“Benim için sinema biraz da insanı anlama çabası…”

SİNEMA

Tavşan İmparatorluğu filmi vizyon yolculuğuna devam eden yönetmen Seyfettin Tokmak: “İnsan hikâyelerinin ne kadar farklı biçimlerde anlatılabileceğini sinema sayesinde keşfettim. Felsefeden psikolojiye, masallardan romanlara kadar pek çok alanda dolaşan bir merakım vardı ve sinema bütün bu alanların kesiştiği büyülü bir yer gibi geldi bana. Benim için sinema biraz da insanı anlama çabasıdır; o merak hiç bitmeyen, biraz çocuksu bir merak.”

Daha önce hayata geçirdiği “Kırık Midyeler” adlı ilk uzun metrajıyla tanıdığımız, sinemadaki varlığını çektiği güçlü belgesellerle pekiştiren ve son olarak “Tavşan İmparatorluğu” filmiyle geçtiğimiz yıl film festivallerinde adeta rüzgâr estiren yönetmen Seyfettin Tokmak, Litros Sanat’ın yeni sayısı için sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Değindiği konulardan sinema anlayışına, vizyon yolculuğu devam eden Tavşan İmparatorluğu’ndan çektiği belgesellere kadar pek çok konuda sorularımızı yanıtlayan başarılı yönetmen, “Sinemada hep o görünmeyen ya da kenarda kalmış dünyalara bakmaya çalışıyorum” diyor. Buyurun keyifli sohbetimize… 

Sizi kısaca daha yakından tanıyabilir miyiz?

Elazığ’da doğdum. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladım. Ancak son sınıfa geldiğimde sinemaya duyduğum arzu ağır bastı ve okulu son sınıfta bırakıp sinema yapmak için yollara düştüm. Sinemaya kısa filmlerle başladım, ardından belgeseller çektim. Belgesellerimde çoğunlukla toplumun kenarında kalmış, hayatın biraz dışında yaşayan insanların ve grupların hikâyelerine yöneldim. Bekâr odalarında yaşayan işçilerden kâğıt toplayıcılarına, definecilerden göçmen çocuklara ve yetimhanede büyüyen çocuklara kadar farklı hayatlara dokunan işler yaptım. İlk uzun metraj filmim “Kırık Midyeler” 2011 yılında vizyona girdi. Ardından ikinci uzun metrajım olan “Tavşan İmparatorluğu” geldi. Genel olarak sinemada ilgimi çeken şey, hayatın merkezinde görünmeyen ama aslında hayatın çok güçlü bir parçası olan karakterlerin hikâyeleri. Bir bakıma sinemada hep o görünmeyen ya da kenarda kalmış dünyalara bakmaya çalışıyorum. Ayrıca Yeditepe Üniversitesinde Radyo TV Sinema Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışıyorum.

Sinema bütün alanların kesiştiği büyülü bir yer

Sinema sizin için ne demek? Sinema sanatının sizdeki karşılığı nedir? Sinemaya ilk olarak ne zaman ve nasıl yöneldiniz?

Çok beylik cümleler kurmak istemem ama benim için sinema, dünyayı ve insanı anlama biçimlerinden biri. Küçüklüğümden beri insanların kenarda kalmış hikâyelerine karşı büyük bir merakım vardı. O hayatları gözlemlemek, anlamaya çalışmak... Sanırım bu merak beni yavaş yavaş sinemaya doğru çekti. Edebiyat da hayatımda çok önemliydi. Ama zamanla sinemanın bana dünyayı başka bir gözle görme imkânı verdiğini fark ettim. İnsan hikâyelerinin ne kadar farklı biçimlerde anlatılabileceğini sinema sayesinde keşfettim. Felsefeden psikolojiye, masallardan romanlara kadar pek çok alanda dolaşan bir merakım vardı ve sinema bütün bu alanların kesiştiği büyülü bir yer gibi geldi bana. Benim için sinema biraz da insanı anlama çabasıdır; o merak hiç bitmeyen, biraz çocuksu bir merak.

