Dünyayı bir dolaba sığdırmak

KÜLTÜR SANAT

Bazı sergiler, size yalnızca eser göstermez; bir düşünme biçimi önerir. İstiklal Caddesi’ndeki Meşher’in yeni sergisi “Seyahat Sanatı” da bunlardan biri. Sergi, ilk bakışta Osmanlı coğrafyasına yapılan yolculukların izini süren tarihî bir seçki gibi görünse de, birkaç dakika içinde anlıyorsunuz ki asıl mesele yolculuğun kendisi değil. Asıl mesele insanın yüzyıllardır bitmeyen merakı.

Seyahat etmeyi hiçbir zaman yalnızca bir yerden başka bir yere giderek yeni yerler deneyimlemek  olarak görmedim. Beni yola çıkaran şey çoğu zaman bir manzaradan çok bir soru olmuştur. Başka insanların yaşarken ürettikleri, farklı medeniyetlerin ritüelleri ve bunların bizimle benzerlikleri ve uzak coğrafyaların neden zihnimizde bu kadar güçlü imgeler ürettiğini merak konumdu. Kuran-ı Kerim’de bu içsel temayülün  cevabını buldum. Ankebut Suresi 20. Ayet diyor ki; “Yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın varlıkları ilk defa nasıl yarattığına ibretle bakın. Allah kıyametten sonraki ahiret hayatını da işte böyle yaratacaktır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.”  İşte  seyahat isteğinin bu  içgüdüsel durumu ancak böyle açıklanabilir.

Bir seyyah gibi

“Seyahat Sanatı” sergisini gezerken kendimi bir ziyaretçiden çok eski bir seyyah gibi hissettim. Bu hissin oluşmasında serginin mekânsal kurgusunun büyük payı var. Meşher’i daha önce ziyaret etmiş olanlar bu sergide binayı tanımakta zorlanabilir. Galeri, ahşap paneller ve dolaplarla bambaşka bir atmosfere büründürülmüş. İlk adımınızı attığınız anda modern bir sergi mekânından çok birkaç yüzyıl öncesinin koleksiyon odalarından birine girmiş hissine kapılıyorsunuz.

Tam da burada serginin görünmez omurgası karşımıza çıkıyor: “Nadire kabineler”

Rönesans Avrupa’sında ortaya çıkan ve Almanca Wunderkammer olarak adlandırılan bu odalar, modern müzelerin öncülleri kabul edilir. Kralların, aristokratların, sanatçıların, din adamlarının ve koleksiyonerlerin oluşturduğu bu özel mekânlar, dünyanın küçük bir özeti olma iddiasını taşırdı. Seyahatlerden getirilen egzotik hayvanlar, farklı kültürlere ait objeler, haritalar, bilimsel aletler, nadir taşlar ve sanat eserleri aynı çatı altında bir araya getirilirdi.

Amaç yalnızca biriktirmek değildi.

Anlamak, sınıflandırmak ve dünyayı kavranabilir hale getirmekti.

Bu koleksiyonlar genellikle dört temel başlık altında şekilleniyordu: Allah’ın mucizelerinin tezahürü olarak doğanın harikalarını içeren “naturalia”, insan eliyle üretilmiş eserleri kapsayan “artificialia”, bilimsel gözlem ve keşiflerin ürünü olan “scientifica “ve açıklanması güç, hayret uyandıran nesneleri ifade eden “mirabilia”.

Bugün Meşher’i dolaşırken bu sınıflandırmanın izlerini görmek mümkün. Hatta serginin tamamının bu düşünce etrafında örüldüğünü söylemek yanlış olmaz.

Zürafa seyahat tarihinin sembolü

Birçoğumuzun daha önce Abdülmecid Efendi Köşkü’ndeki “İçimdeki Çocuk” sergisinden hatırladığı tahnit edilmiş zürafa, burada yalnızca ilginç bir obje olarak bulunmuyor. O, seyahat tarihinin ve koleksiyonculuk tutkusunun bir sembolü gibi duruyor. Çünkü yüzyıllar boyunca insanlar yalnızca yeni şehirler görmek istemedi; gördüklerini yanlarında götürmek de istediler. Bazen bir çizim, bazen bir bitki, bazen bir hayvan, bazen de bir hikâye.

