Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

“Son söz: Sev beni. Sev şemsiyemi.”
J. Joyce, Giacomo Joyce
Saat 3. Dublin’in gündüz karanlığında yürüyorum. Basık, kapalı, rüzgârın içime işlediği bir gün daha… Nisan, aylardan en zalimi mi? Bilmiyorum. Ceketim beni ısıtmaya yetmiyor. Zaten eskimiş. Oysa bahardı. Hani o kuşlar? Her bahar aynı yalanı tekrarlayan… Yağmurdan önce tramvaya yetişmeliyim. Ben bazen durağı bile bulamayan… Tanrım, nerede aklım? Sahi, güneş, bahar nerede?
Alnıma bir yağmur damlası düşmeden aklıma düşen, yeniden Heinrich Böll ve onun enfes İrlanda Güncesi… Eve döner dönmez ilk işim, kitabı elime alıp sayfalarını karıştırmak. Bu bir tür kurtarılmış zaman ve nadir bulunan okuma şöleni olmalı.
İrlanda’daki gündelik konuşmalar arasında en başta geleni hava durumudur, diyor Böll. Bu satırları okuduğum günün ertesinde aynı şeyi Tom da söylüyor tıpatıp. Odadaki herkes ona hak verircesine neşeyle gülüyor. Bense bu rastlantıya hem gülüyor hem de şaşırıyorum. Evet, diyorum, ekseriyetle yağmur üzerine oluyor bu konuşmalar. Yağmurun yağması, yağmaması, yağıp durması veya şiddetlenmesi üzerine. “-Hava ne de güzel değil mi? – Evet, bugün yağmur yağmayacak mı acaba?” veya “Tam on gündür durmadan yağıyor. Bitmeye niyeti yok galiba.” vb. Tom, oyuncu olmaktan gelen harikulade jest ve mimiklerle bu tür konuşmaların taklidini çok güzel yapıyor.
Bir tiyatrocu ve müzisyen Tom O’Brien. İki kişilik müzik grubu var. Bu yılki Bloomsday’de onu ünlü Glasnevin Mezarlığı’nda düzenlenen Paddy Dignam’ın cenaze töreninde (Ulysses’ten bir bölüm) canlandırdığı roman karakteri ile izledik. Tom, kendisinin de bir zamanlar sahne aldığı, Dublin’in en eski tiyatrolarından, Abbey Theatre’ın hemen arkasındaki binada İngilizce dersleri veriyor. İrlanda ulusal kültürünü geliştirmek maksadıyla, büyük İrlandalı şair W. B. Yeats ve Lady Gregory tarafından kurulan bu merkez 1904’ten beri aynı yerde sapasağlam durmakta. Ayrıca anlatmaya değer çok fazla hikâyesi var. Tramvaydan binanın hemen önünde iniyorum. Üç dakika yürüme ve sınıfa varış. Çoğunluğunu Ukrayna’dan gelen her yaşta yetişkinin oluşturduğu öğrenci grubuyla gayet iyi ve keyifliyiz. Dışarıda hava genellikle yağmurlu olsa da…
Ama biz şimdi İrlanda Güncesi’ne dönelim. Bir trenin kompartımanındayız. Böll anlatıyor. Kızıl saçlı genç kadın -ah başka nasıl olabilirdi ki!- bir trenin kompartımanında İrlanda taşrası boyunca yol alıyor. Yanında çocuğu ve karşısında yaşlı bir peder var. Kadın biraz huzursuz. Konuşma açıyor: “Kaliforniya’da, dedi genç kadın, hava o kadar sıcak ki, çok da güneş var. İrlanda’yı hiç tanımıyorum. On beş yıl oldu gideli, hesabımı hep dolarla yaptığımdan sterlin, şilin, peniye alışamıyorum; hem biliyor musunuz peder, İrlanda daha hüzünlü olmuş. ‘Yağmur yüzünden’ dedi papaz, içini çekerek.”
Yağmur yüzünden. Yağmur… Bir İrlanda gerçeği! Ve o bitmek bilmez melankolinin belki de en mühim parçası. Mevsimi yok, günü, saati de. Açık havaya aldanmamalısınız, bulutların toplanıp tepenizden aşağı oluk gibi suyu boşaltması sadece birkaç dakikaya bakar.
Bense İrlanda’ya bir yağmur memleketinden gelmiştim. Sakarya’dan. Yağmurun her türlüsünü gördüğümü sanıyordum o yüzden. Yanılmışım. Rüzgârla birlikte her yönden yağan şiddetli yağmurda kaç şemsiyem kırılıp çöpü boyladı saymadım bile. Bir “su adam”a dönüşüp öyle vardım çok kez, okula, eve veya varacağım yer her neresiyse oraya! Bu yıl tam 52 gün durmadan yağmur yağdı İrlanda’da ve bunun bir rekor olduğu söyleniyor. Güzel! Bunu da yaşamadım demem.