Cebimdeki bütün parayı biletlere verip…

Gençlik yıllarımda sinema keşfim çok yoğunlaştı. Özellikle Michelangelo Antonioni ve Yasujirō Ozu gibi yönetmenlerin filmleri beni derinden etkiledi. Onların kurduğu o saf sinema duygusu, görüntüyle kurdukları düşünce dünyası beni inanılmaz heyecanlandırdı. O dönem sinemaya neredeyse bir müridi gibi bağlandım diyebilirim. Hatta öğrencilik yıllarında, İstanbul Film Festivali’nde filmleri izleyebilmek için Samsun’dan ya da Elazığ’dan İstanbul’a gelirdim. Cebimdeki bütün parayı biletlere verip günde dört beş film izlemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bazen yarısında yorgunluktan uyuyakalırdım ama o filmler benim dünyamı genişletiyordu. Belgesellerimde de bu merakın peşinden gittim. Mesela bir belgeselimde, 1970’lerde Türkiye’de film çekmeye çalışan Danimarkalı bir kadın yönetmenin, Yakacık Yetiştirme Yurdu’ndan filminde oynattığı çocukların yıllar sonra ne olduğunun izini sürdüm. O çocukların bazılarının hayatlarının bambaşka yönlere evrildiğini görmek, sinemanın insan hayatına nasıl dokunabileceğini bana yeniden düşündürdü. Sinemanın büyüsü biraz da burada: Bazen bir hikâye, bir insanın hayatında beklenmedik bir kapı aralayabiliyor. Sanırım bütün bunların toplamı beni sinemaya yönlendirdi; merak, insanı anlama arzusu ve hikâyelerin peşinden gitme isteği…

Sinema bir görüntü sanatı

Bize yönetmenlik üslubunuzu teknik/içerik/tat ve duygu olarak nasıl betimlersiniz?

Ben sinemanın her şeyden önce bir görüntü sanatı olduğuna inanan biriyim. O yüzden sinemaya yaklaşımımda görüntünün taşıdığı anlam ve duygu çok belirleyici. Kadrajın pozisyonu, planın ölçeği, kameranın bir karaktere nasıl baktığı… Bunların hepsi benim için duygunun anlatım araçları. Çoğu zaman bir duyguyu önce görüntü üzerinden kurmaya çalışırım. Benim için kadraj sadece bir çerçeve değil; duygunun yerleştiği bir alan. Genel olarak gerçekliğe çok yaslanan bir sinema dili kurmaya çalışıyorum. Gerçekliğin içinden gelen, hayatın dokusunu taşıyan bir sinema… Ama aynı zamanda sinemanın o büyülü tarafını da önemsiyorum. Gerçekliğin kendisini biraz eğip bükebilen, onun sınırlarında dolaşabilen bir sinema. Bu yüzden bazen gerçeklikle büyü arasında gidip gelen bir duygu dünyası kurmak hoşuma gidiyor. İçerik olarak ise çoğu zaman çocukluk, toplum ve birey arasındaki gerilim gibi temaların peşinden gidiyorum. İnsanların içinde yaşadıkları toplum tarafından nasıl biçimlendirildiğini, bazen nasıl yalnızlaştırıldığını ya da nesneleştirildiğini anlamaya çalışıyorum. Bu meseleler özellikle çocuk karakterler üzerinden çok daha çıplak bir şekilde görünür hale geliyor.

Tek bir tona yaslanan filmler yapmak istemiyorum

Duygu açısından tek bir tona yaslanan filmler yapmak istemiyorum. Çünkü insan dediğimiz şey tek bir duygudan ibaret değil. Hatıralar, geçmiş, korkular, arzular… Bunların hepsi bir karakterin içinde aynı anda var olabiliyor. Ben de o çok katmanlı duygu hâlini yakalamaya çalışıyorum. Bir de sanırım en çok yatırım yaptığım şey karakterler. Bir hikâye yazarken çoğu zaman önce karakteri düşünürüm. Onun iç dünyasını, geçmişini, kırılganlıklarını… Karakteri kurduktan sonra onu yerleştireceğim dünyayı tasarlamaya başlarım. Bazen küçücük bir sahne ya da zihnimde kalan bir an, uzun süre zihnimde dolaşır ve sonunda bir filmin çekirdeğine dönüşebilir. Biçimsel olarak ise her filmin ritmi kendi hikâyesinden doğuyor. Bazı hikâyeler daha dinamik bir kurgu ister, bazıları ise daha yavaş ve dingin bir akış talep eder. Ben o ritmi hikâyenin matematiğine göre kurmaya çalışıyorum. Sonuçta sinema, görüntünün düşünmeye başladığı bir sanat. Ben de o görüntünün hakkını vermeye çalışıyorum.