Seyahatin erken dönemlerde böylesine güçlü bir merak üretmesinin temelinde ise bir kavram yatıyor: Ars Apodemica.

Kelime anlamıyla “seyahat sanatı” demek olan bu gelenek, seyahatin nasıl yapılması gerektiğini anlatan bir bilgi alanıydı. Bir seyyah nerelere bakmalıydı? Neleri kaydetmeliydi? Hangi ayrıntılar önemliydi? Hangi yapılar çizilmeli, hangi insanlar gözlemlenmeliydi?

Seyahat yalnızca hareket etmek değil, dünyayı sistematik biçimde gözlemlemekti. Bu nedenle sergideki seyahatnameler, gravürler, haritalar ve çizimler yalnızca estetik nesneler değil; aynı zamanda bilgi üretiminin araçları olarak karşımıza çıkıyor.

Alain De Botton ise  Seyahat Sanatı isimli kitabında bu gözleme hareketini  felsefi  noktadan ele alır, etraflıca düşünebilmek adına yer veriyorum: “Neden? Neden bir şelalenin, dağın ya da bir doğal güzelliğin yakında olmak insanı “düşmanlıktan ve aşağılık tutkulardan” uzak tutuyordu. Kalabalık bir caddenin yakınında olmak neden aynı şeyleri yaşatamıyordu insana. Doğa manzaraları bizlere bir takım değerleri aşılama gücüne sahiptir. Meşeler gururu, çamlar azmi, göller de sakinliği öğretir. Erdemli olma yolunda sessiz sedasız bize ilham verirler.”

  • Diplomasi bölümü

Bugün diplomasi dediğimiz şey çoğu zaman kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeleri çağrıştırıyor. Oysa erken modern dönemde diplomasi başlı başına bir sahne sanatına benziyordu. İstanbul’a gelen elçiler yalnızca müzakere etmiyor, aynı zamanda gözlemliyor, kaydediyor ve temsil ediyorlardı. Yanlarında ressamlar, haritacılar ve yazarlar getiriyor; Osmanlı sarayını, törenleri ve gündelik hayatı Avrupa’ya taşıyorlardı.

Doğu batının gözünde önceleri bilinmez ve korku verendi. Sonraları ise doğuya merak egzotik bir hal aldı.

Fakat bu ilişki tek taraflı değildi.

Osmanlı elçileri de Avrupa başkentlerinde aynı görevi üstleniyor, imparatorluğun ihtişamını ve siyasal ağırlığını temsil ediyordu. Böylece seyahat, yalnızca coğrafyalar arasında değil, imgeler arasında da gerçekleşiyordu.

  • Ticaret bölümü

Osmanlı coğrafyası yüzyıllar boyunca Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan ticaret ağlarının merkezlerinden biri oldu. Limanlar, hanlar, kervansaraylar ve çarşılar yalnızca malların değil, fikirlerin ve alışkanlıkların da dolaşıma girdiği alanlardı.

İpekler, halılar ve İznik çinileri sadece birer ticari meta değildi. Dünyanın nasıl arzulanacağına dair estetik beğenileri şekillendiriyorlardı. Bir Uşak halısı Avrupa’da prestijin sembolüne dönüşüyor, İznik çinilerinin desenleri başka coğrafyalarda taklit ediliyordu.

  • Turizm

Demiryolları, buharlı gemiler, afişler, valizler ve seyahat şirketleri…

Bir zamanlar aylar süren, risklerle dolu ve yalnızca belirli sınıfların erişebildiği yolculuklar giderek kitleselleşiyor. Seyahat artık bir görev ya da zorunluluk olmaktan çıkıp deneyime dönüşüyor.

Bugün bize son derece doğal gelen turizm kültürünün doğuşunu izlemek ilginç. Çünkü aslında burada seyahatin demokratikleşmesine tanıklık ediyoruz. Uzak coğrafyalar artık yalnızca diplomatların, tüccarların ya da aristokratların değil, çok daha geniş kitlelerin erişimine açılıyor.

