Dergahlardan dijital dünyaya

KÜLTÜR SANAT

Manevi duyguların ve dini tecrübenin ifade biçimlerinden biri olan ilahiler, aynı zamanda dilin, şiirin ve musikinin birleştiği bir kültürel miras niteliği de taşır. İlahiler hem bireysel maneviyatı besleyen hem de toplumun ortak dini duygusunu canlı tutan önemli bir gelenek olarak günümüzde de farklı mecralarda görünürlülüğü zaman zaman artıyor. Bunda iletişim araçlarının ve sosyal medyanın da etkisi oluyor. Özellikle Ramazan ayını idrak ettiğimiz bugünlerde herkesin dilinde dolaşan ve ünü sınırları aşan bir ilahi var: “Kabe’de Hacılar”… Peki yaşanan bu popülerlik geçici mi kalıcı mı? 

İlahiler, İslam kültüründe yalnızca bir müzik türü değil, aynı zamanda manevi duyguların ve dini tecrübenin ifade biçimlerinden biri. Tarih boyunca tekkelerde, dergâhlarda ve dini toplantılarda söylenen ilahiler, toplumun dini ve kültürel hafızasının önemli bir parçası hâline geldi. Bu eserler yalnızca bir inanç ifadesi değil; aynı zamanda dilin, şiirin ve musikinin birleştiği bir kültürel miras niteliği taşır. Yunus Emre başta olmak üzere birçok mutasavvıf şairin yazdığı ilahiler, yüzyıllar boyunca dilden dile aktarılmış ve farklı kuşakların manevi dünyasında yer buldu. İlahiler, hem bireysel maneviyatı besleyen hem de toplumun ortak dini duygusunu canlı tutan önemli bir gelenek olarak günümüzde de farklı mecralarda görünür hale geliyor. Ve dönem dönem ilahiler kamusal alanda karşılık görerek toplumun büyük bir kesimine yayılıyor

Bu günlerde de herkesin dilinde olan bir ilahi var, “Kabe'de Hacılar Hu Der Allah"… Hatta ünü sınırları da aştı. Müzik listelerini alt üst etti. 7’den 70’e herkesin dilinde. Okullarda, sokaklarda çocuklar oyun oynarken, bebekler yemek yerken bile bu ilahiyi dinliyor ve söylüyor. Öyle bir noktaya geldi ki dünyanın en prestijli reklam alanlarından biri olan New York Times Meydanı'na ilahiyi yeniden seslendiren Celal Karatüre’nin fotoğrafı yansıtıldı. Sosyal medyanın da etkisi ile çığ gibi büyüyerek tüm evlere girdi. Ve popüler bir hal aldı. Peki bir ilahinin bu kadar popülerleşmesi ilk defa yaşadığımız bir şey mi? Türkiye’de dönem dönem ilahilerin dinlenmesinde bir artış oluyor muydu? Yoksa Ramazan ayında olmamızın bunda bir etkisi mi var? Bu sorular akla gelirken bir yandan da manevi anlamda çok başka bir yerde duran ilahilerin popüler kültür malzemesi haline gelmesi tehlikeli olabilir mi? Yoksa bu trend bundan sonra da nesillerin ilahilere olan ilgisinin artarak devam etmesini sağlar mı?  

Aklımızdaki tüm bu soruları Litros Sanat okurlar için; müzisyen Eşref Ziya Terzi, yazar İsmihan Şimşek, müzisyen ve besteci Sedat Anar ve akademisyen Doç. Dr. Safiye Şeyda Erdaş’a sorduk. 

