Akademi’den İstanbul’a: Sinemanın Gündemi

SİNEMA DİJİTAL EKRAN

Kış aylarını sonlandırıp Nisan ile bahara minik adımlar atarken, sinemada da bahar esintileri gözlemlemeye başlıyoruz. Birkaç aydır festival sezonuna ve sinema salonlarına çöken kasvet, yavaşça dağılmaya ve yerini baharın habercisi olan hareketliliğe bırakmaya başlıyor. Gündem eski yoğunluğunu geri kazanırken, konuşulacak başlıklar da birikiyor. Sinemanın kolektif bir deneyimden çok bireysel bir seyir alanı olduğu soğuk havaların etkisini yitirmesiyle, salonlarda ve festivallerde kendimize yer bulmaya başlıyoruz. Bu nedenle de her anlamda bir yenilenme, tazelenme fırsatı buluyoruz.  

Bir yandan yıl boyunca konuşulan filmlerin son kez hatırlandığı, ödüllerin dağıtıldığı, diğer yandan da henüz adı konmamış yeni bir dönemin ilk işaretlerinin belirdiği bu dönemde bizleri birbirinden farklı gelişmeler karşılıyor. Uluslararası perdede Akademi Ödülleri ve beraberinde getirdiği tartışmalar öne çıkarken, yerli sinema bültenimizde de yılın en önemli gelişmeleri gözlemleniyor. İstanbul Film Festivali gibi sinemacılar ve sinemaseverler tarafından dört gözle beklenen bir olayın detayları ve vizyonda görmeyi uzun zamandır beklediğimiz filmler heyecanımızı diri tutmamızı sağlıyor. Gelin tüm bu gelişmelerin detaylarına birlikte göz atalım. 

Oscar: Bir Vitrin Olarak Sinema

Oscar Ödülleri, her yıl olduğu gibi bu yıl da sinemanın ne olduğundan çok neye dönüştüğünü gösteren bir vitrin işlevi gördü. Ödüller dağıtıldı, isimler açıklandı, sezon resmî olarak kapandı. Ama Oscar’ın asıl etkisi, kazananlardan çok, neyin ödüllendirildiği ve neyin görmezden gelindiği üzerinden hissediliyor.

Bu yılın en çok konuşulan yapımları arasında yer alan Sinners ve One Battle After Another, adaylık sürecinde zaten güçlü bir rekabetin işaretlerini veriyordu. 16 dalda adaylıkla öne çıkan Sinners, ödül gecesinde bu avantajını tam anlamıyla koruyamadı. Gecenin büyük ödüllerinin önemli bir kısmı One Battle After Another’a giderken, film “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” dahil olmak üzere toplam 6 ödülle gecenin en çok kazanan yapımı oldu. Sinners ise 4 ödülle gecenin bir diğer güçlü filmi olarak kaldı. Filmin görüntü yönetmeni Autumn Durald Arkapaw, En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü kazanarak bu dalda Oscar alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Bu ödül, bireysel bir başarı olmanın ötesinde, sinemanın üretim alanındaki görünmez eşitsizliklere dair sembolik bir kırılma olarak da okunabilir.

Frankenstein, geceden üç ödülle ayrılırken; HamnetF1Avatar: Fire and AshWeaponsThe Girl Who Cried PearlsThe SingersTwo People Exchanging SalivaAll The Empty RoomsSentimental Value ve Mr. Nobody Against Putin birer ödülle geceyi tamamladı.

Oyunculuk kategorilerinde ise En İyi Erkek Oyuncu ödülü, güçlü adaylar arasında geçen rekabetin ardından Sinners’la Michael B. Jordan’a gitti. En İyi Kadın Oyuncu ödülü ise beklendiği üzere Hamnet’teki rolüyle Jessie Buckley’e verildi.

