Filistin edebiyatı ve ideolojik inşanın izine dair: Hikayenin kahramanı biz değiliz

EDEBİYAT Röportaj

Yazar Peren Birsaygılı Mut, Filistin anlatısında romantizasyon tuzağına düşmeden nasıl etki alanı oluşturulacağını ve Türkiye’deki Filistin yazınının etik sınırlarını anlattı. Siyonist edebiyatta metin ile kurumsal üretimin birlikte işlediğini söyleyen Mut, “boş coğrafya” ve “yeniden doğuş” kalıplarının ideolojik inşadaki rolünü Litros Sanat için değerlendirdi.

 Bu söyleşinin kişisel bir tarafı var. Peren Hanım ile süren yakınlığımız, Filistin’e dair bilgiyi yalnızca “öğrenmek” değil, dilin sorumluluğunu birlikte düşünmek; okuduklarımızı notlarla, kaynaklarla, uzun yürüyüş konuşmalarıyla derinleştirmek demek. Kimi zaman bir metnin kenarına düşülen küçük bir cümle, kimi zaman bir arşiv izi, kimi zaman da susmanın daha doğru olduğu yerleri hatırlatan bir dostluk.  Tüm bunların öğretici eşliğinde geçirdiğimiz son dört yılın sonunda bu röportajı yapmak benim için bir ödül söyleşisinden öte, bir anlama disiplininin izini de taşıyor. Tarihe bu söyleşi ile not düştüğümüz için de çok mutluyum. Necip Fazıl Kısakürek adına verilen “Fikir-Araştırma” ödülünü bu yıl Peren Birsaygılı Mut aldı. Mut, Filistin’i yalnızca haber diliyle değil; günlükler, sahibi olduğu Farabi Kitap’tan yayınlar, portreler ve arşiv izleri üzerinden okuyan çalışmalarını, “hikâyenin gerisinde durma” etik ilkesine yaslayarak kuruyor. Zeytin ağacını bir kimlik taşıyıcısı olarak konumlandıran yazar, kadın hareketinin görünmezleştiği  noktalara da işaret ediyor; “direniş” kavramının hamasete kaymadan nasıl anlatılabileceğini tartışıyor.

 

Necip Fazıl Ödülleri’nde “Fikir-Araştırma” ödülüne layık görülmek sizin için neyi temsil ediyor?

Öncelikle jüri üyelerine teşekkür ederim. Necip Fazıl Kısakürek adına verilen bir ödüle layık görülmek benim için büyük bir onur ve aynı zamanda sorumluluk. Bu ödül, araştırma disiplinimi daha da sıkılaştırdı; bundan sonraki işlerimde “daha iyisi” için itici bir güç oldu.

 

Filistin odağınız ve “direniş edebiyatı” ile bağınız ne zaman başladı?

Filistin hassasiyeti olan bir ailede büyüdüm. Filistin edebiyatına yönelişim ise 2008’de Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun” saldırılarını izlediğimiz günlerde başladı. Mahcubiyeti ve öfkeyi faydaya dönüşecek bir işe çevirmek istedim. “Filistin’i acı ve istatistiklerin ötesinde ne kadar tanıyoruz?” sorusu beni edebiyata götürdü: Gazzeli bir çocuğun, Batı Şerialı bir annenin ya da Kudüslü bir gencin dünyasına en sahici şekilde metinler üzerinden yaklaşabiliyorduk. Bugün de aynı motivasyonu taşıyorum; yalnız daha güçlü ve daha planlı hissediyorum, yapılacak başlıklar zihnimde net. Bu nedenle her yeni çalışma, hem tanıma hem de tanıtma çabası olarak şekilleniyor.

 Araştırma yönteminizi nasıl kuruyorsunuz?

Tek bir yöntem yetmiyor. Omurgayı çoğu zaman günlükler ve edebî metinler (şiir, roman, öykü) oluşturuyor. Ardından arşiv belgeleri, gazeteler ve resmî kayıtlarla karşılaştırıyorum. Filistinli hocalarımın desteği çok belirleyici; kimi zaman bir tanıklığa ya da aile ferdine ulaşmanın tek yolu bu dayanışma oluyor.

Kaynaklara erişimde en büyük güçlük nedir?

Filistin’in kültürel hafızası büyük bir kıyıma uğradı; yakılan kütüphaneler, ortadan kaldırılan arşivler var. Şu an çalıştığım “Radyo Kudüs” dosyasında bunu çok hissettim: Nekbe sonrasında radyoya dair pek çok belge yakılmış. Bu yüzden bugün Gazze’de yaşananların eksiksiz kayda geçirilmesi ve bu kayıtların korunması hayati.

Bir çalışmayı ne zaman “tamam” sayıyorsunuz?

“Tamam” demek zor; Filistin, araştırmacıyı sürekli yeniden düşünmeye çağıran canlı bir hafıza alanı. Yine de şuna bakıyorum: Okur yalnızca bilgi edinmiyor, meseleye içeriden bakabiliyor mu? Ülkemizde az bilinen hikâyeleri görünür kılabiliyor muyum? Ve anlattığım, Filistin anlatısına anlamlı bir katkı sağlıyor mu?

Jürinin vurguladığı “edebiyatın ideolojik etkisi”ni nasıl okuyorsunuz?

