Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sevgili sanatseverler ve seyahat tutkunları Kasım ayı biterken gelin yaşamanın ve tarihin tadına sizlere aktaracağım mısralarda varalım. Sizleri Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi’ndeki “Caz müziğinin seyri” söyleyişinden Mısır Piramitlerinin en zirvesine bırakmaya geldim. Sonrasında ise "Şehirde İyilik"in konuşulduğu sempozyumda takip ettiğim “Kentte Kültür ve Sanatın İyileştirici Gücü” oturumunu sizler için yazdım. Haydi gelin neleri deneyimlemişiz hep beraber bakalım.
Taksim Camii’nde caz konuşuldu
Kasım ayı içerisinde müziğe dair gerçekleşen en iyi şeylerden biri de Litros Sanat Konuşmaları programının bu seferki konu başlığının “Caz Müziğinin Seyri” olmasaydı. Gazeteci M.Emre Yapraklı moderatörlüğünde gerçekleşen programın iki kıymetli konuğu vardı; santur sanatçısı Sedat Anar ve etnomüzikolog Mustafa Avcı. Konu güzel konuklar kıymetli ve programın gerçekleştiği mekan ise; sanatla beraber birçok açıdan perspektifi geniş olan Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi içerisinde bulunan Taksim Kahve’ydi.
Program hakkında konuşmadan önce biraz müzik hakkında konuşmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü müzik geçmiş yıllara göre daha da erişilebilir bir vaziyette. Belki müzik yazarları, araştırmacıları, tarihçileri ve eleştirmenleri müziğe her zaman farklı bir açıdan yaklaşabilirler. Ama müziğin zaman içerisinde erişebilirliği noktasında günümüzde daha erişilebilir olduğu noktasında hemfikir olduklarını düşünüyorum. Bu durum müziğin her kategorisi için geçerli.Peki caz müziğe gelince ise neler söylenebilir? Ne kadar derin olabilir ya da bireyleri, toplumları nasıl etkiliyebilir? İşte bu soruların cevabını vermeden caz müziği ne demek ona bir bakalım. Caz müzik; Ragtime, Blues gibi Amerikan dünyasının yükselen dallarından biri. Orjinal söyleminde “Jazz” olarak anılan caz müzik 19. yüzyılın ilk yarısında Amerika’da yaşayan Afrikalı kölelerin bulduğu bir müzik türü…
Şimdi ise yukarıda sorduğumuz soruların cevabını almaya gelince ise “Caz Müziğinin Seyri” söyleşisi güzel bir durak oluyor. Peki nasıl mı? Program sonunda caz müziğe dair pek çok makale ve kitap okumuş gibiydim. Çünkü caz müziğin efsanelerinden olan Ahmad Jamal’dan Abdullah İbrahim'e ve caz müziğin Nato ile ilişkisinden tutun Türkiye’de caz müzik tarihinden “Ramazan’da Caz Müzik” konserlerine dair her şeyin konuşulduğu kulaklarda hoş bir namelerle berabar zihinlerde caza dair yeni sayfaların açıldığı bir program oldu. Son olarak şunu söylemeliyim ki caz müziğe dair çok şey kaçırdınız…
Çinili Hamam’da “Bizans’a Yelken Açmak”a ne dersiniz?
Aynı anda iki farklı deneyime ne dersiniz? Gelin sizi Fatih Zeyrek’te bulunan hamam kültürü kadar sanatın bir parçası olan Çinili Hamam’a götürelim. Çinili Hamam, 1530-1540 gibi bir zaman diliminde inşa edilmiş mimari şaheser olmasının yanı sıra tarihe ışık tutacak nitelikte bir yapı. Peki biz neden bir hamamı sanat ile bağdaştırıyoruz? Hamam Osmanlı-Türk kültürünün önemli bir unsuru. Zeyrek Çinili Hamam ise İstanbul’un tarihi yarımadasında koca bir geçmiş ile koyun koyuna yatıyor. Adının neden “Çinili” olduğuna gelecek olursak bu hamam için 16. yüzyılda özel olarak İznik’ten çiniler üretilip getiriliyor. Bu özel ve kendine özgü çiniler bir zamanlar hamamın iç kısmının belirli bir noktasına kadar kaplıyordu. Bundan dolayı da adı Çinili Hamam olarak kaldı. Mimari, tarihsel derinliği ve sanat ile olan bağından dolayı Çinili Hamam günümüzde restorasyon çalışmalarından sonra müze ve sanat kompleksi olarak hizmet vermektedir. Mutlaka bu müzeye gidip hamam kültürünü bir de çini perspektifinden bakmanızı tavsiye ederim.