İlahi geleneği çok daha köklü ve derin bir geçmişe sahip

Eşref Ziya Terzi: İlahiler Türk toplumunun dini ve kültürel hayatında yüzyıllardır önemli bir yere sahiptir. Anadolu’da tasavvuf geleneğiyle birlikte ilahiler sadece bir müzik türü değil, aynı zamanda bir gönül dili olarak ortaya çıkmıştır. Tekkelerde, dergâhlarda ve dini meclislerde söylenen ilahiler insanların hem ibadet hayatına hem de manevi dünyasına eşlik etmiştir. Bu yüzden ilahiler aslında toplumun hafızasında hep var olmuştur. Türkiye’de ilahilerin zaman zaman daha görünür hale geldiğini söylemek mümkündür. Özellikle 1990’lı yıllarda kaset kültürünün yaygın olduğu dönemde ilahi ve ezgi albümleri çok dinlenmişti. Daha sonra televizyon programları ve dini içerikli yayınlar bu ilgiyi artırdı. Son yıllarda ise sosyal medya ve dijital platformlar sayesinde ilahiler çok daha hızlı bir şekilde geniş kitlelere ulaşabiliyor. Bugün bir ilahinin kısa sürede milyonlarca kişi tarafından dinlenmesi artık şaşırtıcı değil. “Kabe’de Hacılar” ilahisinin son dönemde bu kadar yaygınlaşması da biraz bununla ilgili. Sosyal medya paylaşımları, kısa videolar ve farklı platformlar sayesinde bir eser bir anda herkesin diline dolanabiliyor.

Bu ilginin artmasında Ramazan ayının da etkisi olduğu söylenebilir. Ramazan, insanların manevi duygularının daha yoğun yaşandığı bir zaman dilimi. Bu nedenle ilahilere yönelimin artması doğal bir durum. Ancak sadece Ramazan ile açıklamak da yeterli olmayabilir. Günümüz insanı yoğun ve hızlı bir hayat yaşıyor. Böyle dönemlerde insanlar kalplerine dokunan, kendilerini sakinleştiren ve manevi bir atmosfer oluşturan eserlere daha fazla yöneliyor.

Sadece bir trend haline gelmesi bazı riskler taşıyabilir

İlahilerin popülerleşmesi bazen “popüler kültürün parçası oluyor mu?” sorusunu da gündeme getiriyor. Aslında burada önemli olan niyet ve içerik. Eğer bir ilahi insanlara iyiliği, merhameti ve Allah sevgisini hatırlatıyorsa, daha çok kişiye ulaşması olumsuz bir durum olarak görülmemeli. Tam tersine bu, ilahilerin yeni nesillerle buluşması açısından da önemli olabilir. Öte yandan ilahilerin sadece bir trend haline gelmesi ve yüzeysel bir şekilde tüketilmesi de bazı riskler taşıyabilir. Çünkü ilahilerin temelinde tasavvufi bir derinlik ve manevi bir anlam vardır. Bu anlamın korunması ve saygıyla aktarılması önemlidir.

“Kabe’de Hacılar” ilahisinin çocuklardan yetişkinlere kadar herkesin diline düşmesi ise dikkat çekici bir durumdur. Günümüzde çocukların çoğu zaman dijital içeriklerle büyüdüğü düşünülürse, bir ilahinin onların da diline girmesi aslında kültürel açıdan anlamlıdır. Bu durum, dini kültürün farklı yollarla yeni nesillere ulaşabildiğini de gösterir. Sonuç olarak “Kabe’de Hacılar” ilahisinin gördüğü bu ilgi bir yönüyle dönemsel bir popülerlik olabilir. Ancak ilahi geleneği çok daha köklü ve derin bir geçmişe sahiptir. Eğer bu ilgi insanların başka ilahilere yönelmesine ve manevi dünyalarını beslemesine vesile olursa, o zaman bu popülerlik sadece geçici bir trend olarak kalmayabilir.

