği bir dönemdir.  Erguvan mevsimi, sadece görsel bir şölen sunmaz; şehrin ritmini ve dokusunu da değiştirir:

Erguvan, İstanbul için sadece bir ağaç değil; şehrin mimari, edebi ve sınıfsal kimliğini yüzyıllardır şekillendiren derin bir semboldür.  İstanbul’un topoğrafyası, erguvanın görsel gücünü belirler. Boğaz’ın dik yamaçları, erguvanın yapraklanmadan önce açan o yoğun çiçek dokusunu bir tablo gibi sergilemesine imkân tanır.

Boğaziçi mimarisinde yalı bahçeleri, erguvanla tamamlanır. Özellikle Aşiyan, Kandilli ve Vaniköy hattındaki sivil mimari örnekleri, bahçelerindeki erguvanların rengine göre konumlandırılmış gibidir. Pencereden bakıldığında denizin lacivertiyle erguvanın eflatunu arasındaki o meşhur kontrast, İstanbul evinin iç mekân algısını da yumuşatır.

Türk edebiyatında erguvan, baharın gelişinden ziyade vaktin kıymetini ve güzelliğin geçiciliğini temsil eder.  Ahmet Hamdi Tanpınar, erguvanı en iyi anlatan yazarlardan biridir. Beş Şehir’de erguvanı, İstanbul’un bir nevi "kendi rengi" olarak betimler. Ona göre erguvan, Bizans’tan Osmanlı’ya devrolan bir mirastır ve şehrin melankolisi ile neşesi arasındaki o ince çizgide durur. Tanpınar “ezeli bir ebedi arzunun, daima yenileşen hayat akışının bir timsali” duygusunu veren  ağaç olarak belirtir erguvanı. 

Divan edebiyatından modern şiire kadar erguvan; şarabın rengiyle, sevgilinin dudağıyla veya gün batımının hüzünlü kızıllığıyla özdeşleştirilir. Şairler için erguvan, kışın griliğinden sonra gelen ani bir "uyanış" çığlığıdır.

Erguvanın rengi, antik çağlardan itibaren güç ve asaletin simgesi olmuştur. Bizans İmparatorluğu’nda bu renk sadece hanedan mensupları tarafından kullanılabiliyordu. "Porphyrogennetos" (Erguvan Odada Doğan) unvanı, tahtın meşru varisleri için kullanılırdı. Şehrin her bahar bu renge bürünmesi, Bizans için kutsal bir yenilenme ayini gibiydi.

Osmanlı döneminde de erguvan, Boğaziçi’nin vazgeçilmez bir parçası olarak korunmuş ve teşvik edilmiştir. Hatta halk arasında "Erguvan Cemiyetleri" veya "Erguvan Bayramları" düzenlenirdi. Bu, doğanın uyanışını toplumsal bir neşeye dönüştürme etkinlikleri olarak yapılırdı.

Boğaziçi ve erguvan ilişkisine bir bitki örtüsü meselesinden ziyade, derin bir medeniyet okuması olarak görmeliyiz. "Şehrin kimlik rengi" olarak erguvan İstanbul’a ve özel bir mekân olarak Boğaziçi’ne medeniyetimize atılmış bir imza, vurulmuş bir mühürdür.

Bana göre her büyük şehrin bir rengi vardır ve İstanbul’un rengi, Bizans’tan Osmanlı’ya miras kalan o kendine has eflatun-pembe arası "erguvani" tondur. Bu rengin Boğaziçi’nin lacivert sularıyla birleştiğinde ortaya çıkan görsel kompozisyonu, şehrin estetik hafızasını oluşturan en önemli ayrıntılardan biridir.

Erguvanın yapraklanmadan önce çiçek açmasının yarattığı o saf renk patlamasının şehir sakinleri üzerindeki psikolojik etkisi çok yüksek olur, insanlar bu renk tonunu görebilmek için Boğaziçi’ne akın ederler. Erguvan mevsimi, Boğaziçi’nde vapurlar yolculuğu ile  insanların şehri "seyretmek" için sokağa çıktığı bir ritüel zamanıdır. Geleneksel mahalle dokusuyla bütünleşen erguvanları görmek için Kuzguncuk ve Paşalimanı bölgesini, Boğaz’ın en dar noktasında, kalelerin sert dokusunu yumuşatan pembe ve mor örtüyü görmek için Rumeli Hisarı ve Anadolu Hisarı’nı, yalı bahçelerinden denize sarkan, suyla temas eden erguvanları izlemek için Kanlıca ve Kandilli’yi, erguvan ile lale kardeşliğinin renk şölenini izlemek için Emirgan ve Yıldız Korusu’nu görmelisiniz.

