Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Bir bahar mevsiminde gitmiştim Endülüs’e. Mutlaka görmeliyim dediğim yerlerden biriydi. İslam medeniyetinin Avrupa’da ulaştığı zirvenin - yapılan kıyım ve katliamlardan geriye kalan- izlerini hayranlıkla ve kederle aklıma yazmıştım.
Kudüs’e adım atmak, dünya gözüyle Mescid-i Aksa’yı görmek, Kubbetüs Sahra ile selamlaşmak da nasip olmuştu. Ki, şimdilerde oralara adım atmak için çok zorlu yollardan geçmek gerekiyor. Daha ortaokul, lise çağlarımdayken peşine düştüğüm ‘Ben Kimim’ sorusunun cevapları bu şehirlerin sokaklarında, gökyüzünde, taşında, toprağında gizliydi. Saraybosna da en tanıdık, en aşina parçasıydı hikâyemin. Mostar Köprüsü’ne sımsıkı sarılmak gelmişti ilk gördüğümde. Nicedir hayalimdeki bir başka durak ise Özbekistan’dı. Mimarisinin göz alıcılığı, orada bulunan manevi büyükler, ortak tarihi ve kültürel bağlarımız doğal bir çekim alanı oluşturuyordu benim için. İslam aydınlanmasının en önemli merkezi olan bu topraklar hadis alanında İmam-ı Buhari, kelamda İmam Maturidi, tasavvuf alanında Şah-ı Nakşibendi, astronomide Uluğ Bey gibi isimleri yetiştirmişti.
Kültür gezisinin ötesinde manevi bir rota
Nisan ayının başında birbirinden kıymetli dostlarla ve binbir hevesle çıktık yola. Kudüs’e ilk gidişimde yolculuğumuzu bambaşka bir iklime taşıyan Belkıs İbrahimhakkıoğlu ve Ayşe Tuba Oral’ın mihmandarlığında Hive, Semerkand ve Buhara’yı da adımlamak nasip oldu. Çünkü bu menziller kültür gezisi olmanın ötesinde manevi bir seyrin de durakları. Özbekistan’ın en önemli şehirleri Buhara ve Semerkand birbirinden kıymetli Allah dostlarının sırlandığı beldeler. Bu farkındalıkla yola çıkıldığında her adım başka bir anlam taşıyor.
Özbekistan’da ilk durağımız tarihi İpekyolu üzerindeki en eski yerleşimlerinden biri olan Hive. Yorgun bir halde Ürgenç Havalimanı’ndan ayrılıp şehre doğru yol alıyoruz zira kaybedecek bir dakikamız bile yok!
Hive, Dışan Kale ve İçan Kale olarak ikiye ayrılıyor. Tahmin edildiği üzere kadim şehir İçan Kale. Ata Darvaza kapısından içeri adım attığınız andan itibaren adeta boyut değiştiriyorsunuz. Asırlardır kimliğini, dokusunu ve mimarisini koruyan Hive, 1990 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine alınmış, TÜRKSOY Kültür Bakanları Daimi Konseyi 37. Dönem Toplantısı'nda ise "Türk Dünyası 2020 Kültür Başkenti" ilan edilmiş.
Zamanın donduğu şehir: Hive
Toprak rengi taş duvar ve binalarla çevrili şehirde başrol yine de mavinin. Binbir form ve biçimdeki masmavi çiniler gözlerinizi kamaştırıyor. Rivayete göre, geçmişte yolcuların buradaki bir kuyuda su bulması ve suyu ilk içtiklerinde "Hey vah!" diyerek şaşkınlıklarını dile getirmesi sebebiyle şehrin adı başta Hey Vah, zamanla dönüşerek Hive olmuş. İsimlerini ders kitaplarında okuduğumuz cebir ve algoritmanın kurucusu El Harezmi ve gökbilimci El Biruni de burada doğup, büyümüş.
