Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tarihi yaklaşık 6 bin yıl öncesine kadar uzanan Anadolu’nun doğu kapısı Erzurum. Şehri Çevreleyen dağlar sayesinde doğal bir savunma sistemine sahip olan şehir askeri, siyasi ve ticari yolların kavşak noktasında bulunmasıyla sadece coğrafi bir eşik değil, aynı zamanda medeniyetlerin iz bıraktığı bir hafıza merkezi.
Şehre girdiğiniz an sizi karşılayan o devasa taş yapılar, günümüz modern şehirlerin alelade tabelalarının aksine , bir devrin "ilim ve irfanla var olma" manifestosu. Selçuklu’dan İlhanlı’ya, Saltuklu’dan Osmanlı’ya uzanan bu mimari süreklilik, şehri adeta dev bir açık hava müzesine dönüştürürken, dikkatimi çeken detaylardan biri bu abidevi yapıların konumlandırılması oldu.
Şehrin girişindeki ilim kaleleri
Erzurum’da şehir planlaması, stratejik bir zekânın ürünü gibi. Şehrin doğu ve batı kapıları olan Tebriz ve Erzincan kapılarının hemen ardına konumlandırılan Çifte Minareli (Hatuniye) ve Yakutiye Medreseleri, geleni askeri bir güçten önce estetik ve akılla selamlıyor. Bu, Selçuklu’nun "fetih sadece kılıçla değil, bilim, sanat ve maneviyatla tamamlanır" anlayışının somut bir göstergesi. Tahayyül ediyorum ki; şehre gelen tüccar, elçi ya da seyyah, ilk adımda bu muazzam taç kapıları gördüklerinde ; ilmin ve estetiğin birleşimi bu yapıların yüceliği karşısında en azından bir duraksama yaşamışlardır. Ben ise şu an 21. yüzyıldan bakarken abidevi kapıların estetik ve ihtişamı ile büyülendim.
Kadınlara adanmış yapılar ve yarım kalan estetik
Bu yapılar arasında Çifte Minareli (Hatuniye) ve Yakutiye Medreseleri, isimlerini ve varlıklarını kadın banilerine borçludur. Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in eşi Gürcü Hatun (Tamara) ve kızı Hüdavent Hatun (Hund) adına sultanın ölümünden sonra veziri Muînüddin Süleyman Pervâne tarafından inşa edildiği kabul edilen Çifte Minareli Medrese, kadına verilen değerin en görkemli anıtı. Ancak bu görkem, içinde hüzünlü bir "bitmemişlik" barındırıyor. Anadolu’nun en büyük medrese binası ve arkasındaki en büyük kümbet yapısı olmasına rağmen, Çifte Minareli Medrese’nin bir vakfiyesi veya kitabesi bulunmuyor. Bazı taş işlemelerindeki yarım kalmış figürler, yapının belki de hiçbir zaman medrese olarak tam kapasiteyle kullanılamadığının tanıkları. Bu eksiklik, yapıya mistik bir hava katarken, sanatı tamamlanmış bir sondan ziyade belki de sonsuz bir süreç olarak okumamıza olanak sağlıyor.
Taç kapılardaki sembolik dil
İki medresenin de en etkileyici unsurları muhakkak taç kapıları ve kapı kuleleri. Taşa işlenmiş bu sembolik dilin ne denli derin bir anlama sahip olduğunu gözler önüne seriyor.Bu detayları incelediğimizde, taşa ilmek ilmek işlenmiş Orta Asya ve İslam kozmolojisinin sentezini okuyabiliyoruz:
* Evren Anlatısı ve Hayat Ağacı: Taç kapının iki yanında yükselen "Hayat Ağacı" motifi Türk mitolojisinde ebedi canlılık ve ölümsüzlüğün simgesi olarak görülür. Kıvrık dallar üzerindeki nar; cenneti, kuş; zümrüt-ü ankayı temsil eder ve diğer cennet meyveleri yer alıyor. Kökleri yeryüzüne, dalları gökyüzüne uzanan bu motifler; sadece bir süsleme değil, Türklerin İslam öncesi "Yeraltı veGök " inancının ve insanın ruhsal tekamülünün bir ifadesi. Ayrıca ağacın yaprakları göğün katlarını sembolize ediyor böylelikle mimariyi manevi bir yükseliş aracı olarak kurguluyor.
* Güç ve Hakimiyet Çift Başlı Kartal ve Ejder: Hayat Ağacı’nın üzerinde taçlandırılmış "Çift Başlı Kartal" figürü odak noktasına alıyor. Bu kabartmada ağaç hilalin ortasından çıkıyor çünkü artık islamiyeti kabul etmişler. Hilal lale ve Allah kelimeleri ebced hesabına göre değerlerinin toplamı aynıdır bu yüzden Allah’ı simgelemek için kullanılmıştır. Aynı zamanda bu sembol ; devletin siyasi gücünü, Doğu ve Batı’nın hakimi olma iddiasını ve gökyüzünün koruyucu ruhunu temsil ediyor.