Her kuşakta farklı araçlarla görünür olmayı sürdürecek

İsmihan Şimşek: Popüler kültür bir “çabuk kullanım ve hızlı tüketim” kültürüdür. Bu tür kullanım ve tüketim popülerin üretiminin ilk safhasından son kullanım ve atma safhasına kadar her aşamasında vardır. Kapitalist toplumlarda kültür ve sanatın kitlesel üretimi ve tüketimiyle birlikte metalaşması, şeyleşmesi ve tekdüzeleşmesini vurgulayan ve buna koşut olarak kitlelerin aldatılmasını ve ortaya çıkan tahakküm ve baskı düzenini, popüler kültür endüstrisi sürdürür. 

Kapitalizm aklınıza gelebilecek her şeyi bu endüstriye dahil edebilir. Buna din de dahil. Dijital çağda din, çoğu zaman bir tecrübe ve ahlak alanı olmaktan çıkarılıp dolaşıma sokulan bir içerik türüne dönüşür. Vaazlar, ilahiler, dini semboller ya da tasavvufi söylemler algoritmaların işlediği bir medya ekonomisinin parçası hâline gelebilir. Bu durumda dini söylem, hakikati aktarmaktan çok tüketilebilir bir içerik üretimine dönüşme riski taşır. 

Ramazan aylarında ilgi doğal olarak yükseliyor

Son dönemde özellikle “Kâbe’de Hacılar” ilahisinin sosyal medyada geniş bir dolaşıma girmesi, Türkiye’de ilahilerin kamusal görünürlüğünün yeniden tartışılmasına yol açtı. Oysa ilahilerin popülerleşmesi yeni bir olgu değildir; Türkiye’de bu tür ilgi çoğu zaman dönemsel dalgalar hâlinde ortaya çıkar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha çok tekke ve tasavvuf çevrelerinin içinde dolaşan ilahiler, 1950’lerden itibaren dini hayatın kamusal alanda yeniden görünür hâle gelmesiyle daha geniş bir alana yayıldı. 1990’lı yıllarda kaset ve CD piyasasının büyümesiyle ilahi albümleri ciddi bir dinleyici kitlesine ulaştı; televizyon programları ve Ramazan yayınları da bu ilgiyi pekiştirdi. 2000’lerden sonra ise dijitalleşme ve özellikle sosyal medya platformları ilahilerin dolaşımını bambaşka bir boyuta taşıdı.

Bu nedenle ilahilere yönelik ilginin tamamen süreklilik gösterdiğini söylemek zor; fakat tamamen geçici de değildir. Daha doğrusu ilahiler Türkiye’de sürekli var olan fakat belirli dönemlerde görünürlüğü artan bir kültürel ve dini formdur. Bazen bir sanatçının yorumu, bazen bir televizyon programı, bazen de sosyal medyada viral olan bir kayıt bu görünürlüğü artırabilir. Ramazan ayları ise bu dalgaların doğal olarak yükseldiği dönemlerdir. Çünkü Ramazan yalnızca ibadet yoğunluğunun arttığı bir zaman değil, aynı zamanda dini kültürün kamusal alanda daha fazla paylaşıldığı bir zaman dilimidir. Televizyon programlarından sosyal medya içeriklerine kadar pek çok mecra bu atmosferi güçlendirir.

Konunun insanların manevi arayışıyla uzaktan yakından alakası yok

“Kâbe’de Hacılar” ilahisinin dikkat çekici tarafı, geleneksel bir tasavvuf formunun dijital kültürle kesiştiği bir örnek gibi görünüyor. Basit melodisi, kolay ezberlenebilir sözleri ve ritmik yapısı sayesinde sosyal medya kullanıcıları tarafından hızla tekrar üretilebiliyor. Böylece ilahi, yalnızca dinlenen bir eser olmaktan çıkıp paylaşılan, yeniden yorumlanan bir içerik hâline geliyor. Bu basit özellikleri hangi içerik taşırsa taşısın zaten popüler hale gelir, sözlerin, anlamın ne olduğunun bir önemi kalmaz. Yani mevzunun insanların manevi arayışıyla uzaktan yakından alakası yoktur.

