Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Dursun Gürlek “Mütefekkir olmak için çok kelime bilmek yetmiyor” diyor; Ali Saydam çağımızda yeni bilgelerin yetişmediğini vurgulayarak mütefekkirliğin eski kıymetini kaybettiğini söylüyor. Necip Tosun yüzyıl öncesinin fikir adamlığının yerini uzmanlığa bıraktığına dikkat çekerken, Feridun Andaç, Meriç’in okuma yordamını insanlara anlatmamız gerektiğinin altını çiziyor. Mehmet Narlı dijital enformasyonun hafızayı kararttığını belirtirken, Mustafa Armağan soruyor: “Bu yavan çağda Cemil Meriç’in acısını kim duyabilir ki?”
Kültür sanat sezonlarını tarihi şahsiyetlere atfetme geleneğini sürdüren Esenler Belediyesi, 2025-2026 kültür sanat sezonunu Işık Doğudan Gelir, Bu Ülke ve Bir Dünyanın Eşiğinde gibi pek çok eseriyle yakın tarihimizin en önemli mütefekkirlerinden biri olan Cemil Meriç’e ithaf etti. Yazar, çevirmen ve mütefekkir Meriç, “Muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbâle bağlayan bir köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü…” diyerek aslında fildişi kulesinden dışarıya, insana ve hakikate uzanıyordu. “Kimim ben?” sorusuna “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis fikir işçisi” ifadelerini kullanarak da kendi portresini çizen Meriç, tam anlamıyla onun şahsında tecessüm eden o “mütefekkirlik” kavramının da sınırlarını belirliyordu. Peki, Cemil Meriç’in o sarsıcı duruşunda izlediğimiz “mütefekkir”lik tam olarak neydi ve bugün nereye gitti?
Litros Sanat olarak bu sayımızda; Dursun Gürlek, Ali Saydam, Necip Tosun, Feridun Andaç, Mehmet Narlı Mustafa Armağan ve Belkıs İbrahimhakkıoğlu ile “mütefekkirlik” kavramının dünden bugüne geçirdiği o sancılı kabuk değişimini, dijital çağın önümüze koyduğu sınırları ve Cemil Meriç’in bu yavan çağda hâlâ bir yıldız gibi parlayan mirasını masaya yatırdık.
Cemil Meriç kelimelerin hükümdârıdır
Dursun Gürlek: İnsanı özelleştiren ve güzelleştiren “düşünce”nin Osmanlı Türkçesindeki adı, tefekkürdür. Mütefekkir de kelime hazinesi son derece geniş olan ve hazinenin mücevherlerini yerli yerinde kullanan kimse demektir. Merhum Cemil Meriç, bu tarife tam anlamıyla uyan bir mütefekkirdi. Onun bu özelliği, bütün eserlerinde açıkça ve olanca üslûp zarafetiyle görülmektedir.
Cemil Meriç, dil ustasıydı ve nesebi gayr-i sahih sözcüklere yazılarında ve konuşmalarında asla yer vermezdi. Türkiye'de Fransızcayı en iyi bilen ve bu dil ile tercümeler yapan biri olduğu halde, yazarken de, konuşurken de yabancı kelime kullanma veya kullanmama konusunda gerekli hassasiyeti gösterirdi. Bu konudaki bir hâtıramı kısaca nakledeyim. Rahle-i tedrisinde bulunduğum günlerden birindeydi. Bir ara, önümdeki masada duran kitabın adını sordu. “İslam Prensipleri” dedim. Hayret, dedi. Hem İslam'dan söz ediyor hem de kitabının adına Frenkçe “prensip” kelimesini yerleştiriyor. Ben de şaşırmıştım ve eserin ismi ne olmalıydı hocam diye sormuştum. “İslam Esasları” olmalıydı, cevabını vermişti. Demek ki, mütefekkir olmak için çok kelime bilmek de yetmiyor; kişinin ana dilinin ana özelliğini koruması için hangi kelimeyi yahut hangi cümleyi nerede ve nasıl kullanması gerektiğini de çok iyi bilmesi icap ediyordu. Ahmed Hâşim, Süleyman Nazif hakkında, o kelimelerin serdarı diyordu. Bir benzetme yapmak gerekirse, biz de Cemil Meriç, kelimelerin hükümdârıdır diyebiliriz. Cemil Meriç'in dile hâkimiyetini gösteren diğer bir özelliği de geniş ve ilgi çekici anlamları kısa, lakin vurucu cümlelerle dile getirmiş olmasıdır. Buna en çarpıcı örnek, Bu Ülke isimli kitabıdır. Mütefekkir, müteşebbis insandır. O, her teşebbüsüyle bilgi ve sanat hazinesine yeni mücevherler kazandırır!