Yıllardır çocukluk üzerine çok düşünüyorum

Peki, Tavşan İmparatorluğu filminin çıkış noktası ne idi, nasıl bir düşünce sürecinin ürünü ve adı neden Tavşan İmparatorluğu?

Aslında bu film uzun zamandır zihnimde dolaşan bir meselenin sonucu. Yıllardır çocukluk üzerine çok düşünüyorum ve bu konu üzerine ciddi bir mesai harcadım. Çocuklarla yaptığım belgesel çalışmalarının da bunda büyük etkisi oldu. Özellikle Ümraniye Cezaevi’nde çocuklarla yaptığım çalışmalar ve daha önce farklı yerlerde çocukların hayatlarına yakından tanıklık etmem, bu hikâyenin oluşumunda çok belirleyici oldu. Bir noktada şunu fark ettim: Hayatta erken yaşta yenilgiyle, travmayla ya da ağır koşullarla büyümek zorunda kalan çocukların hikâyeleri beni çok etkiliyor. Tavşan İmparatorluğu biraz da bu çocuklar için hayal ettiğim bir kahramanın hikâyesi. Musa karakteri bu düşüncenin içinden doğdu. Musa aslında hayata erken yenilmiş çocukların içinden çıkan küçük bir kahraman. Filmin adının Tavşan İmparatorluğu olmasının nedeni de filmin kurduğu dünyayla ilgili. Film bir yandan çok sert ve gerçek bir dünyanın içinde geçiyor ama diğer yandan Musa’nın kurduğu hayal dünyasında masalsı bir taraf var. Ben gerçeklikle masalın birbirine değdiği bir alan yaratmak istedim. Bu yüzden filmde tavşanlar sadece bir hayvan değil; Musa’nın dünyasında bir tür sığınak, bir umut alanı. “İmparatorluk” kelimesi de aslında bu küçük dünyayı büyüten, ona bir hayal gücü kazandıran bir metafor gibi. Tavşan İmparatorluğu biraz da Musa’nın hayatta kurabildiği küçük bir umut ülkesi. Bir yandan da izleyiciyle küçük bir karşılaşma kurmak istedim. Başlığı duyduğunuzda sanki daha yumuşak, hatta masalsı bir hikâye izleyecekmişsiniz gibi bir his oluşuyor. Ama film ilerledikçe izleyici çok daha sert bir gerçeklikle karşılaşıyor. Bu karşıtlık benim için önemliydi.

Sinemalar büyük ölçüde AVM’lere sıkışmış durumda

Vizyon yolculuğu nasıl gidiyor, aldığınız sonuçtan memnun musunuz? Seyircide nasıl bir karşılık bulmasını ummuştunuz ve sonuç ne oldu?

Açıkçası filmle ilgili hayalim çok daha geniş bir seyirciye ulaşabilmekti. Şu an geldiğimiz noktada bunun tam anlamıyla gerçekleştiğini söyleyemem. Belki doğru zamanlama olmadı, belki de doğru koşulları yaratamadık ama zaten uzun süredir bağımsız sinemanın en büyük sorunlarından biri bu, filmlerin salon bulabilmesi... Bugün sinema salonlarının büyük ölçüde AVM’lere sıkışmış olması ve gösterim programlarının daha çok ticari filmler etrafında şekillenmesi, bizim gibi bağımsız filmler için alanı oldukça daraltıyor. Tavşan İmparatorluğu da bu durumdan nasibini aldı diyebilirim. Çok sınırlı sayıda salonda gösterime girebildik. Türkiye gibi büyük bir ülkede bu sayılar elbette filmin ulaşabileceği seyirciyi ciddi şekilde sınırlandırıyor. O yüzden şu anki tabloyu nihai bir sonuç olarak görmüyorum. Çünkü filmin potansiyel olarak daha fazla izleyiciyle buluşabileceğine inanıyorum. Bağımsız bir film için asıl mesele bazen filmi yapmak değil, filmi seyirciyle buluşturabilmek. Bu yüzden süreci farklı yollarla sürdürmeye çalışıyoruz. Ekiple birlikte şehir şehir dolaşarak, özel gösterimler yaparak ve seyirciyle doğrudan buluşarak filmi yaşatmak istiyoruz. Bir anlamda eski zamanların gezici kumpanyaları gibi… Filmi alıp farklı kentlere gitmek, orada sinemayı takip eden seyircilerle bir araya gelmek.