Böll, kitabında bir yazıyı sadece bu konuya ayırmış: “İrlanda Yağmuru Üzerine Düşünceler”. Doğrusu yazarın memleketi olan Almanya da bir yağmur ülkesi ama burayla kıyaslayınca koca Alman dehşete düşmüş gözüküyor: “Burada yağmur mutlak, görkemli ve ürkütücü. Bu yağmuru kötü hava diye tanımlamak, yakıcı güneşe güzel hava demek kadar yanlış.” Suyun sert olduğunu da İrlanda’da anladığını söylüyor Böll. Öyle midir bilemiyorum. Ama okyanusun bütün iştahıyla bir yağmur ordusu gibi şehrin üstüne saldırdığı zamanlarda onun şu cümlelerine hak veriyorum: “Dört bin kilometrelik bir okyanusun üstünde ne kadar su toplanır acaba, onca zaman yalnızca suya, yalnızca kendine yağdıktan sonra sonunda insanlara, sonunda evlere, sonunda karaya kavuştuğuna sevinen su. Durmadan suya düşen bir yağmur bundan zevk alır mı?”
Yağmurla bu kadar içli dışlı olan bir ülkede yağmur çeşitlerine verilen isimlerin fazlalığı da bizi şaşırtmamalı. Eskimolar kar yağışını nasıl onlarca isimle ayırıyorsa burada da yağmurun kırk türlü ismi var. Mesela bir İrlandalı size soft day’den söz ediyorsa aklınıza güneşli, ılık bir gün gelmesin. Kapalı, puslu bir hava ve çiseleyen yağmurdur anlatmak istediği. Ve bu gayet iyidir İrlandalılar için. Drizzle dedikleri yine bir tür çiseleyen yağmur da öyle. Islanıp ıslanmadıklarını anlamak için yanı başındaki köpeğin tüylerini yoklayacaklardır. Onları kısa süreliğine de olsa mutsuz edecek bir yağmur çeşidi olarak bucketing’den söz edebiliriz. Bizdeki bardaktan boşalırcasına yani. Çok uzun sürmese bile yine de ayarlarınızı bozabilir. Şemsiyelerinizin kırılmasını, aşağıdan yukarıdan, sağdan ve soldan rüzgârla müthiş bir yağmur fırtınasının içinde kalmayı göze alıyorsanız lashing tam size göre. Üstelik süresi de uzun. Atlantik’ten esen rüzgârla yağmur gözlerinizin ta içine dolacaktır. O zaman siz de benim gibi R. M. Rilke’yi hatırlayabilir ve Malte Laurids Brigge’in Notları’nda geçen şu satırları mırıldanabilirsiniz: “Ama Allah bilir niçin böyle olmadı. Eski eşyalarım koymama müsaade ettikleri yerde duruyor. Benimse, ah ey Tanrım, benimse üzerimde çatı yok. Ve yağmur gözlerimin içine yağıyor!”
Burası bir edebiyat şehri. Ve bütün yollar şiire, şairlere çıkıyor. Acaba İrlanda’ya adım atmış olsa ne düşünür, ne hissederdi Rilke? Kendi varlığının yersiz yurtsuzluğunda nefes almakta zorlanan, Baudelaire’in “Paris sıkıntısı”nı bir de kendisi deneyimleyen o koca Alman şair… Dublin’de sadece İrlandalı yazarların ve roman kahramanlarının değil Rilke’nin de, onun hemşerisi Böll’ün de ayak izlerini takip ediyorum. Ne tuhaf! Böll’ün anlattıklarının üzerinden kaç yıl geçmiş! Bir sürü şey değişmiş bu tatlı mı acı mı olduğuna bir türlü karar veremediğim ada ülkesinde. Ama değişmeyen şeyler de var. Yağmur onlardan biri. Elbette ona eşlik etmekten geri durmayan rüzgâr da…
Anımsıyorum: Saatler boyu yolları kırbaçlayan yağmuru pencerenin gerisinden izlediğim günler… Adapazarı. Çimenler, toprak kokusu ve ansızın gökkuşağı. Çocukluk! Çatı oluklarından boşalan sularla bir havuza dönüşen evimizin önünde yüzdürdüğüm kâğıttan gemiler… Hepsinde ayrı hayaller yüklü, hepsi uzak diyarlara giden… Karlı memleketler düşlerdim, kader beni bir yağmur ülkesine getirip bıraktı.
Yine aynı sayfaya geliyorum. 1950’ler… İrlanda’da bir Alman yazar, bir papaz ve kızıl saçlı genç kadın, bir trenin kompartımanında, birlikte yol alıyorlar. Garip bir hüzün eşlik ediyor onlara. Papaza sorarsan, “yağmur yüzünden!”. Ben de şimdi İrlanda’da, bir trenin hiç de kalabalık olmayan vagonunda yol alıyorum. Nereye gidiyorum? Kendimle karşılaşmak istemediğim bir yere. Bugünlerde dünya sanki çok uzak. Aşk çok yakın. Bir kalp atışı gibi, derinden. Yemyeşil kırların içinden geçiyorum. Geçtikçe sana varıyor içimde bir yer, gülümsüyorum. Neden?
Trenin pencereleri ıslak. Yağmur yüzünden. Koyunlar ne güzel! Sana benzetiyorum onları. Ama sen şimdi burada değilsin. Şimdi sen!.. Gözlerimde kapkara bulutlar…
Gittin. “Beni acılı bir kuşkuya terk ettin!”. Yüzün avuçlarımın içinde kaybolup gidiyor. Yok musun artık, sahiden?
Bitti mi? Kurudu mu gözyaşların?
Düştü mü yağmur yüzünden?
Yorum Yaz