Eski kıymetini kaybetti
Ali Saydam: Zihinsel tekâmülün evrelerini şöyle sıralamak mümkün: Veri, enformasyon (malumat), bilgi, bilgelik. Veri; tasnif edilmemiş girdidir. Örneğin, İstanbul’un nüfusu. Malumat ise; tasnif edilmiş veridir. Örneğin; kadın/erkek oranı, eğitim, gelir durumu vb. Bilgiye gelince; malumatın yorumlanmış halidir.
Peki, bilgelik nedir? Bilgelik, ruhun en üst düzeyde tekâmülü ile bilginin reddiyesini oluşturup doğayı, bireyi ve toplumu bir üst akıl aşamasına taşıyacak donanıma sahip olmaktır. Münevver (entelektüel) bilgili olan kişidir; mütefekkir ise bilge olan. İlkel komünal toplum - tarım toplumu - sanayi toplumu ve bilgi toplumu tekâmül çizgisinde, sonuncusuna takılıp kalınmışlık, bilginin yeniden üretimini ve tüketimini yani ‘entelektüelliği’ geliştirirken, ‘bilgeliğin’ önünü tıkamıştır. Bu nedenle mütefekkirlik eski kıymetini kaybetmiş olup çağımızda yeni bilgeler yetişmemektedir. Toplumumuzun en tekâmül etmiş ruh ve düşünce insanlarından biri olan Cemil Meriç, rehber insanlar için getirilmiş o ünlü tanıma birebir uyuyordu; “Yolu biliyordu;yolu gösteriyordu ve yolu yürüyordu.” (He knows the way; he shows the way; he goes the way) Bizce, eserlerinin şahikası olan Bu Ülke’yi hazmetmeden bu ülkede ruh - zihin -beden tekâmülü konusunda katma değer üretmek imkânsızdır.
Edebiyatçı ile düşünür birbirinden ayrılmazdı
Necip Tosun: Düşünce dünyamıza baktığımızda erken dönemde mütefekkir; sosyoloji, ahlak, din, edebiyat, devlet yönetimi gibi birçok alanlarda kapsayıcı bilgi ve donanıma sahip bir kişiydi. Her alanda düşünce üretiyor, görüş belirtiyordu. Böylesine geniş bir ilgi alanında bilgi sahibi olduğu için daha derinlikli, kapsayıcı düşünceler ortaya çıkabiliyordu. Diğer yandan bizde edebiyatçı ile düşünür kesin çizgilerle birbirinden ayrılmazdı. Bu dönem yazarlarında bürokratik görev, edebiyat, gazetecilik iç içe geçmişti. Örneğin Ahmet Midhat, Namık Kemal, Şinasi gazeteci olmaları yanında aynı zamanda edebiyatçıdır. Dönemin yazarları sadece edebiyata değil, siyasete, hukuka, sosyal yaşama ilişkin görüşler ileri sürer her alanda söz alırlardı. Dönemin aydınları, bürokrasi, rüşvet, sosyal çözülme konularını yazılarında, eserlerinde işlemişlerdir. Örneğin Namık Kemal devlet içinde anayasa hazırlayan komisyonda yer almıştır. Bugün ise daha çok bir uzmanlaşma söz konusudur. Dolayısıyla tarih alanında farklı, edebiyat alanında farklı, hukuk alanında farklı uzmanlar vardır. Her alanda akademisyenler, araştırmacılar ve uzmanlar yer almaktadır. Bu anlamda mütefekkir kavramı geçmişteki anlamından çok farklı bir yöne evrilmiş, dönüşmüştür.
