Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Ömrünü şehrin silinmeye yüz tutan manevi ve kültürel hafızasını kaydetmeye adayan Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun on binlerce nottan oluşan kıymetli arşivi, Prof. Dr. Mustafa Koç’un yoğun mesaisiyle gün yüzüne çıktı. Sekiz ciltlik bir eser olarak okurla buluşan “Revnakoğlu’nun İstanbul’u: Suriçi’nden Boğaziçi’ne”, bugüne kadarki en bütüncül envanter olma özelliğiyle, şehri inşa eden mânanın peşinde yirminci yüzyılın unutturduğu İstanbul’un manevi hafızasını da istifadeye açıyor.
Ömrünü şehrin kültürel hafızasını kayıt altına almaya adamış Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun devasa arşivinden süzülen “Revnakoğlu’nun İstanbul’u: Suriçi’nden Boğaziçi’ne”, geçtiğimiz günlerde Ketebe Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Prof. Dr. Mustafa Koç’un uzun yıllardır sürdürdüğü incelikli bir çalışmanın neticesinde yayıma hazırlanan eser; ilk kez gün yüzüne çıkan notlar, arşiv belgeleri ve binlerce görselden oluşan zengin içeriğiyle dikkat çekiyor. Revnakoğlu’nun İstanbul’u karış karış gezerek, gördüğü her kapıyı çalarak, pek çok insanın huzurunda bulunarak tuttuğu onbinlerce nottan oluşan bu kıymetli çalışma, içinde yaşadığımız kadim İstanbul’u sadece binalardan müteşekkil bir dekor olarak değil; tekkeleri, mezar taşları, esnaf gelenekleri ve mahalle kültürüyle nefes alan canlı bir ruh olarak aktarıyor. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan köprüde, yirminci yüzyılın mekanikleşen dünyasında göz ardı edilen İstanbul’un ruhunu muhafaza eden bu çalışma, resmi tarihin soğuk yüzünden ziyade; cami, medrese ve tekke eksenindeki insan hikâyelerine odaklanıyor. Bu yönüyle İstanbul’un kaybolmuş sosyal dokusunu eşsiz detaylarla sunan en kapsamlı kültürel envanterlerden biri olarak karşımızda duruyor.
İki farklı dünyanın irfanını birleştiriyor
“Kundağım dergâhta bağlandı, dergâhta çözüldü” sözüyle hayatının merkezini özetleyen Cemaleddin Server Revnakoğlu, zatını İstanbul’un silinmeye yüz tutan manevi ve kültürel izlerini korumaya adanmış müstesna bir şahsiyet. 1912 yılında Rumelihisarı’nda doğuyor. Çocukluğu dervişlerin, aktörlerin ve musikişinasların harmanlandığı İstanbul’un o çok sesli ikliminde geçiyor. Henüz Galatasaray Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında “Çocuk Şeyh” lakabıyla anılan Revnakoğlu, daha o dönemden iki farklı dünyanın irfanını şahsiyetinde birleştiriyor. Prof. Dr. Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun şehrin son sesini duyabilen nadir insanlardan biri olduğunu ifade ederek, “Revnakoğlu, Bu şehir çökerken mana sahiplerinin tercümanı olmuştu” diyor. Revnakoğlu; merakının peşinde, seyr-ü sülûğün izinde… Çalışma hayatına önce gazetecilikle başlıyor. Tarikat ve tekkeler başta olmak üzere çeşitli konularda gazete ve dergilerde çok sayıda makale yayımlıyor. Bu makalelerden bazılarında “Şeyh Cemâlullah” veyahut “Revnakullah” mahlasını kullanıyor. İstanbul’un hafızasını sokak sokak gezerek kayıt altına alırken 1942’de Türk Tarih Kurumu adına İstanbul tekkelerinin hazîrelerini dolaşmaya başlıyor.1952’de İstanbul Vilâyeti Merkadler Komisyonu üyeliğine seçiliyor. Devamında İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nde eski eserler, tarihî arşiv ve kitâbeler uzmanı olarak çalışıyor. İhtimam ve özveriyle yüzlerce kitâbe derliyor, bunlardan geniş bir arşiv oluşturuyor.