Ödüller bir filmin değerini tek başına belirlemez ama…

Birçok film festivalinden çok sayıda ödül aldınız. Bu konu hakkındaki duygu ve düşünceleriniz neler? Ayrıca sizce ödüller filmi başarılı kılan ölçütler arasında mıdır?

Elbette bu ödüller hem benim için hem de film ekibi için çok gurur verici. Çünkü bir filmin ortaya çıkması uzun ve kolektif bir emeğin sonucu. Senaryosundan oyunculuğuna, görüntüsünden müziğine kadar çok sayıda insanın birlikte kurduğu bir dünya var. Farklı ülkelerdeki festival jürilerinin bu emeği görmesi ve filmi takdir etmesi bizim için gerçekten değerli. Tavşan İmparatorluğu’nun festivallerde aldığı ödüller bana şunu da gösterdi: Filmin kurduğu duygunun, estetik dilinin ve anlatmak istediği hikâyenin farklı kültürlerden insanlarda da bir karşılık bulabildiğini görmek çok kıymetli. Tabii ki ödüller bir filmin tek başına değerini belirleyen şeyler değil. Bir filmin asıl yolculuğu seyirciyle kurduğu ilişkiyle tamamlanır diye düşünüyorum. Ama yine de ödüllerin tamamen önemsiz olduğunu söylemek de doğru olmaz. Ödüller bir filmin değerini tek başına belirlemez ama verilen emeğin görünür hale gelmesini sağlar. Bir de işin pratik tarafı var. Bağımsız sinema yapan insanlar için festivallerde alınan ödüller bazen yeni projeler üretme konusunda küçük de olsa bir alan açabiliyor. Endüstriyel anlamda çok büyük kapılar açmasa da, en azından yaptığınız işin bir karşılık bulduğunu görmek ve yeni filmler için cesaret vermesi açısından önemli.

Set ortamında eşitlikçi bir ilişki kurmaya çalıştım

Set ortamınız nasıldı? Oyuncularla ve ekiple nasıl bir çalışma temposu/yöntemi içerisinde idiniz? İyi bir set ortamı ortaya çıkacak olan filmin iyiliği bağlamında neden önemlidir?

Bu filmde aslında şimdiye kadar sinemayla ilgili edindiğim bütün deneyimlerin biraz daha rafine edilmiş bir hâli ortaya çıktı diyebilirim. Ekip kurarken elbette teknik yeterlilik önemli; herkesin kendi alanında güçlü olması gerekiyor. Ama benim için en az teknik kapasite kadar önemli olan bir şey daha vardı: ekip içinde bir duygudaşlık kurabilmek. Bu yüzden ekibi oluştururken sadece mesleki yetkinliğe değil, insanların karakterine de çok dikkat ettim. Set içinde gereksiz bir kibir ya da ağır bir hiyerarşi oluşmasını istemedim. Çünkü sinemanın özünde kolektif bir sanat olduğuna inanıyorum. Ben yönetmeni bir orkestra şefine benzetiyorum; müziği yaratan aslında bütün o sanatçılar. Bu nedenle set ortamında mümkün olduğunca eşitlikçi bir ilişki kurmaya çalıştım. Elbette her işin bir sorumluluk alanı var ama o sert hiyerarşinin yarattığı mesafeyi kırmak önemliydi. Herkesin fikrini söyleyebildiği, yaratıcı katkı sunabildiği bir atmosfer kurmaya çalıştık. Tavşan İmparatorluğu oldukça zor koşullarda çekilen bir film oldu. Ekonomik ve fiziksel olarak kolay bir süreç değildi. Ama buna rağmen ekipteki herkes gerçekten büyük bir gönülle çalıştı. Herkes kendi yeteneğini ve duygusunu filme koymaya çalıştı. Bir filmde sette üretilmeyen duygu, perdede de üretilemez. Ben buna gerçekten inanıyorum. İnsanları sadece zorlayarak ya da sadece bir iş ilişkisi kurarak estetik bir değer üretmek çok mümkün değil. Bir filmin içinde bir duygu varsa, o duygu önce set ortamında oluşur. Ekip arasında kurulan o güven ve ortak üretim duygusu filme de yansır. Bu yüzden filmin ortaya çıkan atmosferinde, ekip içinde kurulan bu gönül ilişkisinin çok önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.