Yüzyıl öncesinin fikir adamlığı yerini uzmanlığa bıraktı
Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Peyami Safa, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi edebiyatçı-düşünce adamları çağımızın mütefekkirlerinden ilk akla gelen isimler. Bu yazarlar ülkemizde entelektüel, kuşatıcı bilgiye sahip, dünya edebiyatından ve fikir hareketlerinden haberdar, tarih ve plastik sanatlara vakıf yazarlardır. Ama yüzyıl öncesinin fikir adamlığı yerini uzmanlığa bıraktı. Cemil Meriç ise sanattan tarihe, sosyolojiden dine kadar çok geniş bir alanda coşkulu görüşler dile getirmiş, son yıllarda ülkemizde yetişmiş en donanımlı düşünce adamlarından biridir. O, medeniyetimizin, birikimimizin, kültürümüzün günümüz dilinde izahına girişmiş, temel kavramları yeniden yorumlamıştır. Kendisine; insanını, tarihini, kültürünü unutan ülke halkını ve aydınını uyarma görevi veren Meriç, tüm eserlerinde, inandığı kültür ve medeniyet davasını insanlara aktararak, “muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbâle bağlayan bir köprü” olmak istemiştir. Bütün bunları da tarihi ve sosyolojik bir görüş olarak disipline etmiş bir fikir işçisidir. Yaşadığı dönemde olmasa bile günümüzde Cemil Meriç’in hak ettiği yeri bulduğunu söyleyebiliriz.
Mütefekkir çağını sorgulayandır
Feridun Andaç: Aydın, bütün zamanların içinde dönemlerine göre biçimlenerek gelen bir kavram. İnsanlığın tarihinde düşünen, soran sorgulayan, bilginin ışığında kendini var eden ve dünyaya insana topluma bakma biçimini sorgulama bilinciyle var eden kişi. İster istemez çağına bakan, gören, sorgulayandır. Elbette geçerliliğini koruyandır. İçinden geçilen zamanın ruhunu kavrama bilinciyle örtüşen bir bakış/duyuş insanı olduğuna göre aydın…Sormaya sorgulamaya bilginin, bilimin ışığında devam eder. Az da olsa varlığın toplumların öncüsü, vicdanı olmuştur. Günümüzde bu soy aydınların varlığından söz edebiliriz. Sesini yükselten, her türlü zorluğa/zorbalığa karşı insanlığın vicdanı olmaya devam eden aydınlar vardır.
Cemil Meriç’in okuma yordamını insanlara anlatmalıyız
Ben Cemil Meriç’in yeterince anlaşıldığını, hatta okunabildiğini düşünmüyorum. Onun bir aydın olarak mirası, birikimini önemsiyorum. Düşünen, bilen, sorgulayan biridir Meriç. Ama bunun bilginin/bilimin ışığında olabileceğini de bize anlatandır. “Jurnal”lerine yansıyanları okumak bile onun aydınlanmacı bakışını, aydın olma sorumluluğunu gösterir bize. Toplumun vicdanı olan bir aydının bakışını sıklıkla hatırlatır. “İyi insan” olabilmenin yolu toplumda aydınlarının çoğalmasıyla mümkün. Günümüzde en temel eksiğimiz giderek okumayan, sorgulamayan; hatta görmeyen bir toplum olmaya doğru hızla ilerlememiz. İşte Cemil Meriç bilinci, bakışı o nedenle gerekli bize. Aydın olma sorumluluğunu bilgiden bilmeden ve çağını sorgulamadan geçer. Meriç bunu bize anlattı. Sanırım onun okuma yordamını insanlara anlatmalıyız.
