Hem Chaplin, Hem Brando Eski Bir İstanbul Şarkısı; Sadri Alışık

KÜLTÜR SANAT

Paşabahçeli Sadri Alışık, telefat-ı adiyeden, babası Kaptan Rafet, annesi Saffet hanım. Şairlik eder, resimler çizer, musikiler şakır ama en çok aktörlüktür muradı. Sesi, mimikleri, bakışları ve oyun gücüyle sahnede her zaman devleşir. Oyunculuk sanatının hakkını verdiğini bilir ve ruhunun ıstıraplarını en çok bu halinden tanır. Şifası ile derdini yıllar boyunca aynı bedende taşımaktan usanmamış o eski İstanbul şarkısı, adıyla sanıyla Sadri Alışık. Telefat-ı adiyeden beller kendini, oysa ölümü muhteşem dolunayın batışına benzemiştir. 1944 yılında sinemaya adım atarak girdiği hayatımızdan, 1994 yılında Yengeç Sepeti filmiyle çıktığında, geride; elli yıllık sinema yolculuğu, iki yüz filmlik bir macera, efkârlı şarkılar, içinden İstanbul geçen şiirler, acı tebessümler, hak edilmiş gözyaşları ve unutulmaz kahkahalar kalacaktır. Türk sinema izleyicisinin gönlüne kazınmış ikonik bir aktörün silinmesi imkânsız izleridir bunlar.

İlk kez Komik-i Şehir Naşit Efendi tiyatrosunu izlediği o büyülü "sahne"nin en tutkulu âşıklarından biri olarak, aktörlük yılları boyunca mesleğinin çilesini çektiği gibi, onurunu da göğsünde taşımış, Türk sinemasının en özgün yıldızları arasına adını yazdırmıştır. Şöyledir aslında; bir hayır cemiyetinin, oturduğu mahallede düzenlediği toplu sünnet töreninde sahne alan eğlence tiyatrosu, oyun bitiminde perdelerini kapatmıştır. Cemiyet mutlu, izleyiciler memnundur. Ama Sadri Alışık için hayatını değiştiren büyük kırılma noktasını temsil eder bu büyülü an. Çünkü içinde karşı koyamadığı bir duygu’yu, "perdenin arkası"na duyduğu o müthiş tecessüsü fark etmiştir. Bu merak onun kaderini belirler, perdenin arkasında ne vardır? Çocuk yaşlarda anlamıştır ki, perdenin arkasında olmaktan başka çaresi yoktur artık, yolu bellidir o halde

Askıyı usulünce taşımak!

İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciyken Eminönü Halkevi'nin temsil kolunun piyeslerinde oynadığı küçük rollerle başlayan kariyeri, Raşit Rıza Tiyatrosu’nda profesyonel olmasıyla devam edecekti. Aklı tiyatrodaydı, çok gençti, ama iyi bir dram aktörü unvanıyla parlayan yıldızı, onu sahnede izleyen herkesin, doğal olarak sinemacıların da dikkatini çekmeye başlamıştı. 19 yaşındayken, Dârülbedâyi oyuncuları yerine, artık yeni yüzleri çağıran beyaz perdeye, Faruk Kenç yönetmenliğindeki Günahsızlar filmiyle adımını attığında tarihler 1945 yılını gösteriyordu. Ancak bu güzel başlangıç Alışık’a şöhreti getirmemiş, hatta askerlik dönüşünde Muhsin Ertuğrul’un Küçük Sahne’sinde eski aşkı tiyatroya geri dönme kararı bile aldırmıştır ona. Sinema, küçük rollerle irtibatını sürdürdüğü bir yan yoldur bu yıllarda, başat uğraşı tiyatroya gönülden bağlıdır Alışık. 