Bu popülerleşmenin iki yönü var. Bir tarafta, ilahinin tasavvufi derinliğinin gündelik tüketim kültürü içinde yüzeyselleşebileceği endişesi bulunuyor. Bir ilahinin sadece ritmi ya da melodisiyle hatırlanması, arka planındaki manevi anlamın geri planda kalmasına yol açabilir. Diğer tarafta ise popülerleşmenin ilahileri daha geniş kitlelerle buluşturduğu gerçeği var. Belki de uzun zamandır tasavvuf müziğiyle hiç karşılaşmamış bir genç, sosyal medya üzerinden ilk kez bir ilahiyle temas kuruyor. Bu açıdan bakıldığında popülerleşme yalnızca bir aşınma değil, aynı zamanda bir dolaşım ve temas imkânı da yaratıyor. Fakat bunun benim açımdan pek bir kıymeti yok açıkçası. Çünkü muhatap olunan içerik onun aslı değil, janjanlı hali. Hakikatini, gerçek halini bilmediğin bir içeriğin popüler kültüre adapte edilmiş versiyonunu sevmek bir anlam ifade etmiyor. Bu haliyle ilahinin benim açımdan popüler bir şarkıdan farkı yok.

Viral etkisi zamanla azalacaktır

Çocukların bir yandan popüler çocuk şarkıları dinlerken bir anda “Kâbe’de Hacılar” ilahisini mırıldanmaya başlaması da bu kültürel geçişkenliğin bir göstergesi. Dijital kültürde içerikler keskin sınırlarla ayrılmıyor; dini, eğlenceli ya da gündelik olan unsurlar aynı akış içinde yan yana durabiliyor. Bu nedenle ilahilerin farklı yaş grupları tarafından duyulması ve tekrar edilmesi, yeni bir kültürel dolaşım biçiminin sonucu olarak görülebilir.

Muhtemelen “Kâbe’de Hacılar” ilahisinin bugünkü viral etkisi zamanla azalacaktır. Belirli bir ilahinin popülerliği geçici olabilir, fakat ilahilerin farklı dönemlerde yeniden gündeme gelmesi büyük ihtimalle devam edecektir. Çünkü ilahi geleneği yalnızca bir müzik türü değil, aynı zamanda toplumun dini ve kültürel hafızasının bir parçasıdır. Bu hafıza, her kuşakta farklı araçlar ve mecralar aracılığıyla yeniden görünür olmayı sürdürüyor.

Bu kodlar bizim genetiğimizde zaten var 

Safiye Şeyda Erdaş: Müzik insanoğlu için duygularını ifade ettiği en doğrudan ifade biçimidir diyebiliriz. Zira ruhtan gelen hissiyat beden aracılığı ile doğrudan ifadeye bürünür. Dünya üzerinde bugün varolan müzik geleneklerine baktığımızda kökenlerinin din ile bağlantılı olduğunu görürüz. Günümüzde yaygın olarak kullanılan nota yazısı kiliselerde rahipler tarafından geliştirilmiştir ve ilk olarak notaya alınan eserler ilahilerdir. Daha sonraki dönemlerde Batı Klasik Müziğinin en yetkin bestekarlarına baktığımızda büyük çoğunluğunun dini bir geçmişe sahip olduklarını görmekteyiz. Doğu dünyasına baktığımızda da geçmişte birçok bilge şahsiyetin müziğin yüce olanla bağlantısına dikkat çektiğini, müziğin ruhları saflaştıran arıtan yapısına vurgu yaptıklarını, hikmetli sözlerin müzik aracılığıyla, ritüeller içerisinde aktarıldığını görmekteyiz. İslam öncesi Türklerde de bu durum aynıdır. 