Fakat benim için serginin en etkileyici bölümü tüm bunlardan sonra başladı.

Diplomasiyi, ticareti ve seyahatin ticarileşmiş hali  turizmi geride bırakıp “İnanç” bölümüne geldiğinizde, serginin görünmez felsefi ekseni bir anda belirginleşiyor.

İşte tam burada, nadire kabinelerinin rasyonel ve sınıflandırıcı mantığıyla, kutsala duyulan hürmet arasındaki o ince gerilim hissedilmeye başlıyor.

Bölümde yer alan Kâbe örtüsü ve Peygamber Efendimiz’in kabri şerifini, yani Hücre-i Saadet’i örten büyük boy örtülerle karşılaştığınız an, yalnızca tarihî eserlerle değil, aynı zamanda güçlü bir anlam dünyasıyla da karşılaşıyorsunuz.

Bu karşılaşma bende tuhaf bir duygu uyandırdı.

Çünkü serginin başından beri dünyayı toplama, kaydetme, sınıflandırma arzusunun ve nadir eşyalara sahip olarak en güçlü görünmenin  peşindeydik. Şimdi ise aynı güzergâhın sonunda milyonlarca insan için kutsiyet taşıyan emanetlerin önünde duruyorum.

Batılı bir koleksiyonerin gözünde bir nadire kabinesinin nadide parçası olarak görülebilecek bu örtüler, bizim inanç dünyamızda yalnızca bir kumaş parçası değil. Onları kıymetli kılan şey dokumaları ya da işçiliklerinden çok, taşıdıkları manevi anlamdır.

Üstelik bu örtüler de birer seyyahtır aslında.

Osmanlı döneminde yeni Kâbe örtüleri çoğunlukla Kahire’de dokunur, surre alaylarıyla Hicaz’a gönderilirdi. Görevini tamamlayan eski örtüler ise dönüş yolculuğuyla İstanbul’a ulaşırdı.

Bu yüzden sergide onları izlerken aklıma şu soru geldi:

Bir nesneyi nadide yapan şey nedir?

Uzaklardan gelmiş olması mı?

Nadir bulunması mı?

Yoksa ona yüklenen anlam mı?

Belki de serginin en güçlü yanı bu soruya kesin bir cevap vermemesi.

Çünkü “Seyahat Sanatı” tek bir hikâye anlatmıyor. Seyahatin, merakın, ticaretin, diplomasinin ve inancın birbirine değdiği karmaşık bir tarih anlatıyor.

Bu anlatının etkileyici duraklarından biri ise Pieter Coecke van Aelst’in yaklaşık beş metre uzunluğundaki İstanbul gravürü.

1533 yılında bir ticaret heyetiyle İstanbul’a gelen Belçikalı sanatçı, burada geçirdiği süre boyunca şehri dikkatle gözlemlemiş, Türkçe öğrenmiş ve saray hayatını yakından takip etmiş. İstanbul’dan ayrılırken yanında götürdüğü gravürler yalnızca sanatsal eserler değil, aynı zamanda tarihî belgeler.

Gravürü incelerken  bir sanatçının çizgilerinden çok daha fazlasını görüyorsunuz.

Bir yabancının merakını ve kendi dünyasından İstanbul’u görme biçimini.

Bir seyyahın dikkatini.

Belki de serginin tamamı tek bir cümleyle bu gravürde özetlenebilir: İnsan gördüğünü kaybetmek istemez.Kimi bir harita çizer. Kimi bir gravür yapar. Kimi bir nesne toplar.

Kimi bir seyahatname yazar.

Ama hepsi aynı şeyin peşindedir. Dünyayı anlamanın. Ve biraz da onu yanında götürebilmenin.

“Seyahat Sanatı” sergisinden ayrılırken aklımda kalan şey; insanlığın yüzyıllardır süren yolculuğu yalnızca coğrafyalar arasında değil; merak, bilgi, güç, inanç ve hayret arasında da devam ediyor.

Yorum Yaz