Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Türk edebiyatının en önemli eserlerinden “Bir Adam Yaratmak” filmi, Murat Çeri yönetmenliğinde sinemada sanatseverlerle buluştu. Şair ve mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek'in aynı adlı eserinden uyarlanan filmle ilgili samimi açıklamalarda bulunan Çeri, “Okumaya Necip Fazıl ile başladım. Bir Adam Yaratmak eserinin bende bıraktığı etki başka oldu. Liseden beri bu esere aşinayım. O yıllardan beri Hüsrev benim bir parçam gibi” dedi.
Şair ve mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek'in aynı adlı eserinden uyarlanan “Bir Adam Yaratmak” filmi beyaz perdede izleyicisiyle buluştu. Kısakürek’in 1937 yılında kaleme aldığı eser, tiyatroda ilk kez Muhsin Ertuğrul tarafından sergilendi. Türk tiyatrosunun en önemli eserlerinden biri olan Bir Adam Yaratmak, 1977 yılında da TRT tarafından TV dizisi olarak izleyici ile buluştu. Daha sonra farklı tiyatrolar tarafından sahnelenen oyun bu kez Murat Çeri yönetmenliğinde sinemada sanatseverlerin karşısında. “Bir Adam Yaratmak” filminde, Hüsrev adlı bir tiyatro yazarının geçirdiği büyük ruh çilesi, yazarın yarattığı eser ve kendi hayatı arasında kurduğu çelişkili ilişki ele alınıyor. Yönetmenliğini Murat Çeri'nin, yapımcılığını Filimetre Medya Yapım'ın üstlendiği filmde, oyuncu Engin Altan Düzyatan “Hüsrev” karakterini canlandırıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca İsmail Hakkı, Deniz Barut, Hakan Meriçler, Gülper Özdemir, Altan Erkekli ve Serpil Tamur yer alıyor.
Vizyona 1 Mayıs'ta giren film, 13. Boğaziçi Film Festivali'nde Türkiye prömiyerini, İran'da düzenlenen 43. Fecr Film Festivali'nde dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Film, Chennai Uluslararası Film Festivali kapsamında “Second Best International Feature Film” ödülüne layık görüldü. Ayrıca başrol oyuncusu Düzyatan, filmdeki performansıyla 13. Boğaziçi Film Festivali “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü kazandı. İzleyenlerin beğenisini kazanan filmi, yönetmeni Murat Çeri ile konuştuk.
“Necip Fazıl benim ilk öğretmenlerimden biridir”
Filminiz hayırlı olsun. Öncelikle Necip Fazıl Kısakürek ile yolunuz ilk nerede kesişti?
Düzenli olarak kitap okumaya lise yıllarında başladım. Lise ikinci sınıftayken Edebi Metinler kitabını okuyordum. Burada Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed'e Mektup” şiiri işleniyordu. Şiirin son kısmı olan, “Mehmed'im sevinin başlar yüksekte! Ölsek de sevinin eve dönsek yüksekte! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet elbet bizimdir! Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir!” bölümü burada yer alıyordu. Bu dize beni çok etkiledi. Sonra Necip Fazıl’ı araştırmaya başladım. Edebi kimliği üzerine bir hayranlık oluştu bende. Onu anlamak için biz sözlük edindim. Kitabı okurken bilmediğim kelimenin altını çizer sonra sözlükten bakardım. Bu durum benim hem kelime dağarcığımı hem de düşünme kapasitemi arttı. Bu anlamda benim ilk öğretmenlerimden biridir. Okumaya, Necip Fazıl ile başladım diyorum…
Okuduğunuz ilk eseri hangisiydi?
İlk karşılaştığım eseri Çile idi sanırım. Sonra “Tohum”u seyrettim. Piyeslere gitmeye başladım. Daha sonra Bir Adam Yaratmak ile tanıştım. Ancak Bir Adam Yaratmak eserinin bende oluşturduğu etki başka oldu. Necip Fazıl bu eseri Sorbonne’dan gelip o kendini sorguladığı zamanlarda kaleme almış. Lise yılları da genelde gençlerin kendini sorguladığı dönemler olur. Belki de bende bu yüzden bu kadar etkilendim. Niçin Varım? Nereye gideceğim? Ne yapıyorum? Niçin yaşıyorum? Bunun cevabını arar insan. Zaten bu eserin bugün bile hala insanları etkilemesinin nedeni bu sorgulama bence. Bir çözüm arayışının tezahürüdür, Bir Adam Yaratmak… Bu eseri okuyan, izleyen herkes kendisini bir müddet Hüsrev olarak zanneder…
Sizdeki yeri çok ayrı anladığım kadarıyla
Evet. Bir de şöyle bir şey var. İnsan beslenmek için başka duraklara uğrayabiliyor. Bu bir yazar da olabilir. Dünyada da bunun örnekleri var. Benim de ilk beslendiğim duraklardan biri Necip Fazıl oldu.
