Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Anish Kapoor’un Londra’da ters asılan kanlı dağı, bizi çivisinden çıkmış bir çağın eşiğinde rasyonel aklı aşan bir "ilahi çılgınlık" ile yüzleştiriyor: Modern konforlarımıza kurban ettiğimiz o İbrahimî teslimiyeti ve koşulsuz imanı yeniden bulabilir miyiz?
Büyüklük neye, nedir? Her şeyi feda edene mi, bilgeliğin kendisine mi, yoksa sarsılmaz bir inanca mı?
Zihnimde dönüp duran bu sorular, Londra'da girdiğim bir galerinin tavanından aşağı, somut bir sarsıntı olarak üzerime boşalıyor.
Bu soruların bir nedeni var elbette: Anish Kapoor'un Londra’daki Hayward Gallery’de açılan son sergisi. Galeri mekânını ve terasını da kapsayan geniş bir alana yayılan bu sergi, sanatçının boyutları ve duygusal yoğunluklarıyla insanı ezen anıtsal eserlerini barındırıyor. Onun "yüce" olana duyduğu o hayranlığın sarsıcı bir dışa vurumu gibi.
Tam da bu hissin merkezinde, serginin kalbini oluşturan ve sanatçının son dönem çalışmalarının odağında yer alan "kurban etme" anı, içinde bulunduğumuz çağın hali pür melaline ayna tutuyor.
Sanatçı, çalışmalarında yoğun olarak kullandığı dağ motifini bu kez koyu kırmızı bir boyaya batırmış ve salonun tavanına ters bir şekilde asmış. Bu çalışma, Kapoor'un kendi dünyasında Eski Ahit referanslı Moriah Dağı’na bir atıf olsa da; hafızamız bizi hemen İslam irfanının kalbine, o büyük teslimiyetin yaşandığı Mina’ya ve kurban sahasına götürüyor. Ters döndürülmüş bu kanlı dağ imgesi, yağlı boya kaplı yüzeyinin bir yaradan akan kanı çağrıştırmasıyla, aslında kelimenin tam anlamıyla "çivisinden çıkmış, rızayı ve dikey bağı kaybetmiş bir dünyayı" akla getiriyor.
Kapoor’un; "Dini varlıklar olduğumuza, ritüel eyleminin arkasında yatan o maskeli korkuyu, yani ölüm korkusunu taşıdığımıza derinden inanıyorum" cümlesi, insanı Hz. İbrahim kıssasına ve Kur'an-ı Kerim'in o sarsıcı teslimiyet ayetlerine yeniden, bugünün gözleriyle bakmaya zorluyor.
Hz. İbrahim, Allah’ın "Halil’im" (dostum) diye vasıflandırdığı, seçkin kuluydu. Peki, "Halil" olmak, Allah’ın dostu olmak ne demekti? Arzulardan, rasyonel mantıktan, dünyevi tüm o yatay bağlardan vazgeçip bütünüyle dikey bir emre ram olmak mı? Hz. İbrahim dünyevi aklın "olmaz" dediği yerde durdu, rasyonel zekasını geride bırakıp sadece kalbini ve imanını yanına aldı. Kayıtsız, şartsız, koşulsuz... Şüphe etmedi. Kur’an’ın bize aktardığı o muazzam sahnede, rüya ile başlayan o çetin sınanmada ne bir tereddüt ne de bir isyan vardı. Bir "ilahi çılgınlık", akılları durduran bir adanmışlıkla teslim oldu.
Evladına, canının paçasına, o yaştan sonra lütfedilmiş en büyük dünya nimetine veda edecekti. Üstelik teslimiyet sadece İbrahim’e ait değildi; kurban olacağını anlayan Hz. İsmail’in o muazzam teslimiyeti de tarihin akışını değiştiriyordu: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın." İbrahim sabah erken kalktı, dağa vardı. İsmail’i şakağı üzere yatırdı, bıçağı çekti. Artık evladının kaderi de, kendi sadakati de bıçağı tutan o kararlı elindeydi. Korkusuzca, şüphe duymadan, ilahi emre duyduğu o sonsuz aşkla bıçağı çekti. O bıçak kesmedi; çünkü imtihan can almak değil, candan aziz olandan vazgeçebilmekti.