Genç sinemacılar için en kritik nokta kendilerini tanımak

Öte yandan genç sinemacı ve yönetmen adaylarına neler söylemek istersiniz, sizce kendilerinde hangi sorulara yanıt verdikten sonra bu sürece baş koymalılar?

Benim sinemaya gelişim oldukça uzun bir süreç oldu. Çok fazla set deneyimi yaşadım, uzun yıllar boyunca sinemanın farklı alanlarında çalıştım. Ama bunun yanında sürekli okumaya ve öğrenmeye çalıştım. Edebiyattan psikolojiye, felsefeden sinemanın büyük ustalarının biyografilerine kadar pek çok şeyden beslendim. Sinemayı da yalnızca film izleyerek değil, izlediğim filmlerin arkasındaki bakışı anlamaya çalışarak öğrenmeye gayret ettim. Bir yönetmen bir sahneyi neden böyle kurmuş, bir kadraj neden o şekilde yerleşmiş, bir karakter neden o duyguyla hareket ediyor… Bunları düşünmek, analiz etmek benim için çok öğretici oldu. Genç sinemacılar için en kritik noktanın kendini tanımak olduğunu düşünüyorum. İnsan önce kendi dünyasını anlamalı. Hayata nereden bakıyor, hangi meseleler onu gerçekten ilgilendiriyor, hangi duyguların peşinden gitmek istiyor… Bunları bilmeden sinemada güçlü bir yol kurmak zor. Öte yandan sinemanın romantik bir hayal dünyası gibi görülmemesi gerektiğini de düşünüyorum. Özellikle Türkiye’de sinema yapmak oldukça zor bir yolculuk. Ekonomik olarak da, üretim koşulları açısından da oldukça çetin bir süreç. O yüzden genç sinemacıların kendilerine şu soruyu sormaları önemli: “Gerçekten bu zorluğa hazır mıyım?” Çünkü sinema bazen dışarıdan göründüğü kadar romantik bir alan değil. Ama bütün o zorluklara rağmen hâlâ insanın içinde güçlü bir anlatma arzusu varsa, o zaman zaten o yol bir şekilde kendini kurmaya başlıyor.

Yoğun bir üretim süreci içerisindeyim

Yeni film projelerinizden -eğer varsa- bahseder misiniz?

Şu anda yeni bir projem üzerinde çalışıyorum, “Çocukluğun Ölümü” adını taşıyor ve süreci hâlâ devam ediyor. Bunun dışında farklı türlerde, hem komedi hem dram ağırlıklı televizyon dizileri üzerine de çalışıyoruz. Özellikle Osmanlı’da otopsinin başlangıcını anlatan “Teşrih” adlı bir proje var; bunu uzun süredir birlikte çalıştığımız Selman Bayer ile hayata geçirmek için büyük bir mesai içindeyim çünkü projenin bütün yapısı oldukça net bir şekilde oturmuş durumda. Ayrıca belgesel projeler ve farklı film çalışmalarıyla da üretmeye devam ediyorum. Özetle, hem sinema hem de televizyon alanında farklı hikâyeleri izleyiciyle buluşturmak için yoğun bir üretim süreci içerisindeyim.

Ali DEMİRTAŞ
Ali DEMİRTAŞ

Gazeteci, TV yapımcısı, moderatör ve yönetmen. 10 Nisan 1996 tarihinde Niğde’de doğdu. 1999 yılından beri İstanbul’da yaşıyor. Lisansını İstanbul Arel Üniversitesi’nde yüzde 100 başarı bursu ile gazet ...

Yorum Yaz