Revnakoğlu’nun şehrin mânadan ibaretti
Şark’ın en görkemli şehri olan İstanbul’u bütüncül bir yaklaşımla ele alıp yazmanın büyük bir iddia olduğunu ifade eden Prof. Dr. Mustafa Koç, Revnakoğlu’nun bugüne kadar şehri mütâlaa edenlerin eksik bıraktığı, o “şümullü” yani kapsamlı üst bakışı merkeze aldığını söylüyor. Revnakoğlu, hanesinden çıkıp da şehrin sokaklarına daldığında; kimi zaman bir ilim meclisinde bir hocaefendinin rahlesi önüne diz çöküp onu dinliyor, anlattıklarını büyük bir titizlikle kaydediyor... Kimi zaman Fatih Camii Şerifi’ne gidiyor; minberin kenarında ders alanların, hafız okutanların halkalarına dahil oluyor. Bazen de bambaşka bir mekânda mesnevî okutan bir mesnevîhanın dünyası, onun manevi iklimi hâline geliyor... O, yalnızca mekânların değil; mabetlerin, tekkelerin ve gündelik hayatın hayhuyu içinde nefes alan bu insan hikâyelerinin de peşine düşerek şehrin kayıp ruhunu satır satır defterlerine işliyor. Prof. Dr. Koç, Revnakoğlu’nun bu devasa çabasının arkasındaki motivasyonu “Şark’ı inşa eden mânaydı. Revnakoğlu, bu mânanın peşine düşmüştü. Bu mâna, Cenab-ı Peygamberden gelen bir anlama sahipti. O, şehrin bu mânadan ibaret olduğunu görmüştü. Ne yazık ki o mânaya sahip olanlar, yeni bir dünyaya gözlerini açan cemiyet tarafından itibar görmüyordu” sözleriyle özetliyor. Revnakoğlu, şehrin bir mâna etrafında döndüğünü biliyor. Ve bu mânanın izinde “İstanbul nelerle birlikte ve nelerden münezzeh?” düşüncesiyle şehri notlar alarak karış karış adımlıyor. Bu mâna sokak sokak, hane hane, konak konak şehrin bütün kılcallarına sirayet ediyor. Eski şehrin hayatı mabetlerde, sufi mekânlarda, resmi dairelerde, edebi mahfillerde ve gündelik hayatın hayhuyu içerisinde bir bütün olarak akıp gidiyor. Onun ufku bize tekkesinden meyhanesine, tüm paradoksları, insan katmanları ve cemiyet tabakalarıyla insana dair hiçbir şeyin İstanbul serlevhasından münezzeh tutulamayacağını gösteriyor. Şehrin bütün unsurlarının birleştiği ama dalga dalga farklılaştığı bu yapıyı okuyabilmek için, şehre Revnakoğlu gibi içeriden ve yakından bakmak gerekiyor.
İstanbul’un ruhunu diri tutan devasa bir arşiv
Uzun saçları ve çok ağdalı konuşmasıyla tanınan Revnakoğlu, 1968 yılında ebediyete uğurlanırken ardında İstanbul’un ruhunu diri tutan devasa bir arşiv bırakıyor. Hiç evlenmediği ve vârisi olmadığından Revnakoğlu’nun tarikat eşyaları ve kitaplarla dolu olan evi hazin bir akıbete uğrayarak vefatından sonra haraç mezat satılıyor. Tekkeler, tarikat âdâb ve erkânına dair belgelerle şehir tarihiyle ilgili belgelerden oluşan arşivi ise Abdülbaki Gölpınarlı ve Halil Can’ın gayretiyle kurtarılarak Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevîhânesi Müzesi) koleksiyonuna kazandırılıyor. Bu koleksiyonda dergâhlar, fermanlar, şeyhler, mezarlıklar, camiler, fütüvvetnâmeler, şairler, takvimler, edebî notlar, çeşitli şiirler ve fotoğraflardan meydana gelen arşivinin A bölümünde elli sekiz, B bölümünde 255 dosya bulunuyor. İstanbul’un tekkelerinden mezar taşlarına kadar uzanan ve