Sahnedeki Cümleler, Sahne Dışındaki Tartışmalar

Oscar gecesi, her zaman olduğu gibi yalnızca ödüllerden ibaret değildi. Gecenin en çok konuşulan anlarından biri, Javier Bardem’in savaş karşıtı sözleriydi. Geceye 2003 yılında Irak Savaşı’nda taktığı “Savaşa hayır” sloganlı rozetiyle katılan ödüllü oyuncu, Gazze’de yaşanan soykırımı ve İran savaşını protesto etti. Yabancı dilde en iyi film Oscar'ını sunmak için İsrail yanlısı Priyanka Chopra ile sahneye çıkan Bardem, savaşa karşı tavrını gözler önüne serdi ve önce 'Savaşa Hayır' sonra da 'Özgür Filistin' dedi. Bu tür çıkışlar, Oscar sahnesinin hâlâ politik bir alan olabildiğini gösteriyor. Sinema, kendini ne kadar estetik bir alan olarak tanımlarsa tanımlasın, dünyanın ağırlığı eninde sonunda sahneye sızıyor ve sinema, böyle onurlu bir duruş sergileyebilenler için önemli bir araç haline gelebiliyor. 

Buna karşılık, Timothée Chalamet cephesinde daha çok sektör içi tartışmalar öne çıktı. 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika’sında geçen ve sık sık Auschwitz ve Hitler göndermelerinin yer aldığı Marty Supreme filmindeki başrolüyle Oscar’a dördüncü defa aday gösterilen Yahudi oyuncu, törenden bir kez daha mağlubiyetle döndü. Oyuncunun ödül alamaması beklenen bir sonuç olarak karşılanırken, törenden önce bale ve opera hakkında yaptığı aşağılayıcı açıklamalar, sinemanın diğer sanatlarla kurduğu ilişkiyi yeniden gündeme taşıdı. Bu açıklamalar, yalnızca bir “talihsizlik” olarak değil, aynı zamanda sinemanın kendi dışındaki alanlara karşı zaman zaman geliştirdiği mesafeli tavrın bir yansıması olarak da okunabilir. 

İstanbul’da Başka Bir Ritim

Oscar’ın gürültüsü henüz dinmemişken, sinema takvimi bu kez daha sakin ama daha yoğun bir alana kayıyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali, 9–14 Nisan tarihleri arasında yeniden izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Toplam 7 salonda gerçekleşecek gösterimlerle İstanbul Film Festivali bu yıl da ağırlayacağı birçok konuk yönetmen ve oyuncuyu festival izleyicileriyle bir araya getirecek. 

İstanbul Film Festivali’nin kapsamlı seçkisi, Türkiye’den ve dünyadan nitelikli ve ödüllü filmleri, özel gösterimleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri bir araya getiriyor; programda çok sayıda uzun metrajlı ve kısa film yer alıyor. Festivalin bu yılki programı, yalnızca seçkisiyle değil, kurduğu dengeyle de dikkat çekiyor. Uluslararası yapımların yanında yerli filmlerin görünürlüğünün artması, festivalin son yıllarda giderek daha belirgin hale gelen yönelimlerinden biri. 

Festivalin açılış filmi olarak belirlenen film, Isabel Coixet imzalı Üç Veda. Dünya prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren film, Alba Rohrwacher ve Elio Germano’nun başrollerinde başrollerinde yer aldığı film, daha içe dönük bir anlatıyla ilişkiler ve duygusal kırılmalar etrafında şekillenen bir hikâye sunuyor. Sadelikten beslenen güçlü yapısıyla, festival maratonuna gösterişten uzak, derinlikli ve zarif bir başlangıç yapmak isteyen izleyiciler için incelikli bir giriş niteliği taşıyor. Seçkide öne çıkan uluslararası yapımlardan bir diğeri de Shahrbanoo Sadat’ın yönettiği İyi Erkek Yok. Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olan bu film, Taliban’ın yeniden iktidara gelişi öncesindeki Kâbil’de, erkek egemen düzen içinde var olmaya çalışan bir kadın kameramanın hikâyesini politik bir atmosferde ele alıyor. 

