İstiklal Caddesi’nin Konut Mimarisinde Dört Karakter

KÜLTÜR SANAT

İstiklal Caddesi’ni anlayarak adımlamak istiyorsanız biraz boynunuz ağrıyabilir; nitekim cadde, mimarisi ile sizi her daim yüzyıllar öncesine götüren yapıların zaman tüneli gibidir. Bu zaman tüneli, çoğunlukla kamusal binalar, elçilikler ya da hanlar  üzerinden okunsa da caddenin asıl karakterini ve sosyo-kültürel dönüşümünü saklayan yapılar sivil konut mimarisidir. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Levantenlerin, gayrimüslim tebaanın ve Osmanlı elitlerinin yerleşmeye başladığı bu aks, dikey sivil mimarinin (apartmanlaşmanın) İstanbul'daki ilk örnekleridir. Cadde boyunca uzanan bu süslü taş cepheler ; inanç pratiklerinin, edebi kırılmaların, sanatsal sancıların ve Batılılaşma arzularının mekânsal karşılığıdır. Bugün, İstiklal Caddesi ve yakın çevresindeki sivil mimari mirası; mimarları, kullanım amaçları ve sakinlerinin bıraktığı izler üzerinden nesnel bir tipoloji okumamıza  olanak tanır.

 St. Antuan Apartmanları

St. Antuan Kilisesi’nin avlusuna girdiğinizde, hemen hemen herkes benzer duyguları yaşar. Bir anda kendinizi başka bir yüzyılda ve başka bir şehirde hissedersiniz. Sanki İstanbul'da veya İstiklal Caddesi'nin bir bölümünde değil de bambaşka bir yerdesiniz gibi... Bina, sizi bir anda zamanın ötesine götürür.

Yıllarca hemen hemen tüm İstanbullular gibi ben de bu binalarda sadece papazların yaşadığını düşünüyordum. Gerçekte papazlar, kilisenin hemen yanında aynı dönemde inşa edilmiş olan, oldukça büyük bir manastır bölümünde yaşıyorlar. Ön tarafta, caddenin ritmine eşlik eden devasa bloklar ise sivil birer konut.

İstanbul doğumlu İtalyan mimar Giulio Mongeri ve Edoardo De Nari tarafından tasarlanan, yapımına 1906 yılında başlanan St. Antuan Yapı Kompleksi, İstanbul’daki en erken betonarme uygulamalardan biri. Orta Çağ’ın  Gotik mimarisi, zamanının  betonarme teknolojisiyle doğrudan doğruya yansıtılmış ve  20. yüzyıl İstanbul'unda  İstiklal Caddesi'ne yekpare olarak giydirilmiş. 1900'lerde İstanbul'da çok az sayıda bulunan Neo-Gotik üslubun bu anıtsal temsilcisi, sivil yapıyı dışarıda; hem gürültüye hem de ticarete yakın konumlandırırken, kiliseyi biraz geriye yerleştirmiş. Bu akıllıca çözümün mimari bir maliyeti de olmuş; çünkü arkaya doğru ciddi bir altyapı oluşturulması gerekmiş. Boğaz tarafından bakıldığında altyapı, neredeyse kilisenin kendisi kadar büyük  ve bu oluşan kot farkı ile  kilisenin altından bir şapel daha çıkmış. İki kilise âdeta üst üste yükseliyor görünümünde.

Bu görkemli kompleks, Osmanlı'daki akar sisteminin (kilise yapısı çevresinde ileride gelir getirecek diğer yapılarla aynı kompleks içinde tasarlanması modelinin) ilk örneklerinden biri.  Amacı kilisenin inşasını ve varlığını finanse etmek.