“Filmini çekmek hayal edebileceğim bir şey değildi”
Bir Adam Yaratmak daha önce tiyatro sahnesinde sahnelendi. 1978 yılında Yücel Çakmaklı tarafından televizyon filmi olarak da çekildi. Bu eseri sinema perdesine taşımak fikri ilk ne zaman aklınıza düştü?
Tiyatroda ilk olarak izledim bu eseri. O dönem “Bunun filmini çekeceğim” demedim tabii. O zamanki koşullarda bu çok zordu. Üstelik hayatımda sinema diye bir şey yoktu. Ama garip bir şekilde Hüsrev içimde yer etmişti. Ve esere o kadar hâkimdim ki şu cümle şu sayfada diyebilecek kadar biliyordum. Lisede arkadaşlarla eser üzerinden aramızda konuşurduk. Bunun filmini çekmek hayal edebileceğim bir şey değildi. Ama günün sonunda bunu yapma imkânı doğdu.
Piyes olarak daha önce izlediğinizi söylediniz. Peki 1978 yılında Yücel Çakmaklı tarafından bir TV filmi olarak üç bölümde yayınlanmış. Onu izlediniz mi?
Evet filmi olduğunu öğrendikten sonra 4,5 kere izledim. Hem kitabını okudum hem tiyatroda hem de film olarak izledim. Tabii görüntünün büyüsü çok başka. Tiyatro dar çerçevede tesirli ama görüntü çok daha etkili. Belki de çoğu kişi Bir Adam Yaratmak eserinden Yücel Çakmalı’nın filmiyle haberdar oldu. Ve o film zamanın şartlarında samimiyetle yapılmış bir iş. İnsanlara mutlaka onu da seyretmesini söylüyorum. Çünkü her yönetmen çektiği filme kendi ruhunu verir. O Yücel Çakmaklı’nın ruhu bu da Murat Çeri’nin…
“Mehmet Kısakürek'e söz verdim”
Eserin telif hakkı için Mehmet Kısakürek’in kapısını çalışıyorsunuz. O süreçte neler yaşandı?
Bir Adam Yaratmak eserini sinemaya çekme fikri gönlüme düştüğünde bunu çevremdeki kişilerle paylaştım. Ama genelde Mehmet Kısakürek ile ilgili olumsuz şeyler duydum. Telifi de kimseye vermediğini söylediler. Ben yine de vazgeçmedim. Telefonunu buldum, aradım. Mehmet Kısakürek’in sesi de aynı babasına benziyordu. “Üstat” diye hitap ederek konuştum. Bir de Necip Fazıl’ın diline de hâkimim. Güzel bir konuşma yaptık. Sonra bazı tesadüfler oldu. Ortak tanıdıklarımız benden bahsetmiş Mehmet Kısakürek’e… Benim bazı kitaplarımı okumuş ve “Bir Düş Gördüm” filmimi izlemiş. Sonra yanına ziyarete gittim. Bugüne kadar telif vermemesinin bir nedeni vardı. Necip Fazıl, eserlerinde noktalara bile dokunulmamasını istemiş. Ama Mehmet Bey’in kapısını çalanlar kendi dünyamızı kuracağız diye sonsuz bir tasarruf istemişler. Ben öyle yapmadım. “Sizi memnun etmek, Necip Fazıl’ı memnun etmektir” dedim ve bir söz verdim. Esere müdahale etmeyeceğimi sadece kendisinin de takdir edeceği ölçüde biraz kısaltacağımızı söyledim. Kendisinden de benim yönetmenliğime karışmayacağı konusunda söz aldım. Bu şekilde anlaştık. Benimle asla para konuşmadı. Sözleşmeyi ben yazdım. O sadece imza attı. Onun istediği tek şey babasının mirasına sadık kalmaktı. Ben de sözüme sadık kaldım. Filmi de ona adadım.
Peki telif hakkını aldıktan sonra ne kadar bir süreçten sonra bu film ortaya çıktı?
Telifi aldıktan sonra çok heyecanlıydım. Zannediyordum ki herkes benim gibi heyecanlanacak. Pek öyle olmadı. Artık acımasız bir sektör var, para ile dönüyor burada her şey. Bir dönem geldi ki telifi bile iade etmeyi düşündüm. O zamanda da Mehmet Kısakürek’in bana çok büyük desteği oldu. Bana “Param olsa sana verirdim bu filmi çekmen için” dedi. O saatten sonra başka bir seçenek kalmadı. Bu filmi çekecektim. Mehmet Kısakürek’in cenazesinde Hulusi Akar ile tanıştık. Ona Mehmet Bey’in vasiyetinden bahsettim. Emrah Kısakürek’te bu vasiyetin ardında durdu. Önce bakanlık desteği çıktı. Sonra sponsor bulduk. Günün sonunda istediğim oyuncularla istediğim şekilde filmi çektim.
“Tiyatro sahnesi gibi kurguladık”
Filmde Necip Fazıl’ın düşünce dünyasını yansıtabilmek için nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz? Senaryosunu-ortamı oluştururken nelere dikkat ettiniz?