Çinili Hamam da “Alekos Fassianos: Bizans'a Yelken Açmak” sergisi
Sanat, tarih ve kültürümüz için önemli bir yere sahip Çinili Hamam’dan yeterince bahsettiğimize göre “Bizans’a Yelken Açmak” kısmına gelelim. Zeyrek Çinili Hamam, İstanbul’un tarihi dokusunu sanatla birleştirerek “Alekos Fassianos: Bizans’a Yelken Açmak” sergisine ev sahipliği yapıyor. 24 Ekim’de açılan ve 31 Aralık tarihine dek ziyaret edilebilecek olan sergi, Yunan sanatçı Alekos Fassianos’un 1935’ten 2022’ye kadar ki sanatsal çalışmalarını içeriyor. Bizans’ın kadim mirasını tarihi kalıntılar arasında sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Sergi, hamamın tarihi atmosferi içerisinde Fassianos’un özgün eserleri ile sizi kısa tüneller arasında küçük bir mistik seyahate çıkarıyor. Anlam de Coster’in küratörlüğünü yaptığı sergi sarnıcın katmanları arasında Yunanlı bir sanatçının eserleri eşliğinde sizlere bir diyalog kurma fırsatı veriyor. Böyle bir sergi fikri ve hamamda sergilenmesi noktasına gelince ise küratörün ilhamına bakmamız lazım. Küratörün ilhamına kaynaklık eden İrlandalı şair ve oyun yazarı olan William Butler Yeats’ın “Bizans’a Yelken Açmak” adlı şiirini seçmesi ile sergiyi daha anlamlı kılıyor. Sanatsever dostlar Zeyrek’e gidin ve bu iki sanatı, fikri ve tarihi beraber bir arada yaşayın.
Türkiye’nin İlk Sanal Gerçeklik Müzesi “Müzeverse” İstanbul’da
Müze kavramını geleneksel kimliğinden dijital ve çağdaş bir forma dönüştürmeyi amaçlayan Türkiye’nin ilk sanal gerçeklik (VR) müzesi “Müzeverse”, 19 Kasım’da UNIQ İstanbul’da açıldı. Türkiye’nin ilk sanal gerçeklik (VR) Müzesi Sanal içerik prodüksiyon şirketi VR Future ve Fransız sanal gerçeklik şirketi Excurio'nun işbirliğiyle kuruldu. Kurulan sanal gerçeklik müzesi ilginç ve herkesin merak ettiği Mısır Piramitleri konseptiyle "Piramitlere Yolculuk: Antik Mısır'ın Keşfi" adlı deneyimi sanatseverlerle bir araya geldi. Benim gibi Mısır’ı merak eden ve gitme fırsatı bulamamış herkese bu deneyimi hayatlarında bir defa da olsa yaşamalarını isterim. Piramitlere Yolculuk yaparken aynı zamanda ise Antik Mısır’ın keşfini hiç tanımadığınız insanlarla ya da sevdiklerini ile 4.500 yıl öncesine giderek Kral Khufu’nun cenaze törenine tanıklık etme ve Giza Platosu, Sfenks ve Büyük Piramit'in gizli alanlarını keşfetme fırsatını kaçırmayın. İstanbul’da birkaç adım ile Mısır’a hatta binlerce yıl öncesine gitmek gelişen teknoloji ile beraber dijital dünyanın en büyük nimetlerinden biri. Seyahat, müze ve dijitalin oluşturduğu bu üçgende yaşamanın ve mistik bir yolculuğun tadına varın.

Kültür sanat her daim iyileştirir
Esenler Belediyesi tarafından “Şehirde İyilik” temasıyla düzenlenen “Esenlik Sempozyumu” farklı başlıklarda 29-30 Kasım tarihlerinde düzenlendi. Sempozyumun birinci gününde gerçekleşen “Kentte Kültür ve Sanatın İyileştirici Gücü” oturumunda, kültür ve sanatın şehirlere olan etkisi ele alındı. Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kongre Merkezi’nde gerçekleşen sempozyumda “Kentte Kültür ve Sanatın İyileştirici Gücü” oturumunda, kültür ve sanatın şehirlere olan etkisini kapsamlı bir şekilde ele aldı. Esenler Belediye Başkan Yardımcısı Dr. Hasan Taşçı’nın moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikalar Kurulu Üyesi, Yazar Prof. Dr. Ümit Meriç, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Genel Müdürü Görgün Taner, Türkiye Tasarım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Fehmi Bilge ve Yeni Şafak Gazetesi Kültür Sanat Editörü, Gazeteci Ayşe Olgun ise konuşmacı olarak katıldı.