İşte bu finansal ve sivil yapının içine  adım attığınızda, sizi 20. yüzyıl başı konut mimarisinin yüksek tavanlı ve dikey hatlı geometrisi karşılıyor. Yaklaşık 4 metreye varan tavan yüksekliği ve giyotin pencerelerin içeriye süzdüğü ışık, Mongeri’nin dış cephede kurguladığı Neo-Gotik dikey ritmin daire içindeki mekânsal devamı niteliğinde. Odalar merkezi bir girişten sonra koridor boyunca dağılıyor; bu plan şemasında dönemin Beyoğlu burjuvazisinin konut konforunu ve işlevsel bölümlenmesini net bir şekilde görüyoruz. İki adet girişi bulunan apartmanların her ikisinde de hâlâ çalışır halde asansörler mevcut. Yapı kompleksinin en fotojenik ve etkileyici noktalarından biri ise iki daireyi birbirine bağlayan geniş koridor balkonu. Bir tarafı kalabalık İstiklal Caddesi’ne, diğer tarafı ise kilisenin  avlusuna bakan bu balkon, iki farklı binayı birleştiren bir köprü ve ortak kullanım alanı görevi de  üstleniyor.

Bu konutlar özel mülk ve ofis olduğu için halkın gezebileceği şekilde sürekli açık değil, yalnızca belirli kültür-sanat festivalleri veya özel izinlerle sınırlı süreliğine görülebiliyor.

Apartmanda uzun yıllar ağırlıklı olarak İtalyan kökenli insanlar yaşamış ve bu durum 2000'li yılların başına kadar sürmüş. Gezdiğim dairenin sahibi, kendilerinden önceki kiracı olan karşı komşuları Anita’dan bahsediyor: “Anita bu binada doğmuş, büyümüş, hayatının büyük bölümünü burada geçirmiş ve bu kilisede evlenmiş; hatıralarının olduğu ve sevdiği bir odanın duvarında  “In Memoria Di Anita” yazdırmış biz de bu şekilde koruduk.”

Binanın kiracı aktarımı tam bir bayrak yarışı gibi ilerlemiş. İtalyan Lisesi’ne yurt dışından atanan, geçici süreyle Türkiye'de bulunan öğretmenler daireleri birbirine devreder, konsolosluk görevlileri görev süreleri dolduğunda evlerini , yerlerine geleceklere kiralık olarak bırakırlarmış. Bu gelenek çok uzun süre devam etmiş, günümüzde de İtalyan ekolünü sürdüren kiracıları mevcut.

Fikir ve Edebiyatın Odası: Mısır Apartmanı

St. Antuan’ın dini ve sivil dengesinden caddenin aşağısına doğru ilerlediğimizde, cephesindeki zarif desenler, bitkisel süslemeler ve geniş pencereleriyle Mısır Apartmanı yükselir. 1910 yılında, dönemin Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın siparişi üzerine Levanten mimar Hovsep Aznavur tarafından tasarlanan yapı, İstanbul’un ilk betonarme çerçeveli binalarından biridir. Yapımında Fransa’dan getirilen malzemelerin kullanıldığı bina, Art Nouveau üslubunun sivil mimarideki en radikal temsillerinden.

Mısır Apartmanı, kışlık bir konak olarak inşa edilmiş olsa da zamanla İstanbul’un entelektüel, siyasi ve edebi hafıza merkezine dönüşmüş. Binanın sakinleri ve kullanım amaçlarındaki çeşitlilik, imparatorluktan cumhuriyete geçişin de mikro bir özeti:

Mehmet Âkif Ersoy: İstiklal Marşı'nın şairi, uzun yıllar sürdüğü sürgün hayatından sonra Türkiye'ye döndüğünde ömrünün son günlerini bu apartmanın bir dairesinde geçirir ve 1936 yılında burada vefat eder.

Mithat Cemal Kuntay: Üç İstanbul romanının yazarı, bu apartmanda yaşar ve dairesini dönemin edebi meclislerinin, fikir tartışmalarının odağı haline getirir.

Mustafa Kemal Atatürk: Yapının diş hekimi Sami Günzberg’e ait olan dairesini, caddede bulunduğu dönemlerde hem tedavi hem de stratejik görüşmeler için ziyaret eder.