İnsanlık tarihi boyunca müzik hep İlâhî olanla ilişkilendirilmiştir. Hatta müzik kelimesinin etimolojik kökeni buna örnektir. Dünya üzerinde farklı coğrafya ve kültürlerde müziğin kökenine dair efsanelerde de her zaman İlâhî olanla bir irtibat kurulduğunu görmekteyiz. Hindistan’da müziğin ortaya çıkışı tanrılar ile ilişkilendirilirken Yunan felsefesinde Pisagor’un göklerdeki gezegenlerin çıkardığı ahenkli seslerden yola çıkarak müzik ilminin temellerini oluşturduğu aktarılmaktadır. Diğer yandan İslam düşüncesinde sufiler müziğin kökenini “elest bezmine” dayandırmışlar ve insanoğlunun Yaratıcısı ile yaptığı bu ahidleşmenin bir neticesi olarak yeryüzünde her nağmede ilk ilâhî hitabın izlerini aradıklarını dile getirmişlerdir. 

Müziğin değerler eğitiminde önemli bir araç olabildiğini gösterdi 

Toparlayacak olursak aslında din ve müzik ilişkisi bugün zihinlerimizdeki konumunun çok daha ötesinde ve derindir. Modern zamanların seküler hayat algısı dini hayata kısıtlı bir alan tahsis ettiği için bu idrakten çok uzaklaştık. Genetiğimizde olan bu kodların günümüz dünyasında yerinin olmadığını zannediyoruz. Dolayısıyla bugün sokaklarda ilahi söyleyen bir kardeşimiz dünya çapında rağbet gördüğünde şaşırıp kalıyoruz. Aslında buna benzer uygulamalar bizim kendi geçmişimizde oldukça yaygın. Sokaklarda ilahiler, deyişler söyleyerek gezen ve halktan aldıkları hediyeler ile geçimlerini sağlayan goygoycular geçmişte günlük hayatımızın bir parçasıydı. Yine Ramazan aylarında davulcuların manilerine ritim ve müziğin eşlik etmesi, okula giden çocukların amin alaylarında ilahilerle sokaklarda dolaşması hep bu neviden uygulamalardır. “Kabe’de Hacılar Hu der” ilahisinin icrası ile bu kardeşimiz aslında bir “karşılama” yapmaktadır gördüğüm kadarıyla. Karşılamalar da Anadolu’da sıklıkla görülen ve hatta daha geriye gittiğimizde Efendimiz’in Medine’yi teşrifinde gördüğümüz bir gelenektir. 

“Kabe’de hacılar Hu der” ilahisinin bu kadar popüler olmasına gelecek olursak burada bir sinerjinin yakalandığını görüyorum. Basit, genele hitap eden bir beste ve samimi bir icranın neticesi olarak yetişkinlerden çocuklara hatta farklı coğrafyalardan insanlara kadar oldukça yoğun bir karşılık gördü.  Bu rağbetin ve popülerleşmenin dini müziğimizin maneviyatını zayıflattığını düşünmüyorum zira derin ve daha yetkin bir sanat her zaman için meraklısına hitap etmiş ve etmektedir. Aksine bu ilahinin bu kadar popüler olmasıyla müziğin değerler eğitiminde nasıl önemli bir araç olabildiğini görmekteyiz. Belki de bu vesileyle geleneğimizde çocukluk çağından itibaren kulaklarımızın müzik aracılığıyla hikmetli sözlerle nasıl beslendiğini ve müziğin bu alanda ne kadar güçlü bir işleve sahip olduğunu hatırlatmalıyız.