Çünkü her hikâyede olduğu gibi eksik bir cümleyle başlar her şey. Sadri Alışık’ın, hocası Muhsin Ertuğrul’a serzenişinde yarım asırlık bir şarkının tüm notaları saklıdır bu yüzden; "Hocam ben hep George, Paul falan oynuyorum. Hani ah diyorum, bir oyunda şöyle kahve meydancısı Ali olsam, askıyı usulünce taşısam, bir mendili fiyakalı bir biçimde omzuma atsam..." Askıyı usulünce taşımak vardır hep aklında, halkın içindeki karakterleri yeniden doğurmak, yorumlamak ve çoğu zaman kanayan o mendili şöyle afili bir biçimde omzuna atmak. Hikâyenin tüm özeti budur aslında. İşte bütün bunları tiyatro sahnesinde değil, sinema perdesinde başaracaktır. Askıyı usulünce taşır. Ki ruhundan taşan aktörlük aşkı, yeteneğine biçilen elbiseleri yırtıp, özgün bir kimlikle yeniden doğmayı mecburiyet sayacak kadar tutkuludur.

Turist Ömer derler benim adıma

Sadri Alışık’ın sinemadaki oyunculuk kariyerinin ilk dönemi, 1959 yılına ait iki filmle simgeleşir. Osman Seden’in Düşman Yolları Kesti ve Lütfi Ö. Akad’ın Yalnızlar Rıhtımı ilk döneminin zirvesini temsil eden filmlerdir. Güçlü bir dram aktörü olduğunu cümle âleme ilan-ispat etmiştir. Onu çağıran bir şey vardır ilerde, evet. Oraya doğru bakar. Artık komedi oyunculuğunun keşfedileceği yeni bir döneme giren Alışık, dört filmlik Küçük Hanımefendi serisinde canlandırdığı Ayhan Işık’ın (Ömer) rakip yoldaşı Bülent Soysal rolüyle, sinema yıldızlığına göz kırpacak bir performans sergilediği gibi, ilerde can yoldaşı olacağı Ayhan Işık’la anlamlı bir dostluğun temellerini de atmıştır. Alışık’ın Bülent Soysal karakteriyle başladığı yeni hikâyesi, 1963 yapımı Helal Olsun Ali Abi adlı polisiye-komediyle farklı bir hal alacaktır. Aslında Ayhan Işık’ın başrolde olduğu bu filmde Sadri Alışık’ın küçük bir rolü vardır. Yönetmen Hulki Saner’in amcasından ilhamla ortaya çıkan Turist Ömer karakterine, asker arkadaşından ödünç aldığı çarpık selamıyla, bir inşaat işçisinin verdiği fötr şapkayı da ekleyerek cephaneliğini tahkim eden Alışık, bu küçük rolün de içine sığamayarak bütün dikkatleri üzerine çeker.

Hikâyenin devamında, Turist Ömer’in başrolde olduğu yedi filmlik bir komedi serisini başlatan yapımcılar, 10 yılda farklı ülkeler seçilerek çekilen serinin finalini uzayda yaparak, 1973 tarihli Turist Ömer Uzay Yolunda filmiyle bu hikâyeyi hitama erdirmişlerdir. Alışık, komedi kimliğinin zirvesi sayılabilecek Turist Ömer karakteriyle oluşturduğu yeni mizah dilini, doğaçlamalarla zenginleştirmiş, coşkulu mimikleri ve temposu hiç düşmeyen jestleriyle karakterini kült haline getirerek, adını 7 film boyunca ölümsüzleştirmiştir. 

Sadri Alışık, Turist Ömer’in ekose gömlek/gri pantolondan oluşan üniformasına, zekice ayrıntılarla bezeli diyalog kurgusuyla birlikte, ölçülü argoya yaslanan ritmik bir konuşma planı eklemiş, dillere dolanan şarkısı, hazır cevaplılığı, bir tutam anarşizmi, fötr şapkası, nerde akşam orda sabah hali, müdanasız yaşantısı ve zararsız serseriliğiyle izleyicilerin gönlünde taht kurmuş ikonik bir sembol yaratmıştı. Turist Ömer, iyiliği simgeleyen modern bir keloğlan gibiydi beyaz perdede, biraz meddah, biraz serseri, biraz rutini bozan, kendi dümeninde ama hep kötülerle savaşan. Sadri Alışık 10 yıl sürecek Turist Ömer serisi sırasında, Serseri Âşık, Şaka ile Karışık, Efkârlıyım Abiler, Ah Güzel İstanbul, Ah Müjgan Ah gibi kariyerinin dram damarını kışkırtan, Güzel Kederler Filmlerinde de oynayarak geride hatırı sayılır bir külliyat bırakacaktı. 1977 yapımı Acı Hatıralar’la birlikte sinemaya ara verdikten sonra, az sayıda filmde görünmeyi tercih edecekti. Evet, 1994 yapımı Yengeç Sepeti sinemaya vedasıydı.