Bu geziler size modernleşen ve betonlaşan İstanbul’da erguvanın, şehrin tarihsel köklerine tutunmak için bir "estetik sığınak" olarak karşınıza çıkacaktır. Onun için erguvan mevsimi, İstanbul'un "kendine geldiği" ve özünü hatırladığı kısa ama büyülü bir zaman dilimidir. İşte bu zaman diliminde Boğaziçi ve erguvan ilişkisi, bir bitki örtüsü meselesinden ziyade, derin bir medeniyet okuması olarak karşımıza çıkar.

Boğaziçi’ndeki iskeleler ve erguvanlar arasındaki ilişki kurarsak bu sadece bir coğrafi birliktelik değil; İstanbul’un "su ve renk" üzerine kurulu estetik dengesidir.  Bu iskeleler bahar aylarında sadece birer ulaşım durağı değil, yamaçlardaki pembe şölenin izlendiği birer "seyir balkonu" haline gelir.

Kuzguncuk İskelesi; Mahalle sıcaklığındaki mor ve pembe. İskelenin hemen arkasından yükselen dar sokaklar ve yamaçlar, Nisan ayında erguvanlarla kaplanır. Burada erguvan, sadece doğada değil, evlerin pencerelerinden sarkan saksılarda ve duvar diplerinde de kendini gösterir.

Kandilli İskelesi; saraylı erguvanlar. Boğaz’ın en akıntılı noktasında yer alan bu iskele, erguvanın en "aristokrat" durduğu yerlerden biridir. Kandilli’nin dik yamaçlarındaki eski köşklerin bahçeleri, devasa erguvan ağaçlarına ev sahipliği yapar. Vapur iskeleye yanaşırken, yukarıdaki yeşil ile pembe-mor doku adeta denizin lacivertine akar. "Medeni İstanbul" ruhu en çok burada hissedilir.

Aşiyan İskelesi; şiir ve renk. Aşiyan, "kuş yuvası" anlamına gelen adıyla, erguvanın en melankolik ve şiirsel durduğu duraktır. Rumeli Hisarı’nın sert, gri taş duvarları ile erguvanın yumuşak pembe-mor dokusu burada muazzam bir zıtlık oluşturur. Tevfik Fikret’in evinden aşağıya, iskeleye doğru bakıldığında erguvanlar bir tül gibi şehri örter.

Kanlıca İskelesi; beyaz ve mor renkleri çağrıştırır. Kanlıca denince akla gelen yoğurdun beyazlığı, bahar aylarında yamaçlardaki erguvanın moruyla tamamlanır.  İskele meydanında otururken, karşı yakadaki (Emirgan ve Aşiyan sırtlarındaki) erguvanların sudaki yansımasını izlemek, İstanbul’un sunduğu en büyük görsel hediyelerden biri olarak karşımıza çıkar.

Vapurlar bu iskelelere manevra yaparken, pencerenin çerçevesi bir anda yamaçtaki erguvanları bir tablo gibi içine alır. Bu, her bahar tekrarlanan "canlı bir erguvan sergisi" gibidir. Erguvanlar çok kısa süre çiçekte kaldığı için, iskelede vapur beklemek o dönemde bir "vakit kıymetini bilme" seansına dönüşür. Boğaziçi’nin erguvan renkli iskeleleri, şehrin beton ve gürültüden arınmış, sadece renk, su ve ahşap kokusundan oluşan o saf halini temsil eder.

"Şimdi İstanbul’da olmak vardı, Erguvanlar çiçek açtığı zaman. Bir masal gibi, rüya gibi, Kıyılarda, köşe başlarında..." 

Ziya Osman Saba

Yorum Yaz