Tasavvuf müziği dizilerle birlikte popülerleşme yoluna girdi 

Sedat Anar: Öncelikle “Tasavvuf Müziği” terimi üzerinde durmak isterim. İşin aslı, tasavvuf müziği diye bir terim yakın zamana kadar yokmuş. Dini müzik vardı. Zaten 1970’li yıllara kadar müzik “dini” ve “ladini” olarak ikiye ayrılırdı. Rahmetli bestekâr ve müzisyen Ahmet Hatipoğlu üstat TRT Radyosu’nda dini müzik yasaklanınca yeni gelen genel müdüre “Biz dini müzik yapmıyoruz. Tasavvuf müziği yapıyoruz” der. Müdür de tasavvufun ne olduğunu bilmediği için “Dini müzik olmasın da ne olursa olsun” diyerek “tasavvuf müziği”ni yapmaya izin verir. Bundan sonra da tasavvuf müziği terimi çıkıyor. Bu bilgiyi, Nezih Uzel hocamın “Radyo Günleri” adlı kitabını okurken öğrenmiştim. Dünya genelinde sufi müzik deniyor. Ben de bu tanımı tercih ediyorum. Türkiye’deki dini müzik (sufi müzik) tarihine baktığımız zaman en çok dinlenildiği zamanların diziler ve televizyon aracılığıyla olduğunu görürüz. Kurtlar Vadisi (zikir sahnesi) Muhteşem Yüzyıl (özellikle şehzade Mustafa’nın öldürülüş sahnesinde icra edilen “Zahid Bizi Tan Eyleme” adlı bektaşi nefesi) Diriliş Ertuğrul (zikir sahneleri) ve daha birçok dizide yer alan zikir sahneleri ve deyiş, ilahi ve bektaşi nefeslerin icra edilmesi etkili olmuştur. Yani özellikle dizilerle popülerleşme yoluna girdiğini görürüz tasavvuf müziğinin. Sezen Aksu’nun Işık Doğudan Yükselir albümünde okuduğu Yunus Emre ilahisi, Cem Karaca’nın “Allah Yar” ilahisi, MFÖ’nün “Adımız Miskindir” gibi çalışmaları da birçok insanın tasavvuf müziğine bakış açısını değiştirdi. Tabii tam anlamıyla geleneksel dini müzik temsilcileri varlığını hep sürdürdüler ve sürdürmeye devam ediyorlar , Türkiye’de. Tabii doksanlı yıllarda “Yansımalar” adlı grubun Kral TV’deki ney, tanbur ve gitar eşliğinde icra ettikleri besteler de etkili olmuştur. Yansımalar grubuyla dini müziğin en önemli enstürmanlarından birisi olan ney sazına, binlerce kişi merak sarıp üflemek için derse başlamıştır. Türkiye birçok neyzenin çıkmasına vesile olmuşlardır. Bununla birlikte doksanlı yıllardan itibaren başlayan ve bazı yazarların “yeşil pop” diye nitelendirdiği sanatçıların besteleri de her ne kadar dini müzik olmasa da dini müziğin dinlenilmesinde etkili olmuştur. Katkı sunmuştur da diyebiliriz. 

Dosya konusunda “maneviyat” sözcüğü geçtiği için şunu söyleyebilirim. Maneviyat sözcüğü maalesef içi boşaltılan terimlerden birisi oldu. Klasik en basit tanımıyla maneviyat, herkesin maddi dünyadan uzak içsel yolculuğudur. Şunu da değinmek isterim. Yani manevi olan illa ki dini olmak zorunda değildir. Biraz da bu dosyanın konusuyla bağlantılı olarak söylüyorum. Yani insan batı müziği ya da caz dinleyerek de manevi bir hale girebilir. İlla dini müzik dinlemesi gerekmiyor. 

Ben bir besteci ve müzisyen olarak popüler olan müziği dinleyemiyorum. Popülerliğinde tanımı var. Mesela şu an Türkiye’de yediden yetmişe herkesin bildiği türküler var. “Çanakkale Türküsü” ya da “Yemen Türküsü”… Bu türkülerin popülerliği başka bir tanımla yapılmalı. Sorunuza dönecek olursam “Kabe’de Hacılar” ilahisi popülerleşti hatta dünyada da dinlenilen bir ilahi haline geldi. Tabii ki bestecisi ve icracısı için güzel bir gelişme. Ama popüler olmanın kısa süreli olduğunu unutmayalım. Kapitalist sistemin mantığı budur zaten her alanda. Üret, sun ve tüket. Sonra yenisini üret. 