Tefekkür de mütefekkir de hâlâ varlığını sürdürüyor
Mehmet Narlı: “Tefekkür”, örgün eğitimin, güncel politiğin, hatta popüler okur yazarlığın içinde yok; sadece anlamını değil lafzını da korumuyor. Onunla birlikte teemmül, tahayyül, tasavvur kavramları da yok. Sadece “düşünmek” fiili kullanılıyor. Dolayısıyla özne olarak “mütefekkir” de yok. Popüler eğitimin ve kültürün içinde bir “düşünce adamı” kavramı var ama asla mütefekkir anlamını karşılamıyor. Ancak nitelikli zihinlerde, tefekkür de mütefekkir de hâlâ varlığını ciddi biçimde sürdürüyor. Dünya, Antik Yunan’ın fizik ve metafizik filozoflarını gördü, temel referansları Kur’an olan ve mülahaza zemini Yunan düşüncesi olan büyük İslam filozoflarını gördü. Aydınlanma, bilim çağı Avrupa’da büyük düşünürler yetiştirdi. Yaşadığımız yıllarda da Avrupa dışına taşmış bir tefekkür ağı var. Ancak dijital enformasyon, hafızanın derinliğini, nesnenin gerçekliğini kararttığı için en azından bu zamana kadarki tefekkür biçiminin ve içerinin devam edip edemeyeceği konusunda ciddi kuşkular var.
Sıkı ve keskin bir üslup
Cemil Meriç: Derin ve geniş bir zihin, kıvrak bir idrak; sıkı ve keskin bir dil. Doğu’nun ve Batı’nın düşünsel ve edebi süreci içinde koşarak geçen ama her geçtiği bilgi kuramını, kültürü birbirine çarparak kendini yaratan bir entelektüel. Onun en büyük mirası, “Bizler ki aynı kitaba baş eğen insanlarız; bizden yakın akraba mı olur” sözüdür. Çünkü bu, hem zihni derinliğin ve aidiyetin keşfidir hem de kendisinden sonrakilere el uzatmaktır. Uzanan eli tutmak isteyen kişiler var. Ama o, hâlâ kendi yolculuğuna katılmak durumunda olanları bir fiskede boşluğa düşürecek tek ü tenha bir yıldız gibi parlıyor.
Bu yavan çağda Cemil Meriç’in acısını kim duyabilir ki?
Mustafa Armağan: Gerek üniversite hocalığı gerekse her alanda sergilenen konuşma becerisi: Günümüzün sözde mütefekkiri. Akademisyen terimi Fransız Akademisi’ne üye olarak atanan ‘Ölümsüzler’i anlatırdı ve mütefekkir’e daha yakındı. (Düşünün, Voltaire gibi iğneli bir kalem 33 No’lu koltuğun sahibiydi.) Cemil Meriç. bir kuyrukluyıldız gibi değip geçti dünyamıza. Kuyruğundan serptiği tozlar gözlerimizi kamaştırıyor. Çünkü başka bir iklimden gelmişti, aşinası olmadığımız öteki dünyadan. Gariptir, gurbettedir mirası bunun için. Neredeyse bütün bir 19. asır onun sayfalarında dile gelir. Yerlisi ve Avrupalısıyla. Biz ne yerli olabildik ne de Avrupalı. Gordon Wright, Michelet’nin Fransız Devrimi’nin Tarihi adlı kitabının İngilizce baskısına yazdığı önsözde şöyle demişti: “Bu yavan çağda kim Michelet’yi okumak ister ki...” Ben de “Bu yavan çağda Cemil Meriç’in acısını kim duyabilir ki?” diyorum. Duyamayan anlayabilir mi hiç?