Mısır Apartmanı, geniş daire planları, yüksek tavanları ve dönemin en modern mühendislik çözümleriyle sadece fiziksel bir lüksü değil; Türkiye’nin erken cumhuriyet dönemindeki entelektüel dönüşümün mekânsal çerçevesini de çizmiştir.

Sanatın ve Sürgünün Avlusu: Narmanlı Han

Caddenin Tünel meydanına doğru açılan ucunda yer alan Narmanlı Han, bugünkü merkezi konumuna tezat oluşturacak şekilde, inşa edildiği dönemde dışa kapalı bir koruma kalesi olarak tasarlanır. 1831 yılında İsviçreli mimar kardeşler Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından Rusya Elçiliği binası ve hapishanesi olarak inşa edilen yapı, sivil konut mimarisine sonradan evrilir. 1930'lu yıllarda Narmanlı ailesinin mülkiyetine geçmesiyle birlikte, daireleri ve odaları sanatçılara kiralanan, kentin en özgün sanat sığınaklarından biri olur.

Narmanlı’nın tipolojisi, St. Antuan gibi bir iç avlu etrafına dizilmiş dikey bloklardan oluşur ancak buradaki avlu daha çok zanaatın, üretimin ve sivil sosyalleşmenin alanıdır. Yapının mermer eşiklerinden geçen ve orada konaklayan isimler, Türk sanat tarihinin erken modernist dalgasını oluşturan figürlerdir: Ahmet Hamdi Tanpınar, Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüpoğlu.

Narmanlı Han, diplomatik bir merkezden sivil bir konut ve üretim alanına dönüşmesiyle, caddenin "sürgün ve sanat" hafızasını bünyesinde toplar. Cephesindeki sadelik ve içindeki devasa avlu, dış dünyadan yalıtılmış bir tasarım  istasyonu işlevi görür.

Batılılaşma Sınırında Bir Kale: Doğan Apartmanı

İstiklal Caddesi’nden Galata’ya doğru sapan Serdar-ı Ekrem Sokak’ta konumlanan Doğan Apartmanı (inşa edildiği dönemdeki adıyla Helbig Apartmanı), İstanbul burjuvazisinin kolektif konut arzusunun en somut anıtı. 1894 yılında İtalyan mimar Raymondo D’Aronco tarzını anımsatan bir eklektizmle, Prusya kökenli Helbig ailesi için bir lojman ve konut bloku olarak inşa edilir.

Doğan Apartmanı, "U" şeklinde tasarlanmış mimari formuyla, caddedeki diğer yapılardan ayrışır. Bu "U" formunun ortasında kalan devasa avlu, doğrudan Boğaz'a ve tarihi yarımadaya açılan bir pencere gibidir. Yapının kullanım amacı, dönemin Avrupalı tüccarları, bankerleri ve elitleri için tamamen Batılı standartlarda, bağımsız dairelerden oluşan lüks bir site mantığı ile planlanır. Bina; yangın duvarları, döküm demir korkulukları ve devasa taş cephesiyle adeta sokağın ortasında bağımsız bir kale gibi yükselir.

Cumhuriyet sonrasında Kazım Taşkent tarafından satın alınıp oğlu Doğan’ın adını alan apartman; Sezen Aksu, Şener Şen gibi popüler isimlerine de ev sahipliği yapmıştır. Ancak yapının asıl değeri, 19. yüzyıl sonu İstanbul’unun geçirdiği ekonomik ve sınıfsal dönüşümü, konut mimarisindeki rasyonel planlamayla sabitlemiş olmasından gelir.

Bugün İstiklal Caddesi’nin kaotik uğultusundan sıyrılıp bu binalardan  içeri adım atan herkes,  iki farklı zaman diliminin tam ortasında kalma hissini tecrübe ediyor.

Yorum Yaz