Festivalin yerli seçkisinde ise son yıllarda giderek çeşitlenen anlatı dünyasının izleri dikkat çekiyor. Elif Eda’nın Süt Çiftliği, kırsal bir üretim alanı üzerinden emek, kadınlık ve gündelik yaşamın görünmeyen yüklerini sade ama çarpıcı bir dille merkeze alıyor. Banu Sıvacı’nın Günyüzü ise bireysel kırılmalar ve toplumsal sıkışmışlık arasında gidip gelen karakterleriyle, şehir yaşamının görünmez çatlaklarını takip ediyor. Yeşim Ustaoğlu’nun Kuru Taşın Başı ise yönetmenin bir önceki filminin çekimi sırasında, bölge halkının bir baraj nedeniyle zorunlu göçe maruz bırakılması üzerine hazırlanmış bir belgesel olarak katmanlı bir anlatı kuruyor. Bu üç film, festivalin yerli bölümünde hem tematik çeşitliliği hem de anlatı arayışlarını görünür kılarak programın genel dengesiyle uyumlu bir kapanış alanı oluşturuyor.

İstanbul Film Festivali’nin asıl önemi, belki de tam burada yatıyor: Henüz adı konmamış, büyük anlatılara dönüşmemiş filmler için bir alan açmasında. Oscar’ın parıltılı vitrininin aksine, burada daha kırılgan, daha deneysel, daha kişisel hikâyeler yer buluyor. Ve çoğu zaman sinemanın yönünü de tam olarak bu filmler belirliyor.

Vizyonda: Tanıdık Hikâyeler, Yeni Tonlar

Berlin’den Altın Ayı ile dönen İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar, Türkiye’de de izleyicisiyle buluştu. Özgü Namal, Tansu Biçer, İpek Bilgin ve Leyla Smyrna Cabas’tan oluşan güçlü oyuncu kadrosuyla öne çıkan yapım, vizyona girmeden önce de epey konuşulmuştu. Film, sahneye koydukları tiyatro oyunundan sonra işlerinden olan sanatçı bir çiftin yaşadıklarına odaklanıyor. Prömiyer gecesi yaşanan bir kırılmanın ardından hedef gösterilerek hayatları altüst olan Derya ve Aziz’in, kızlarıyla birlikte İstanbul’da tutunma çabasını ve bu süreçte değerleriyle gelecekleri arasında sıkışmalarını takip ediyor. Film, birey ile devlet otoritesi arasındaki gerilimi ve politik baskının gündelik hayata sızma biçimlerini soğukkanlı bir yaklaşımla ele alıyor. İlker Çatak ise bu hikâyeyi, diyalogdan oyunculuğa, görüntüden kurguya uzanan bütünlüklü bir sinema diliyle taşıyarak güçlü ve ölçülü bir anlatı kuruyor.

Yeni Drakula uyarlaması, gotik anlatının en tanıdık figürlerinden birini yeniden sahneye çağırıyor. Luc Besson imzalı bu yapım, yüzyıllar önce eşini kaybeden ve lanetlenen isyankâr bir prensin, 19. yüzyıl Londra’sında aşkını geri kazanmaya çalışırken peşindeki avcılarla olan mücadelesini anlatıyor. Onlarca yıldır aşina olduğumuz bu olay örgüsü, Caleb Landry Jones, Christoph Waltz ve Zoë Bleu gibi güçlü isimlerden oluşan oyuncu kadrosuyla yeniden karşımıza çıkıyor. Bu tür uyarlamalar her zaman bir risk taşır: Fazla tanıdık olmak ile yeterince yeni olamamak arasında sıkışmak. Film, bu dengeyi görsel estetik üzerinden kurmaya çalışıyor; karanlık atmosferini korurken daha modern bir ritim yakalamaya yöneliyor. Yine de şu soru kaçınılmaz: Drakula hâlâ bizim çağımıza ait bir korku mu, yoksa yalnızca tekrar edilen bir gölge mi?

Yerli bir komedi filmi olarak karşımıza çıkan Kardeşler Araştırma ise, kendilerini gizli bir devlet operasyonunun içerisinde bulan dedektif kardeşlerin hikayesine perde aralıyor. Yönetmen koltuğunda Murat Kaman ve Koray Şahin’in oturduğu filmin oyuncu kadrosunda Cem Gelinoğlu, Doğu Demirkol, Güven Kıraç gibi güçlü komedyen ve oyuncularımız yer alıyor. Hem keyifli, eğlenceli bir film izlemek hem de sinemanın bu kadar masraflı bir hale geldiği bir zamanda yerli sinemacılarımıza destek olmak isteyenler için vizyonda daha hafif bir alternatif olarak konumlanıyor.

Yorum Yaz