Sosyal medya mütefekkirlerinin zihin bulandırıcı karmaşası düşünme fırsatı tanımıyor
Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Yeryüzüyle tanışıklığından beri insanoğlu kendi hakikatinin arayışındadır. Bu arayış merakını uyandırmış ve bunun neticesinde onu gözlemlemeye ve derinlemesine düşünmeyesevk etmiştir.
”Akletmez misiniz,fikretmez misiniz?” sorusuna muhatap olan insanın hayat karşısındaki duruşu ve yolculuğu bu doğrultuda kendi gayret ve çabasıyla şekillenmiştir. Ancak muhatap olduğu ilahi soruya olumlu şekilde karşılık vermesi için zamana ihtiyacı vardır; müşahade edecek, gözlemleyecek, hikmeti üzerinde düşünecek, tefekkür edecek zamana… Bu yüzdeninsanın geçmişten geleceğeolan yolculuğunun hakikatte noktalanacak birarayışolduğunusöyleyebiliriz.
Bu açıdan bakıncahikmet arayışına imkân sağlayan hayat şeklinin baş döndürücü bir hızla değişime uğradığı, içinde bulunduğumuz çağda zihni ve kalbi melekelerimizin berraklığını hangi ölçüde koruyabildiğimizin envanterini henüz çıkarabilmiş değiliz. O yüzden mütefekkir kavramına yüklediğimiz klasik anlamın bu çağda da geçerli olup olamayacağınıyine zaman gösterecektir.
İnsan var oldukça düşünce de var olacaktır. Ancak yapay zekânın insan aklını ve düşünce gücünü tedavülden kaldırdığı çağımızda, hikemi düşüncenin taşıyıcısı olan mütefekkirlerin beslendiği damarlar hayatiyetlerini koruyabilecekler mi? İnsan bu yolda varoluş gayesiyle bağını devam ettirebilecek mi? gibi zihnimizde dolaşan benzer pek çok soru belki zaman içerisindeki gelişmelerle cevabını bulacaktır.
Günümüzde “sosyal medya mütefekkirlerinin(!)” zihin bulandırıcı karmaşası insanlara durup düşünme, ayıklama, sahih düşünceye yönlendirme fırsatına pek imkân tanımıyor. Bu konu üzerinde ciddi çalışmalar yapılmadığı takdirde , hakikatin dilinden nasiplenecek mütefekkirlerin böylekısır ortamlarda neşet etmesi pek de mümkün görünmemektedir.
Cemil Meriç her şeyden önce bir kelam ustasıdır. Onun tek tek veciz cümleleri bilgelerin aforizmaları gibi zihinlerde yerini bulmuş ve okurlarını bu cümleler üzerinden düşünmeye sevk etmiştir. Kendi fikri gelişiminde hayat hikâyesinin fotoğraflarını izlemek mümkündür. Batı Dünyasının haz ve faydacılık temeli üzerine kurulu medeniyet anlayışından Doğu’nun Yaratıcının esmasını taşıyan insana yönelik düşünceleriyle Doğu-Batı karşılaştırmasını sağlam fikirler ışığında Türk insanının gündemine oturtmuştur. Bu sentezi, Batının insanlığa değer katan birikimlerini red etmeden hakkaniyetli bir bakışla gerçekleştirmiştir. O yüzden fikri dürüstlüğünün geniş kitleler üzerinde etkisi büyük olmuştur. Zira o her türlü bağnazlığı insanın düşünme sınırlarını daraltan ve gelişimini engelleyen putlar olarak görmüştü. Ömrü boyunca düşüncenin yılmaz bir savaşçısı olarak gelecek nesillere sesini duyurdu: “Düşünmek savaşmaktır. Bir nesil uğruna, bir millet uğruna, bir medeniyet uğruna savaşmak...” sözleriyle kendi hayat felsefesini ve mücadelesini gençlere adeta bir vasiyet olarak bıraktı.
Yorum Yaz