Hayat ağacının kökleri ise çift ejder figürüne bağlanıyor. Ejderha Türk kozmolojisinde güç, refah, yeniden doğuş ve suyu sembolize eder. Ayrıca ejderha Erzurum için ayrı bir önemi vardır. Palandöken dağının en yüksek ‘tepesi ejder’ olarak bilinir. Kayak için zirveye çıktığınızda yüksekliği bildirmek için ‘ejder 3000-ejder 2500” gibi uyarılar kullanılır. Tarih öncesi çağlarda Palandöken'in zirvesinde ejderhalar yaşadığını inanıldığı için bu isimlendirme hala kullanılıyor. 800 sene önce yapılan Anadolu’nun bu en büyük medresesinde ise kullanılmaya devam ediliyor.
* Kapı Kuleleri: Medreselerin anıtsal girişlerini ve gökyüzüyle olan ilişkisini gösteriyor. Minare gövdelerindeki tuğla işçiliği ve firuze ile sırlanmış tuğlaların yarattığı görsel ritim ,güneş doğumu ve batımında mimarinin ışıkla olan dansını güzel bir biçimde gösteriyor. Yapının abidevi görüntüsünü güçlendiren bu kulelerin en üstü kısmı ise çini mozaiği ile yapılmış mukarnasların en güzel örneklerinden. Pabuç kısmında yer alan kare panoların içinde kûfi hatla “Allah” lafızları yer alıyor. Bazı kaynaklarda minarelerde 64 farklı yerde bu lafızların tekrarlandığı söyleniyor.
* Mekan ve Ritim: Medresenin iç mekanındaki sütun ve kemer yapısını gösteriyor. Sütun gövdelerindeki geometrik ve bitkisel bezemelerin ritmi, mekanın içinde bir akışkanlık yaratırken, mukarnaslı tavanlar gökyüzünün kubbeleşmiş birer yansıması gibi mekanın manevi derinliğini artırır.
Işığın ve zamanın mimarı: Ulu Cami
Şehrin bir diğer abidevi durağı, 1179’da Saltuklular tarafından inşa edilen Ulu Cami. Erken dönem İslam mimarisinin en özgün örneklerinden biri olan yapı, yaklaşık 6 bin kişilik kapasitesiyle inşa edildiği dönem için devrim niteliğinde. Dışarıdan görülen heybetli ve ağır duruşu ile “Ulu” sıfatını hak ediyor. Küçük pencereleri ve güçlü ayakları (tonoz) ile oldukça karanlık olan iç mekan bu haliyle ortacağ kiliselerini andırdığını farkediyorum. Bunun nedeni kalın kesme taş duvarlar ve komşu olan Gürcü ve Doğu Roma mimarisi ile etkileşimi olabilir. Caminin en özgün bölümü, 900 yılı aşkın süredir ayakta duran ahşap karkaslı "kırlangıç kubbe" sistemi. Orta nefte bulunan kubbe ise mekanın aydınlatılması için kullanılırken tamamına tatbik edilmiş mukarnas işlemeleri ışığı taş sanatının içinden geçiren estetik bir hale bürünmüş. Mihrabın iki yanında yer alan ve "fil gözü" denilen pencereler ise sadece bir aydınlatma aracı değil. Gün ışığının içeriye düşme açısı, namaz vakitlerinin tayin edilmesini sağlayan bir güneş saati hassasiyetiyle planlanmış. Mimari, burada zamanın akışına eşlik eden bir enstrümana dönüşmüş.
Tepsi Minare ve İç Kale Mescidi
Erzurum’un silüetini tamamlayan en eski Türk-İslam ibadethanesi ise İç Kale Mescidi. Kalın taş duvarlarıyla adeta surlara yaslanan bu mescit, Anadolu’daki ilk kale mescidi olma özelliğini taşıyor. Yanı başındaki Tepsi Minare (Saat Kulesi) ise aynı zamanda gözlem kulesi olarak kullanılmış ve adeta şehrin hafıza kaydını tutuyor. Minarenin pişmiş tuğladan örülü gövdesi üzerinde Selçuklu sülüsüyle yazılmış kuşak, yapının kadim kimliğini belgelerken; 19. yüzyılda üst kısmına eklenen ahşap barok saat kulesi ve İngiltere Kraliçesi tarafından hediye edilen saat mekanizması, Doğu’nun kadim kulesine Batılı bir zaman algısı ekliyor.
Erzurum’un bu abidevi yapıları, sadece taş ve harçtan ibaret olmadığını; ilmin stratejiyle, sanatın inançla ve taşın sabırla buluştuğu birer harita olduğunu farkettim. Bu haritayı okumak ise sadece bir şehri gezmek ile gerçekleşmez bence. Gezdikçe , okudukça ve hatta izleri ve benzerlikleri takip ettikçe Anadolu’nun ruh köklerine doğru bir yolculuğa çıktığımı hissediyorum.
Yorum Yaz