Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Mart ayı sinema salonlarına uğramak için iyi bir hatırlatma gibi. Uzun süredir gişe hesaplarının güvenli alanına sıkışan ana akımın arasında, bu ay vizyonda kendine yer bulan bazı filmler farklı coğrafyalardan ve farklı anlatı biçimlerinden sesleniyor. Belgeselin politik gerçekliğiyle yüzleşen hikâyeler, animasyonun sınır tanımayan dünyası ya da merak uyandıran yerli yapımlar… Salonların programına bakınca, sinemanın hâlâ sürprizler barındırabildiğini görmek mümkün.
Dijital platformlar tarafında ise görece daha sakin bir dönemden geçiyoruz. Ramazan ayının ritmi, platformların içerik akışına da yansımış görünüyor; yeni yapımların sayısı azalırken kataloglarda zaten var olan filmler biraz daha görünür hâle geliyor. Bu ay hem vizyonda dikkat çeken filmlere hem de sinema dünyasından bazı güncel gelişmelere göz atarken, dijital platformlarda yeniden keşfedilmeyi bekleyen birkaç filme de değiniyoruz.
Her ay olduğu gibi bu ay da vizyon programı birbirinden oldukça farklı filmleri aynı çatı altında buluşturuyor. Gişe odaklı yapımların arasında, kendi hikâyesini daha özgür bir yerden anlatmaya çalışan filmler de dikkat çekiyor. Bakalım bu ay, geçtiğimiz sene festivallerde çok konuşulan filmlerden hangilerini beyaz perdede izleme imkânımız var…
Beyaz perdede neler var?
Uçan Köfteci
Cannes’da En İyi Kısa Film ödülüne layık görülen tek yönetmenimiz Rezan Yeşilbaş’ın ilk uzun metrajlı filmi Uçan Köfteci, 6 Mart itibariyle beyaz perdede izleyicisiyle buluştu. Gerçek bir hayat hikâyesinden ilham alan film, Diyarbakır’da seyyar köftecilik yaparak hayatını sürdüren Kadir’in çocukluğundan beri kurduğu sıra dışı bir hayalin peşine düşüyor: uçmak. Kadir, paramotor adı verilen bir araç sayesinde bu hayali gerçekleştirebileceğine inanır ve tüm imkânsızlıklara rağmen paraşüt eğitimi almaya başlar.
Ancak bu yolculuk yalnızca teknik bir öğrenme sürecinden ibaret değil. Çevresindekilerin kuşkuyla yaklaşan bakışları, zaman zaman sertleşen eleştiriler ve şehrin ağır politik atmosferi Kadir’in önüne sürekli yeni engeller çıkarır. Yine de film, tüm bu baskıların ortasında hayal kurmanın ve o hayalin peşinden gitmenin inatçı tarafına odaklanıyor. Umudunu kolay kolay terk etmeyen Kadir’in hikâyesi, bireysel bir tutkunun sınırlarını aşarak izleyiciye de bulaşan bir direnç duygusu yaratıyor. Başrolde yer alan Nazmi Kırık, Kadir karakterine hem kırılgan hem de inatçı bir ruh kazandıran performansıyla filme güçlü bir merkez sağlıyor.
Bir taşra hikâyesi anlatmasına rağmen Uçan Köfteci’nin halktan kopuk bir yerden konuşmaması da filmin dikkat çeken yanlarından biri. Diyarbakır’ın etnik ve sosyal dokusuna hâkim bir yönetmenin bakışını hissettiren film, karakterlerine yukarıdan bakan bir mesafe kurmak yerine onların dünyasının içinden konuşmayı tercih ediyor.
Kurtuluş
Emin Alper’in Berlinale’den Gümüş Ayı ile dönen yeni filmi Kurtuluş, yönetmenin önceki işlerinden aşina olduğumuz karanlık ve huzursuz atmosferi bu kez daha da yoğunlaştırarak karşımıza çıkıyor. Başrollerinde Caner Cindoruk, Berkay Ateş ve Feyyaz Duman’ın yer aldığı film, yıllar önce sürgün edilen bir aşiretin topraklarına geri dönmesiyle başlıyor. Bu dönüş, iki aşiret arasında uzun zamandır bastırılmış bir gerilimi yeniden alevlendirirken hikâyenin merkezindeki Mesut karakteri giderek derinleşen bir paranoyanın içine sürükleniyor. Gelenlerin yalnızca topraklarını değil, aynı zamanda kızlarını ve hayatlarını da ellerinden alacağına inanmaya başlayan Mesut’un zihni, gerçeklikle korkuların iç içe geçtiği karanlık bir alana dönüşüyor. Gotik öğelerle beslenen atmosferi, rüya ile gerçek arasında gidip gelen sahneleri ve güçlü görüntü yönetimiyle Kurtuluş, izleyiciyi yavaş yavaş içine çeken, gerilimini sürekli diri tutan bir dünya kuruyor.