yok olmaya yüz tutmuş sosyal mirasını insan hikâyeleriyle belgeleyen Revnakoğlu’nun not yığınının kilidini açmak ise Prof. Dr. Mustafa Koç’a nasip oluyor. Osmanlıca ile iç içe geçirdiği 30 yıllık mesaisine rağmen Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun notlarıyla ilk karşılaşmasında el yazısı notu hiçbir şekilde okuyamadığını belirten Koç, “Revnakoğlu’nun kaleme aldığı İstanbul büyük bir peyzajdı. Bu peyzajı Revnakoğlu; kağıt kağıt, sayfa sayfa pekçok müsveddeye bazen gelişigüzel bazen ileride bir araya getirip bir ahenk bulması ümidiyle kaydetmişti. Bu parçalı notların sayısı 360’ı aşkın 400’e yakın dosyalarda, bazı dosyalarda 5-10 bin not ve bunlar da alelacele kaleme alınmış, kendisinin okuyabileceği kıraatta, karışıklıkla harmanlanmış eski alfabe halindeydi. Bütün bunların içinden çıkabilmek için bağlamı, onun anlattığı hikâyenin ihtiyaç duyduğu kavramları bilmeniz gerekirdi. Hissederek yazmak, Revnakoğlu’nun müktesebatına olabildiğince erişebilmek, onun ilmiyle ilimlenmek, onun İstanbul’unu duymak ve Revnakoğlu’nun İstanbul’unu halihazıra taşımak, şüphesiz bu dağınık not yığını malzemesini bir ahenge kalbetmek fevkalâde sıkıntılıydı” diyor. Böylesi bir eserin sadece istidatla değil, yoğun bir çalışmayla elde edeceğiniz malumatla mümkün hale gelebildiğini ifade ediyor.
En bütüncül İstanbul arşivi
Revnakoğlu’nun ömrü boyunca biriktirdiği tüm İstanbul notlarını içeren “Revnakoğlu’nun İstanbul’u: Suriçi’nden Boğaziçi’ne”, toplamda 4 bin 160 sayfadan oluşan 8 ciltte okuyucuya sunuluyor. Çalışma, bu hacmiyle Revnakoğlu’nun daha önce Fatih Belediyesi himayesinde “Revnakoğlu’nun İstanbul’u: İstanbul’un iç tarihi” ismiyle yayımlanan 5 ciltlik Suriçi notlarının ötesine geçiyor. Eyüp, Beyoğlu, Kasımpaşa, Sarıyer, Üsküdar, Beykoz, Kartal, Maltepe, Pendik gibi semtleri de kapsayarak en bütüncül İstanbul arşivini gün ışığına çıkarıyor. Yine bu çalışmaya özel olarak, Revnakoğlu’nun tarikat-tekke terimlerine dair notlarından meydana gelen ve müstakil bir eser hacminde olan sözlük de ilk kez ilgililerine sunuluyor. Elbette bu kapsamlı eser sadece tasavvuf ve tekke kültürüyle sınırlı kalmıyor. Tekke musikisinden geleneksel İstanbul folkloruna, mahalle tulumbalarından meşhur dama oyuncularına ve hatta “İstanbul’un tatlı delilerine” kadar çok geniş bir yelpazeyi sayfalarına taşıyor. Yahya Kemal, Ahmed Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Neyzen Tevfik, Elmalılı Hamdi Yazır, İsmail Saib Sencer, Kâmil Miras, Fethi İsmail İsfendiyaroğlu ve İbnülemin Mahmud Kemal İnal gibi dönemin önemli edip ve âlimleriyle olan hatıralar, eseri sade bir tarih kitabı olmaktan çıkarıp canlı bir anlatıya dönüştürüyor. Ayrıca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanarak şehrin kayıp ruhunu ve kültürel dokusunu günümüze taşıyan bu kıymetli metnin son edisyonu; mezar taşları, kitabeler, tarihî yapılar, mühim şahsiyetlerin fotoğrafları ve çeşitli arşivlerden alınan belge ve görsellerle zenginleştirilmiş olarak ilgililerin istifadesine sunuluyor.
Yorum Yaz