Edebiyat yalnızca estetik değil, bir toplumun kendini anlatma biçimi. Filistin’de edebiyat, kolonizasyonun yarattığı tahribata karşı bir hafıza kuruyor: mekânları, isimleri, gündelik ayrıntıları kayda geçiriyor; bu kayıt üzerinden “varlık” iddiasını güçlendiriyor. Politik hafıza, anlatıya dönüşmüş deneyimlerle daha kalıcı hâle geliyor.

“Zeytin ağacı” imgesini metinlerinizde nereye koyuyorsunuz?

Zeytin ağacı Filistin’de kimliğin taşıyıcısı. Dalları narin ama kökleri derin. Yerinden edilmenin sürekli yaşandığı bir coğrafyada yüzlerce yıl aynı yerde kök salmak, “Burası bizim” diyen varoluşsal bir cümle. Okurun zihninde diri kalsın istediğim duygu da bu: yıkıma ve sürgüne rağmen hayata tutunma.

 Portreler yazarken acıyı estetize etmeden anlatma dengesini nasıl kuruyorsunuz?

İnsanı yalnızca acısıyla tanımlamak onu indirger. Filistinli karakterleri anlatırken trajedinin yanında hayatı ve umudu da göstermek, demagojiden kaçınmak gerekiyor. Güçlü portre; karakter derinliği, tanıklığın dili ve kolektif hafızanın ayrıntıları aynı zeminde buluştuğunda ortaya çıkıyor.

 “Direniş”in sloganlaşmaması için neye dikkat ediyorsunuz?

Aşırı romantizasyon hamasete ve istismara kapı aralıyor; buna ihtiyaç yok, çünkü yaşananlar zaten sarsıcı. Öte yandan tamamen akademik bir dil de metni kurutuyor. Ben analitik çerçeveyi korurken, anlatıyı canlı tutan ayrıntılarla denge kurmaya çalışıyorum. Okurun devşirmesini istediğim ortak fikir şu: Filistin’i savunmak, en temelde bir ahlak meselesi.


Filistin edebiyatının Türkçedeki dolaşımını nasıl görüyorsunuz?

İlgi belirgin biçimde arttı; çeviriler çoğalıyor. Ama hâlâ yolun başındayız: Dilimize kazandırılanlar, büyük hazinenin küçük bir kısmı. Tür ayrımı yapmadan şiirden öyküye, günlüklerden hapishane yazılarına kadar daha fazla eser çevrilmeli; çünkü her tür, başka bir hafıza katmanını görünür kılıyor.

Züleyla Eş-Şihabi: Filistin – Kadın Hareketinin Doğuşu çalışmanızda hangi dönüm noktaları belirleyiciydi?

Filistin’de anlatılması gereken hikâyelerin başında kadınların hikâyesi geliyor. Züleyha eş-Şihabi’nin yaşamı üzerinden bakınca, Osmanlı dönemi Kudüs’ünden Balfour Deklarasyonu’na, Büyük Filistin İsyanı’ndan Nekbe’ye ve 1967 Savaşı’na uzanan kritik eşikler bir arada görülüyor. Kadınlar örgütlenme ve lojistiğin yanı sıra kültürel üretimde de çok güçlü; fakat mesele çoğu zaman erkeklikle özdeşleştirilmiş imgelerle anlatıldığı için bu emek görünmezleşebiliyor. Anlatı dar kalıplardan çıktıkça, kadınların varlığı ve kurucu rolü daha açık görülüyor; Filistin’in toplumsal hafızası da böylece tamamlanıyor.

İzzeddin el-Kassam sizce tarihsel bir kişilik mi, yoksa bugüne bakan bir sembol mü? Siyonist edebiyatta ideolojik inşa en çok nerede görünür? Önümüzdeki çalışmalarınız ve etik sınırlarınız neler?

El-Kassam’ı sadece tarihsel bir figür olarak görmek eksik olur. Balfour sonrası dönemde İngiliz mandasına ve siyonizme karşı halkı örgütleyen, siyasal ve dinî dili direniş söylemine dönüştüren anahtar bir isim; aynı zamanda bugüne bakan bir sembol. “Ahlak ve dürüstlük” vurgusu, direnişe meşruiyet kazandıran güçlü bir hatırlatmadır.

Siyonist edebiyatta metin-kurum ilişkisi çok belirgin: gazeteler, dergiler, yayınevleri ve eğitim kanallarıyla önce “zihinsel dönüşüm” hedefleniyor. “Boş/medeniyetsiz toprak” anlatısı ve “dönüş-yeniden doğuş” teması bu ideolojik inşada öne çıkıyor; göç eden kahramanlaştırılırken, yerli halk çoğu kez görünmezleşiyor.

Yakında İngiliz Mandası Altında Radyo Kudüs’ün Hikâyesi yayımlanacak; son okumadayım. Zeytin Ağaçları Arasında’nın ikinci cildi için beş yeni edebiyatçı portresi üzerinde çalışıyorum; ayrıca “Çağdaş Siyonist Edebiyat” ve “Siyonist Edebiyat ve Türkiye” başlıkları masamda. Etik sınırım net: mümkün olduğunca hikâyenin gerisinde durmak; Filistin davasını kişisel rant alanına çevirmemek.


Okuma önerileri: Zahide Tuba Kor, Gazze; Mehmet Rakipoğlu, İşgal ve Soykırımın Anatomisi; Taha Kılınç, Dil ve İşgal; Berdal Aral, İki Devletli Çözümsüzlük: Filistin İçin Bir Direniş Stratejisi; Hacı Emin el-Hüseyni, Kudüs’ten Beyrut’a: Hatıratım ve Mücadelem.

Yorum Yaz