İstanbul'a olan aşkın tezahürü
Prof. Dr. Ümit Meriç, “İstanbullu Olmanın 34 Altın Kuralı” başlıklı konuşmasında İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesiyle birlikte ‘Neler Yapabilirim?’ diye düşündüğünü belirterek bir kitap hazırlamaya karar verdiğini söyledi. İstanbul’un dünyanın en çok ziyaret edilen ve hakkında en çok hatıra bırakılan şehir olduğunu sözlerine ekleyen Meriç, “Seyyahların Aynasında İstanbul’ adında bir kitap hazırladım. O dönem Asya- Avrupa Yüzme Maratonuna da katıldım. Yüzme hocasından ders aldım ve Kanlıca’dan Boğaz’a atlayan 800 kişiden biri olarak İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçtim. Su hizasında İstanbul bambaşka bir güzellikte görünüyor. Hakikaten şehirle suyun içinde kaybolma tecrübesini yaşadıktan sonra kendimi daha da İstanbullu hissettim. ‘İstanbullu Olmanın 34 Altın Anahtarı’ da benim yine İstanbul’a olan aşkımın tezahürlerinden birisi olarak bundan 20 sene önce hazırlandı.” ifadelerini kullandı.
Kentin önemi kültür sanatla ölçülür
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Genel Müdürü Görgün Taner ise “Kültür ve Sanatın Toplumsal Rolü: Sanat Sadece İyileştirir mi?” adlı tebliğinde kültür sanatın yaşadığı talihsizliğe değinerek “ Bir kentin önemi de kültür ve sanat alanında yaptıklarıyla ölçülür. Geçmişiyle, mirasıyla ölçülür. Bu anlamda bu sempozyumda kültür ve sanata alan açtığınız için teşekkür ediyorum. Kentsel yaşam kalitesi diye bir şeyden bahsediyoruz. Kentlilik kültürünün gelişmesi açısından bunların konuşulmasını çok önemsiyorum. Geçmiş tabi ki çok önemli, ondan ders alalım ama yeni dünyanın koşullarını da unutmayalım. Bizim artık onlara uyum sağlamamız gerekiyor. Kentlilik ve İstanbulluluk denen şey bizle ilgili getirdiklerimizin yanı sıra bu şehirde karşılaşacaklarımızın, yeni bir dünyanın oluşumunda bizim ona ne katkımız olacağının da cevabını veriyor” diye konuştu.
Yaşanamayan şehirler üretmemeliyiz
Türkiye Tasarım Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Fehmi Bilge de “Şehirlerin Birlikte İyileştirilmesinde Toplumsal Farkındalığın Önemi” konulu konuşmasında yaptıkları çalışmalardan bahsetti. Bilge, “Şehrin problemlerini aslında hepimiz biliyoruz. Nasıl düzeltileceğini de biliyoruz. Önemli olan bunu yapacak pratiğe ve inada sahip olup olmadığınızdır. Biz tasarım düşüncesini, bunu pratiğiyle birlikte yapmaya çalışıyoruz. Kimlerle yapıyoruz? Bunun multidisipliner, katılımcı ve sürdürülebilir olmasına dikkat ediyoruz. Herkes depremden sonra faydalı bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bizim de uzmanlığımız konunun uzmanlarını bir araya getirmekti ve ‘Hatay için bir şeyler yapabilir miyiz?’ diye düşündük. Bütün bir şehri gönüllü olarak çalışmaya başladık. Şehrin planlarını yaptık. Orada bir ofis kurduk ve oradaki arkadaşlar da bu işin içine dahil oldu. Şehirlerde en önemli şey mavi, yeşil ve gri ilişkisidir. Depremden sonra sağlam kalmış ama yaşanamayan şehirler üretmek durumunda değiliz. Biz insan için şehir yapıyoruz” diye konuştu.
Sanat iç dünyamıza ayna tuttu
Oturumda “Sanatseverlere Kültür Sanat Etkinlikleri Şifa Oluyor mu?” sorusunun cevabını veren Yeni Şafak Gazetesi Kültür Sanat Editörü Ayşe Olgun ise şunları kaydetti: “Bugün konser salonları, müzeler, sanat galeri gibi pek çok mekân sanatın şifa yüzüyle bizi buluştursa da unutmayalım ki şehrin tarihi sokaklarında dolaşmak, eski çarşılarda geçmişin izini sürmek, tarihi bir camide tefekkür etmek, eski bir çeşmeden su içmek ya da İstanbul siluetini bir ressamın tablosundan izler gibi vapura binip seyretmek de ruhumuza şifa. Kısaca sanat insanlık tarihinden bugüne bireyin iç dünyasına ayna tuttu, insan olduğunu hatırlattı, insan olmamızdan kaynaklanan yaralarını sağalttı, tekdüzeliğin gücünü kırdı ve bundan sonra da şifa olmaya devam edecek. Ben inanıyorum ki şehir hayatında kültür sanat etkinlikleri takip edenler ya da sanatla ilgili bir ilgi alanı oluşturan insanlar şehrin ve günlük yaşamın stresinden daha kolay başa çıkıyor. Günlük hayatın içinde sıkışıp kalmıyor.”
Yorum Yaz