“Çanakkale Türküsü” gibi bir hikâye taşımıyorsa ömrü kısa olur 

Müzik tarihine baktığımız zaman dünyada, stadyumlarda binlerce kişinin söylediği yüzlerce beste olmuştur ama bir süre yaşayıp müzik tarihinin kuyusunda sessizlikle ömürlerini sürdürmüşlerdir. Popülerlik eğer “Yemen Türküsü” ya da “Çanakkale Türküsü” gibi bir hikâye taşımıyorsa kısa süreli olmaya mahkumdur. Çocukların “hav hav” diye parça dinlemesinden rahatsız olanlara da anlam veremiyorum. Müzik, tarihteki ilk müzisyenin yaptığı gibi yapılmıyor artık. İlk insan, kendisini insanlara dinletmek için müzik yapmadı. O, bir arayıştaydı. Arayışına müzik yaptı. Ama teknoloji çağındayız artık müzisyen ve besteci olmayanlar bile yapay zekayla müzik yapıyor. Ve hatırı sayılır dinleyicisini de buluyor. Çocuklar istediğini dinlesin ve eğlensin. Yakın arkadaşlarımın çocukları var. Bazı arkadaşlarım çocuklarını zorla tanbur kursuna gönderiyor. Çocuk biraz büyüyünce tanburdan nefret ediyor. Metal müzik dinlemeye başlıyor. Aynı şekilde çocuğunu elektro gitar kursuna gönderen arkadaşım var. Ama çocuk bir süre sonra erbane ve tanbur çalmak istiyor. Ebeveynler çoğu zaman çocuklarını (özellikle müzik alanında) kendi kişisel zevkleri üzerinden yönlendiriyor. Sonuç ise onlara korku veriyor. Hesaba katmadıkları bir şey ortaya çıkıyor. 

Türkiye’de maalesef iki farklı (zıt) düşüncede olan zihniyetin saçma çabaları oldu. Birisi “geleneksel” olana önem verdi. “Osmanlı müziğinin piri Itri neden dinlenilmedi?” diye dert edindiler. Ama şunu da bilmekten kaçındılar. Itri üzerine bir elin parmağını geçmeyecek sayıda kitap yazıldı ve albüm yapıldı. Bir ara sohbetimizde “Itri yerine Bach’ı tercih ediyorlar, anlayamıyorum” diyen bir yazar arkadaşıma Itri’den beş beste adını saymasını istedim, sayamadı. Altyapısız ezberden bir geleneksellik sevdası olmaz. Oysa ki gelenek “gelene-ek” anlamındadır. Körü körüne bağlanmak değildir. Diğer zihniyet ise millete yeni ve muhteşem medeni seviye yaşatacak diye Batı müziği dinletti. Türk müziğini radyoda yasakladılar. “Bayburt, Bayburt oldu olalı böyle zulüm görmedi” sözü, atasözü olarak böyle bir zamanda ortaya çıktı. Ne yaptı peki Türk halkı? Gidip Kahire radyosu, Tahran Radyosu ve Bağdat Radyosu dinleyerek arabesk müziğin doğuşuna sebep oldular. Korktukları başlarına geldi. Dün “hav hav” parçası, bugün “Kabe’de Hacılar” yarın da başka bir parça çocukların sevdiği şarkı olur. Buna çocuklar, insanlar karar verir… Belki yarın çocuklar Ferdi Tayfur’un bir şarkısını meşhur eder. Müzik zevkler meselesine bağladır. İyi olan müzik hep yaşar zaten. 






Merve Yılmaz Oruç
Merve Yılmaz Oruç

Gazeteci. 28 Şubat 1991 tarihinde İstanbul Eyüpsultan’da doğdu. Evli ve bir çocuk annesi. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. Önce sektörel bir der ...

Yorum Yaz