 

Yüzündeki kırışıklıklara ömrünü veren adam

Sadri Alışık altmışlı yıllar Türk sinemasında; özgün oyunculuk anlayışı, canlandırdığı karakterlere üflediği -seyirciye geçişi oldukça güçlü- samimiyeti ve dönemin normlarına uymayan farklı komedi kimliğiyle kendisine çok özel bir yer edinmişti. Hem dram hem komedi rollerinde zirveye çıkmış bir aktör olarak, bu yönüyle, 80’li yıllarda sinemamızın star sistemine dâhil olmuş Şener Şen ile kıyaslanabilirdi belki. İki farklı perdeden komedi-dram oyunculuklarında bu kadar güçlü performanslar ortaya koyabilmek, dünyada bile eşine zor rastlanan nadir aktörlük örneklerindendir.

Sadri Alışık, yapımcıların ve bölge işletmecilerinin baskısı altında, kısıtlı imkânlarla yeşermeye çalışan erken dönem Türk sinemasının en önemli, en sahici aktörlerinden biriydi. Samimiyetiyle birlikte, seyirciyle kurduğu duygudaşlık, canlandırdığı karakterlerin neredeyse anayasası sayılırdı ki perdede -bir an için bile olsa- filmin o sahnesinden bağımsız düşünülmeyecek kadar rolünün içinde bir aktörü görürdünüz her seferinde. Hem Turist Ömer, hem Ofsayt Osman. Hem Chaplin, hem Brando.

Sadri Alışık’ın, jeneriğinde adının yazdığı onlarca filme rağmen, aktörlük kumaşının hakkını alabildiği film sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kadardır maalesef. Dünya çapında bir aktör olarak, tiyatro geleneğinden aldığı mayayı, modern yorumlarla zenginleştirerek sahne’de devleşmiş, zıt karakterlere hayat verdiği farklı türlerdeki filmlerinde, elindeki malzemeyle her zaman en iyisini yapmaya çalışmış bir aktör olmuştur. Seyirci olsa, kendi tiradına ağlardı muhtemelen.

Bir baharda doğdu, bir baharda göçünü toplayıp gitti buralardan. 5 Nisan 1925’te başlayan hikâyesi, 18 Mart 1995’te hitama erdi. Türkiye’nin Neşet Ertaş ve Şener Şen’le birlikte en kitlesel ortak iyi’lerinden biri. “Sadri Alışık’ı neden çok sevdik?” sorusuna, en sık verilen cevabın samimiyet olmasını anlaşılır bulabiliriz. Yeşilçam’ın böyle bir anlamı da vardı çünkü. Evet, bir halk sanatkârından bahsediyoruz, portresi de, duygusu da buralara ait bir aktörden. 

Eski bir İstanbul şarkısı gibi kalbimize oturan bir adamın eşkâliydi Sadri Alışık. İçimizdeki Yeşilçam sokağının duvarlarında gördüğümüz afişi ondan hep siyah-beyaz. Kırışıklıklarına ömrünü veren adam. O keloğlanların en aykırısı, kaybedenlerin en afilisi, kederlilerin en güngörmüşü, yoksulların en gururlusu, âşıkların en delisi, serserilerin en zararsızı, yalnızların en dertlisi, evsizlerin en façalısıydı. Sadri Alışık’ın, kendi bedeninde bulduğu hayat -buna hiç şüphe yok ki- hayat verdiği karakterlerden çok daha fazlasıydı. İyi ki bu topraklardan bir Sadri Alışık geçti. Rahmet olsun, huzurla uyusun.

Yorum Yaz