Alper’in sineması bir kez daha bireysel korkular ile toplumsal gerilimlerin birbirine karıştığı bir alan açıyor. Yönetmenin taşrayı yalnızca bir arka plan olarak kullanmak yerine karakterlerin zihinsel dünyasını şekillendiren bir atmosfer olarak ele alması, filmi sıradan bir aşiret hikâyesinin ötesine taşıyan unsurlardan biri.
Tavşan İmparatorluğu
Seyfettin Tokmak’ın yazıp yönettiği ikinci uzun metrajlı filmi Tavşan İmparatorluğu, dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festival’de yaptıktan sonra ulusal festivallerde de geniş yankı uyandırmıştı. Şimdi ise sinema salonlarında izleyiciyle buluşmayı bekliyor. Film, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film dâhil yedi ödül kazanarak geçen yılın en çok konuşulan yerli yapımlarından biri hâline geldi. Yönetmenin ikinci uzun metrajı olan filmde genç oyuncu Alpay Kaya performansıyla özellikle öne çıkıyor.
Hikâye, tavşan avcılığıyla geçimini sağlayan Beko’nun devletin engelli çocuğu olan ailelere sağladığı ödeneği öğrenmesiyle başlıyor. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Beko, oğlu Musa’yı engelli taklidi yapmaya zorlayarak özel bir okula gönderiyor. Ancak Musa için bu yeni çevre yalnızca bir rol yapma alanı olmaktan çıkıyor; burada tanıştığı Nergis’le kurduğu bağ sayesinde ilk kez çocukluk, arkadaşlık ve özgürlük duygularıyla karşılaşıp bu yeni yeni öğrendiği hislerin bir sonucu olarak Nergis’i bu hayattan kurtarmayı planlamaya başlıyor.
Babası tarafından kurulan bu düzen ile kendi dünyası arasında sıkışan Musa’nın hikâyesi zamanla sessiz bir direnişe dönüşüyor. Çocukların dünyasından bakarak toplumsal eşitsizlikleri ve yetişkinlerin kurduğu baskı düzenini görünür kılan Tavşan İmparatorluğu, sade anlatımı içinde sert bir ahlaki gerilimi barındırarak izleyiciyi rahatsız edici ama etkili bir soruyla baş başa bırakıyor.
No Other Land
No Other Land, son dönemde uluslararası Oscar festivallerde büyük yankı uyandıran, tanıklık ve direniş temalarını merkezine alan güçlü bir belgesel olarak öne çıkıyor. Film, bireysel bir hikâyenin sınırlarını aşarak kolektif bir mücadelenin parçası hâline geliyor; günlük hayatın içinden doğan basit görüntülerle, yerinden edilme, hafıza ve toprak meselesini, Filistin halkının onurlu direnişini yalın ama sarsıcı bir dille anlatıyor. Kamera, olayların uzağında değil; tam aksine, tanıklığın içindeymiş gibi konumlanıyor ve izleyiciyi doğrudan bu deneyimin parçası hâline getiriyor.
Yönetmenlerin kişisel arşiv görüntülerini ve sahadaki gerçek tanıklıkları bir araya getirdiği film, politik söylemini yüksek sesle kurmak yerine, gündelik hayatın kırılgan ayrıntılarından güç alıyor. Böylece No Other Land, yalnızca bir belgesel değil, aynı zamanda görsel hafızaya eklenen bir kayıt niteliği taşıyor.
Mart’ta neler oldu?
Mart ayı yalnızca vizyon ve dijital seçkilerle değil, sinema çevresinde gerçekleşen etkinliklerle de hareketli geçiyor. Bu kapsamda İstanbul Modern tarafından düzenlenen Gelecek Kısa programı, genç sinemacılara alan açan ve kısa filmin üretim gücünü görünür kılan önemli bir buluşma olarak dikkat çekiyor. Program, yeni anlatı biçimlerine odaklanan yapısıyla kısa film üretimine destek sunmayı sürdürüyor.
Öte yandan İFSAK Kısa Film Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da kısa filmleri bir araya getirerek bağımsız sinemanın görünürlüğünü artıran bir platform oluşturuyor. Gösterimlerin yanı sıra söyleşiler ve yan etkinliklerle zenginleşen festival, sinema üretiminin farklı kuşaklarını aynı çatı altında buluşturuyor.