Karşımıza çıkan ilk yapılar Muhammed Emin Han Medresesi ve medresenin hemen önündeki şehrin sembolik yapısı 1852’de yapımına başlanan Kalta Minor (Kısa Minare). Bânisi Muhammed Emir Han, bölgenin en büyük ve gösterişli minaresi olmasını istese de ömrü vefa etmemiş ve Kalta Minor yarım kalmış. Bu minare gibi sembolik bir diğer eser de 10. yüzyılda yapılan 213 ahşap sütunlu Cuma Camii. Şehirdeki en genç minare İslamhoca minaresi. 17. yüzyılda yapılan Köhne Ark ya da Eski Saray da ahşap işçiliği ve çinileriyle insanı kendine hayran bırakıyor.
Özbekistan’da Türkiye Türkçesine en yakın lehçe Hive'nin de içinde bulunduğu Harezm bölgesinde konuşuluyor. Bu yüzden dil konusunda hiç zorlanmıyoruz. Gecesi gündüzünden daha da etkileyici olan Hive’de dolunayla aydınlanan sokaklar geçmişin hikâyelerini fısıldıyor bize usulca. Ertesi gün Buhara’ya doğru yola çıkıyoruz.
Türbeler şehri: Buhara
Zerefşan Nehri havzasında büyük bir vahaya kurulmuş Buhara. O dönemlerden itibaren de işlek bir ticaret merkezi ve pazar olmuş. Türkistan bölgesindeki ticarette söz sahibi hale gelen Buharalılar, şehri Türk İslam mimarisinin en güzel örnekleriyle donatmış. Özbekistan’da 1599'dan 1920'ye kadar Buhara Hanlığına başkentlik yapan bu kadim şehir, tarihindeki en büyük yıkımı 1920'deki Sovyet işgali sırasında yaşamış ve çok sayıda tarihi yapı zarar görmüş. Şükür ki başarılı restorasyon çalışmaları ile o eserler yeniden ihya edilmiş.
Buhara’da başlangıç noktamız Leb-i Havuz Meydanı. Kervanların uğrak yeri olan alanda Nadir Divan Bey Medresesi bütün görkemiyle dikkat çekiyor. Ortada kuğuların süzüldüğü havuzun etrafı Özbek Pilavı yenen mekânlarla çevrili. Çok sayıda medrese, kervansarayın bulunduğu meydan artık turistik eşyaların, bölgeye özgü el sanatları ve kumaşların satıldığı büyük bir çarşı.
Bir dönem İslam medeniyetinin merkezi olan ve pek çok tasavvuf ehlinin yetiştiği bu belde dünyada "Kubbet-ül İslam (İslam'ın kubbeleri)" unvanına sahip üç şehirden biri. Tıp ilminin kurucusu İbni Sina’nın da Buharalı olduğunu hatırlatalım. Çeşitli dönemlerde Zerdüştler, Budistler, Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlara ev sahipliği yapan Buhara, çok kültürlülüğün izlerini geçmişten bugüne taşıyor.
Altın silsilenin halkalarına tutunmak…
Abdülhâliḳ-ı Gucdüvânî, Arif Rivgari, Mahmud Anjir Faghnavi, Ali Ramitani, Muhammed Baba es-Samasî, Seyyid Emîr Külâl, Bahauddin Nakşibend gibi Nakşibendi yolunun kurucusu ve Altın Silsile’nin halkalarını oluşturan Hak dostlarının kabirleri Buhara’da bulunuyor. Bu yüzden Buhara’yı türbeler şehri diye tanımlayanlar da var. Semerkant’ta göreceğimiz anıt geleneğinin aksine manevi kimliklerinden dolayı bu türbelerin çoğu daha sade. Sanduka yerine mermer lahitlerle karşılaşmak da hayli şaşırtıcı. Geniş ve çiçeklendirilmiş avlulardan geçerken türbedar güvercinler karşılıyor ilkin sizi. Sessizlik ve huzur kelime anlamını buluyor buralarda. Genç, yaşlı, çoluk çocuk hürmetle ziyaretlerini tamamlıyor. Türbelerin hemen çıkışında oluşturulan bir alanda görevli hocan Kur’an okuyor ve gelenler sessizce dinliyor. Rusya etkisiyle uzun yıllar dini yaşantının baskı altında tutulmasının sonucu Kur’an okumayı bilenlerin sayısı çok az. Muhtemelen bu yüzden böyle bir gelenek oluşmuş.