Eğer İbrahim rasyonel aklın sesini dinleseydi, "böyle mantıksız bir emir olamaz" deseydi, Allah’ın vaadinden şüphe edip pişmanlık duysaydı ya da içine bir kin düşürseydi ne olurdu? İman, rasyonel bir pazarlığa, bir fayda-zarar hesabına dönüştüğü an iman olmaktan çıkıp bir sözleşmeye dönüşmez miydi?
Ancak burada gözden kaçmaması gereken bir hakikat var: İslam irfanında bu teslimiyet, rasyonel aklı yok sayan kör bir dogmatizm ya da irrasyonel bir körlük değildir. Aksine, İmam Gazâlî’nin ifadesiyle akıl, insanı 'Sultan’ın kapısına kadar getiren' muazzam bir rehberdir. O kapıya kadar akılla yürünür; fakat kapıdan içeri girildiğinde akıl, kendi sınırlarını idrak ederek yerini Mutlak Hikmet’e, yani teslimiyete bırakır. Dolayısıyla onun dağdaki o adanmışlığı, aklın inkârı değil; aklın kendi sınırlarını eriterek teslim olduğu aşkın bir boyuttur.
İşte tam bu noktada, Kapoor ile yollarımızın ayrıldığı ve birbirine çarptığı o kırılmaya geliyorum.
Anish Kapoor dogmatik inançların uzağında, ritüellerin ve insan psikolojisinin arkaik dehlizlerinde dolaşan mistik bir sanatçı. Moriah Dağı’nı tavana ters asarken niyeti bize kutsal bir övgü sunmak da değil. O, insanın içindeki en ilkel, o maskeli korkuyu ölüm korkusunu ve bu korkunun doğurduğu kurban etme ritüelini deşmek istiyor. Kapoor için o ters dağ, insanlığın kapıldığı kolektif cinnetin, şiddetin ve belirsizliğin kanayan bir sembolü. O, yukarıya bakıp dikey bir teslimiyet görmüyor; insanlığın tepesinde sallanan kanlı bir kaos görüyor.
Ancak galeri tavanına ters asılmış o kanlı dağ, Kapoor'un niyetini aşarak bende bambaşka bir şeye dönüşüyor. Kapoor o dağa bakıp insanlığın çaresizliğini okurken, ben o ters dönmüş, kanayan kütlede dikey bağını koparmış modern insanın trajedisini görüyorum. Sanatçının adeta bir yara gibi tavandan sızdırdığı o kırmızılık, beni bu sentetik çağın konforundan çekip çıkarıyor. Çünkü Kapoor’un haklı olarak teşhis ettiği bu "çivisinden çıkmışlık", insani erdemlerin polyesterleşmesi, aslında bizim o dikey adanmışlığı çoktan seküler konforlarımıza kurban etmiş olmamızdan kaynaklanıyor. Kapoor, inancın arkasındaki korkuyu maskelerken, ben bu yapay uyuşmuşluğun içinde o sarsılmaz, o rasyonelliği yıkan saf imanın eksikliğini duyuyorum.
İşte bu yüzden, o kanlı dağın altında dururken içimden şu sarsıcı soru ortaya çıkıyor:
Biz, "Ey iman edenler... Allah'a ve Resulüne iman edin" diye başlayan o kadim çağrıya muhatap olanlar; zaten inandığımızı iddia ettiğimiz şeye yeniden ne zaman gerçekten, İbrahimî bir idrakle iman edeceğiz?
Kapoor bize çürümenin ve kanamanın sanatsal manifestosunu sunuyor. Bizim bu sentetik dünyadan arınmak ve o dağı yeniden ait olduğu yere, göğe doğru düzeltmek için ihtiyacımız olan tek şey ise en sevdiğini bile O'nun uğruna gözden çıkarabilecek o adanmışlığı ve İsmailî rızayı içimizde yeniden bulmaktır.
Yorum Yaz