Filistin sinemasına odaklanan bir diğer önemli etkinlik ise 6–8 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen Filistin Film Günleri oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği iş birliğiyle düzenlenen program kapsamında No Other Land ile birlikte Hind Rajab’ın Sesi ve All That’s Left of You ülke çapında eş zamanlı gösterildi. Böylece mart ayı, yalnızca filmlerin değil, sinemanın kamusal hafızadaki yerinin de yeniden hatırlandığı bir döneme dönüştü.
Dijitalde Bu Ay
Dijital platformlar mart ayında daha sakin bir akış sunsa da kataloglarda dikkat çekici yapımlar yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Özellikle klasikleşmiş filmler ve farklı dönemlerden seçkiler, evde sinema keyfini sürdürmek isteyenler için iyi bir alternatif oluşturuyor. Bu ay platformların içerik tercihleri daha çok arşiv ağırlıklı görünürken, izleyicilere hem nostaljik hem de güçlü hikâyelerle buluşma imkânı sunuluyor.
Tabii
Tabii, mart ayında daha çok klasik ve güçlü anlatıları öne çıkaran bir seçkiyle izleyicinin karşısında. Damien Chazelle’in yönettiği Whiplash, genç bir caz davulcusunun tutku ve takıntı arasındaki ince çizgide gidip gelişini anlatan, müzik temalı bir dram olarak sert temposu ve gerilimli anlatımıyla öne çıkıyor. Film, öğretmen-öğrenci ilişkisini merkezine alarak performans hırsının sınırlarını sorgulayan yapısıyla yeniden izlemek için güçlü bir seçenek sunuyor.
Nacer Khemir’in yönettiği Bab’Aziz ise çölde geçen yolculuk hikâyesiyle mistik-dram türünde şiirsel bir anlatı kuruyor. Zaman ve mekân algısını yumuşatan yapısı, görsel dili ve ruhani tonu sayesinde filmi bir hikâyeden çok düşünsel bir yolculuk hâline getiriyor. Daha dingin ve atmosfer odaklı bir seyir deneyimi arayanlar için dikkat çekici bir alternatif oluşturuyor.
Richard Eyre imzalı Kral Lear ise Shakespeare’in klasik trajedisini sinemaya taşıyan bir drama uyarlaması. İktidar, aile ilişkileri ve trajik çözülme temalarını merkezine alan film, Anthony Hopkins ve Emma Thompson’ın güçlü oyunculuk performansları ve metnin dramatik yoğunluğuyla edebiyat ile sinema arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek isteyenler için önemli bir seçenek sunuyor.
Prime Video
Prime Video cephesinde ise daha geniş kitlelere ulaşmış, eğlence dozunu yüksek tutan yapımlar öne çıkıyor. Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, yalnızca bir animasyon serisi olmanın ötesinde, insan ile ejderha arasındaki dostluğu merkeze alan hikâyesi ve duygusal gelişimiyle ailece izlenebilecek keyifli bir seçenek olarak katalogda yer alıyor. Görsel dünyası ve karakterlerin zaman içinde kurduğu bağ, filmi tekrar izlemek için de cazip kılıyor.
Dönem filmi ve macera türünü bir araya getiren Çağan Irmak imzalı Ulak ise tarihi atmosferi ve yolculuk hikâyesi üzerinden ilerleyen anlatımıyla öne çıkıyor. Başrolünde Çetin Tekindor’un yer aldığı film, tarihsel arka planı bir yolculuk hikâyesi üzerinden ele alırken, hareketli anlatımı ve tempo duygusuyla türün yerli örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kadınlara Mahsus ise karakter odaklı dram türünde bir yapım olarak, kadınların gündelik hayattaki deneyimlerini merkezine alıyor. Toplumsal arka planı bireysel hikâyelerle birleştiren anlatımı, filmi yalnızca bir ilişkiler hikâyesi olmaktan çıkarıp daha geniş bir gözlem alanına taşıyor. Oyuncu performanslarının ön planda olduğu film, dijital platformda keşfedilmeyi hak eden yapımlar arasında değerlendirilebilir.
Mart ayı, vizyondaki çeşitlilikten dijital platformlardaki seçkilere ve sinema dünyasındaki güncel gelişmelere uzanan geniş bir hareket alanı sunuyor. Salonlarda farklı türlerin yan yana geldiği bir program izlerken, festivaller ve özel gösterimler sinemanın yalnızca bir seyir deneyimi değil, aynı zamanda bir karşılaşma ve hafıza alanı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Dijital platformlarda ise daha sakin görünen akış, arşiv değerindeki filmlerle bu karşılaşmayı evlere taşıyor. Kısacası mart, sinemayla temas etmek için hâlâ pek çok neden sunuyor.
Yorum Yaz