Burada Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri’ne ayrı bir başlık açmak gerek. Şah-ı Nakşibend hazretleri Türkiye ve dünyadaki en yaygın tasavvuf kollarından Nakşibendi Tarikatı’nın kurucusu. 1318 yılında Buhara’da doğmuş. Henüz çocukken Seyyid Emir Külal hazretlerine öğrenci olmuş. Türbesinin yakınında hocası Emir Külal hazretleri medfun. Nakşibend hazretlerine ziyarete giderken rehberimiz vasiyeti üzerine önce annesinin türbesini ziyaret etmenin daha uygun olacağını hatırlatıyor. Bu zarafet Hak dostlarının anneye verdiği kıymeti gösteren çok anlamlı bir örnek olarak aklımıza kazınıyor.
Yeryüzündeki dört cennetten biri: Semerkant
Buhara’dan ayrılmak hiç kolay değil ancak bizi bekleyen bir başka güzellik daha var. İslam dünyasından şair ve ulemanın “yeryüzündeki dört cennetten biri" olarak tanımladığı Semerkant, çeşitli dönemlerde aralarında Batı Karahanlı, Şeybani ve Timurluların da bulunduğu birçok Türk devletine başkentlik yapmış. Türk-İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden olan şehir, 2001 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilmiş. Şehrin ilk yerleşim alanı olan Afrasiyab’da yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre Semerkant’ın yaşının 3000 yıl olduğu düşünülüyor. Binden fazla tarihi ve kültürel yapıya ev sahipliği yapan bu rüya şehirde vaktimiz ancak Emir Timur Türbesi, Registan Meydanı, Uluğ Bey Medresesi ile Uluğbey Rasathanesi, Şah-ı Zinde Külliyesi, Timur'un eşi Bibi Hanım'ın yaptırdığı Bibi Hanım Medresesi’ni görmeye yetiyor.
Semerkant’ın her noktasında karşınıza Emir Timur’la bağlantılı bir anlatı, bir heykel, bir yapı çıkıyor. Ülkenin kurucu ve birleştirici tarihi karakteri olduğu çok âşikâr. Emir Timur, Türkistan’ın imarında, oradaki mektep ve medreselerin, camilerin, han, hamam ve kamusal yatırımların yapılmasında en büyük pay sahiplerinden biri. Kurduğu “Timurlu İmparatorluğu” Türkistan'a altın çağlarından birini yaşatmış.
Bir Peygamber emaneti: Kusem bin Abbas
Huy ve yüz olarak Efendimiz Aleyhisselâm’a en çok benzeyen kişi olan amcasının oğlu Kusem bin Abbas’ın türbesi Semerkant’taki Şah-ı Zinde Külliyesi’nde yer alıyor. İslam Ansiklopedisi’ndeki bilgilere göre Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Kusem b. Abbas, İslâm dinini yaymak üzere bölgeye geldiğinde Efrâsiyâb tepesi diye bilinen bu noktada şehit olmuş. Onun için yapılan kabir de önemli bir ziyaretgâh haline gelmiş. Rehberimiz Astana hanımın anlattığına göre külliyedeki sonradan yapılan görkemli yapılar Emir Timur’un aile fertleri için inşa edilen türbeler.
Semerkant’ta medfun büyük zatlardan biri de İmam Buhari hazretleri. Türbesi Mart ayında restorasyonu tamamlanarak yeniden ziyarete açıldı. Ömrünü hadis derlemeye vakfeden İmam Buhari on binlerce hadisi güvenilirlikleri yönünden inceleyerek Kur’an-ı Kerim’den sonra en önemli kaynak kitabımız olan ‘Sahih Buhari de topladı. İslam âlemi için büyük kıymet taşıyan İmam Buhari’nin türbe ve külliyesi de göz alıcı güzelliğe sahip. Son derece büyük dış ve iç avluya sahip mekânda kadın ve erkeklerin namaz kılması için ayrılan bölüm ise nedense çok küçük. Burayı ziyaret etmek isteyenlerin yanında küçük bir seyahat seccadesi bulundurmasında fayda var.
Gördükten sonra bir daha aklınızdan çıkmayacak bir rüya gibi bu şehirleri adımlamak… Dar zamanlara sığdırmak ise mümkün değil. Yemek bahsine hiç girmiyorum. Ama bu rüyayı tekrar görmeyi çok isterim.
Yorum Yaz