Deniz Uğur Gülener: “Filistin insanlığın vicdanıdır”

SİNEMA Güncel

Sanatçı ve aktivist Deniz Uğur Gülener, “Filistin benim için sadece bir coğrafya değil,  insanlığın vicdanıdır. O çocukların, kadınların, paramparça edilmiş hayatların sessiz  çığlığına kulak tıkamak mümkün değil. Ben bir anne olarak da, bir sanatçı olarak da  bunu içimde taşıyorum.” diyor. 

Dünya son 2 yıldır büyük bir acı yaşıyor. Gazze’de insanlar İsrail soykırımının altında.  Onların sesi olmak, acılarını duyurmak için dünyanın dört bir yanında eylemler  gerçekleşiyor. Ancak bu soykırımı sadece eylemle duyurmayanlar da var. Dünya  üzerinde ekranın ve sahnenin tanınmış isimleri, çıktıkları her platformda ya da sosyal  medyada Filistin’e Özgürlük diyor. O isimlerden birisi de sanatçı Deniz Uğur Gülener.  Soyu Osmanlı Sarayı’na dayanan, uluslararası aile bağları da bulunan, aile üyeleri  birçok entelektüel ve sanatçıdan oluşan, kendisi de opera sanatçısı bir baba ile balerin  bir annenin kızı olarak büyüyen Deniz Uğur Gülener; tiyatro sanatında ilklere imza attığı  sanatçı kimliğiyle birlikte aktivist yönünü de güçlü tutuyor. Deniz Uğur Gülener,  Gazze’de yaşanan soykırım için, “Filistin meselesi benim için siyasi bir mesele değil,  insani bir yara. Çocuğuna sarılamayan bir annenin acısı, hangi sınırla ölçülebilir?  İnsan olmanın en temel refleksi, haksızlığa “dur” diyebilmek. Benim için mesele  tam olarak bu.” ifadelerini kullanıyor. 

Opera sanatçısı bir baba ile balerin bir annenin kızı olarak yetiştiniz ama tiyatro  okudunuz. Neden operayı ya da baleyi seçmediniz?  

Sanat zaten benim yaşam biçimimdi. Evimizde ses, müzik, hareket ve disiplin iç içeydi.  Ama ben hep insan ruhunun katmanlarını, o görünmeyen alanı anlamaya heves ettim.  Opera ya da bale çok zarif ama belirli bir kalıpta ilerler. Tiyatroysa bana özgürlük verdi.  

İnsanın içini, çelişkilerini, karanlığını ve ışığını aynı sahnede yaşayabilmeyi. Kısacası,  şarkı söylemek ya da dans etmek yerine insanın özünü anlatmayı seçtim. 

“Köklerimden gelen gücü nasıl kullandığım, kim olduğumu belirliyor” 

Bir şehir efsanesi gibidir aslında “köklerimiz saraya dayanıyor” demek. Ama bu sizin için  bir gerçek. Sarayın içerisinden gelen aile büyüklerine sahipsiniz. Bu size nasıl  hissettiriyor? 

Bu benim için bir övünç meselesinden çok, taşıdığım bir sorumluluk. Çünkü o soyun  anlamı yalnızca bir unvanda değil; zarafette, ölçüde, insana hizmet anlayışında gizli.  Atalarımın yaşadığı o dönem adaletle, kültürle, estetikle iç içe bir dönemdi. Ben de  bugünün dünyasında o ruhu yaşatmak, inceliği, emeği, erdemi temsil etmek istiyorum.  Köklerim bana güç veriyor ama o gücü nasıl kullandığım, kim olduğumu belirliyor.

Uluslararası bağlara da sahip büyük bir ailenin üyesisiniz, çalışmalarınızı yurtdışında  yürütme isteğiniz oldu mu hiç? 

Elbette oldu, çünkü sanatın dili evrensel. Fakat ben Türkçe’nin, bu toprakların  duygusunun içerisinde büyüdüm. Buradaki insanın gözündeki parıltıyı, kırgınlığını,  mizahını çok iyi biliyorum. Bu yüzden hep “kendi insanımın hikâyesini” anlatmayı  istedim. Ama ailemin uluslararası bağlantıları sayesinde başka kültürlerle bağ kurmak,  ortak üretimlerde yer almak fikri de beni hep heyecanlandırdı. Bugün de hem kendi  köklerimle hem dünyayla bağımı koruyarak üretmek istiyorum. Köprü olmak bana çok  anlamlı geliyor.  

“Huysuz” müzikaliyle Afife Jale Tiyatro Ödülleri’nde aday gösterildiniz, “Guguk Kuşu”  oyununda usta isimler tarafından ayakta alkışlandınız. Bu kadar başarılı olduğunuz  tiyatronun, bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Tiyatro, bir ülkenin aynasıdır. Ve maalesef o ayna şu anda biraz buğulu. Ekonomik  zorluklar var. Ama hâlâ dimdik ayakta duran, adanmış bir tiyatro topluluğu var bu  ülkede. Tiyatro, sadece sahne değil; toplumsal vicdanın kendisidir. Ben orada nefes  alıyorum, orada iyileşiyorum. O yüzden tiyatroda ne olursa olsun vazgeçmem. Çünkü  tiyatro, insanın insana dokunabildiği son gerçek alanlardan biri. 

Sahne benim evim

Sahneye geri dönmeyi düşünüyor musunuz?  

Evet, üstelik kalbimin en derin yerinden. Sahne benim evim. Işıklar söndüğünde bile  içimde hep o aydınlık kalıyor. Ama bu kez kendi sözümü, kendi üretimimi sahneye  taşımak istiyorum. Kadının sesiyle, sanatın iyileştirici gücüyle yeniden buluşmak için  doğru zamanı bekliyorum. Ve yaklaştığını hissediyorum. 

Bir annenin acisi, hangi sinirla ölçülebilir?

Gazze için tüm dünya yıldızları ödül törenlerinde yüksek sesle haykırırken Türkiye’de  durum tam tersi. Neden bu acı tablo? 

Çünkü korku, baskı ve kutuplaşma insanların sesini kısmayı başardı. Ama sanatçı  sustuğunda toplumun vicdanı da susar. O yüzden ben, ne olursa olsun sessiz kalmayı  seçemem. Filistin meselesi benim için siyasi bir mesele değil, insani bir yara. Çocuğuna  sarılamayan bir annenin acısı, hangi sınırla ölçülebilir? İnsan olmanın en temel refleksi,  haksızlığa “dur” diyebilmek. Benim için mesele tam olarak bu.

Filistin’e ses olmak, bir sanatçı olarak size ne hissettiriyor?  

Filistin benim için sadece bir coğrafya değil, insanlığın vicdanıdır. O çocukların,  kadınların, paramparça edilmiş hayatların sessiz çığlığına kulak tıkamak mümkün değil.  Ben bir anne olarak da, bir sanatçı olarak da bunu içimde taşıyorum. Filistin’e ses  olmak bana acı, öfke ve umut karışımı bir duygu veriyor. Çünkü inanıyorum ki, sesimizi  birleştirdiğimizde en azından karanlığı biraz olsun deliyoruz. Bu da zaten sanatı var eden  şeydir: İnsan kalabilmek.

Hüsna KÖŞGER
Hüsna KÖŞGER

Gazeteci ve sunucu. 25 Mayıs 1993 tarihinde İstanbul’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Beykent Üniversitesi’nde başarı bursu ile Sinema ve Televizyon üzerine tamamladı. Bununla birlikte, alı ...

Yorum Yaz