Söylediğim gibi lise yıllarımdan beri bu esere aşinayım. O yıllardan beri Hüsrev benim bir parçam gibiydi. Ve diğer bütün karakterler hakkında bilgim vardı. Hüsrev’i anlamak ve anlatmak için bir müddet “Hüsrev” diye diye gezdim. Ve kendi Hüsrev karakterimi oluşturdum. Çekimden 15 gün önce bir hazırlık süreci oldu oyuncularla. Engin Altan Düzyatan’a o kafamda kurduğum Hüsrev’i anlattım. Şurada böyle düşünür, buna kızmaz, duygusu burada düşmeli, burada yükselmeli… O da çok hızlı idrak eden bir oyuncu. Bu konuşmalarımız üzerinden ben istediğimin de fazlasını aldım.
Eser 1937’de yazıldı. Ben 1970’li yılların sanatını kullandım bu set dünyasını oluştururken. Ve başarılı da olduk bence. Bu eseri sadece kameraya almak olmazdı. Bu eserin derinliğini sanatla süslemek gerekiyordu. Bu noktada resim sanatından faydalandık. Tablolar hazırladık. Ayrıca mekânı bir tiyatro sahnesi gibi kurduk. 6 kapılı bir ev ve kapılar aynı salona açılıyor. Salonu kırmızı perdeler kapatıyor. Birkaç izleyiciden şöyle dönüşler aldım: “Engin’in bize konuşması çok etkiliydi.” Hüsrev karakteri özellikle uzun tiratlarda hep ekrana oynadı. Ben direkt seyirciyi muhatap aldım. Tiyatroda da oyuncu seyirciye oynar ya aynı şekilde ilerledik.
“Eserin diline sadık kaldık”
Üzerinizde bir sorumluluk hissetiniz mi?
Tabii ki hissettik. Ben bu sorumluluğu gayri ihtiyari bütün çekim boyunca hissettim. Hatta şöyle söyleyeyim çekim boyunca oyuncuların itirazına rağmen Necip Fazıl’ın diline sadık kaldık. Telaffuzu zor olan kelimelerden dolayı sadeleştirme istediler. Ama film gücünü bu sözcüklerden alıyordu. Bunu oyunculara anlatmaya çalıştım. Film bittikten sonra Hakan Meriçler yanıma geldi, “Sen haklıymışsın. İyi ki bizi dinlememişsin” dedi. Bu benim için kıymetliydi.
Çekimler nasıl geçti? Zorlandığınız anlar oldu mu?
Çekimler iyi geçti. Ben zaten çekim öncesinde dekupajını çıkarırım. Yani oyuncu nasıl hareket edecek, diğer oyuncu ile teması nasıl olacak, objeye nasıl dokunacak, hangi mercekler kullanılacak, hangi duyguyu almaya çalışacağım bunları hep detaylandırırım. Motor dediğimde ortaya ne çıkacak bilirim. Tabii bazen siz bir senaryo oluşturuşunuz ama Allah’ında bir senaryosu olur. O anlarda da güzel bir görüntü yakalarsam onu da yakalayıp kullanmak isterim. “Bir Düş Gördüm” filminde de böyle sahneler oldu.
Zorladığım sahnelere gelince aslında pek zorlandığım diyemem ama şöyle bir durum oldu. Birinci perdeyi biz en son çektik. Yani sizin izlediğiniz ilk sahneleri biz aslında en son çektik. O sırada kafam başka şeylerle meşgul olduğu için zorladığımız yerler oldu. Ama bir sahneyi çekmek ne kadar zorsa o kadar kıymetli olur düşüncesindeyim.
“Engin çok iyi bir oyuncu”
Filmde incir ağacı metaforu önemli. Bunu nasıl kullandınız peki?
Film, Hüsrev’in incir ağacını kesmesiyle başlıyor. Ama piyeste aslında Osman kesiyor. Hüsrev, “Gücünüz yetiyorsa içimdeki incir ağacını kesin” diyor. O kendi içindeki incir ağacını keserek aslında hayata tutunuyor ama herkes onun deliliğine odaklandığından dolayı kimse onu umursamıyor ve duymuyor. Bir insan neden delirir peki? Yeryüzündeki tek bir insan bile onu anlamadığı, yalnız kaldığı için delirir bence. Hüsrev’deki delilikte eğer bu delilikse böyle bir şey aslında. “Bunların yaşadığı cemiyette yaşayamam” dediği şey budur. Hüsrev kendi incir ağacını kesiyor ama bu deliliğe odaklanan o ızdırabı duymayan yüzeysel insanlar içinde yaşamak istemiyor. Ben incir ağacını bu metafor üzerinden kurdum. Ve ağacı bundan dolayı Hüsrev’e kestirdim.
Çok iyi bir kadro var. Özellikle Engin Altan Düzyatan’ın oyunculuğu yine çok konuşuldu. “Oyunculukta zirve yapmış yorumları” geldi. Engin Bey ile nasıl bir diyalog oluşturdunuz?
İyi bir oyuncu kadrosu ile çalıştık. Burada önce çıkan karakter Hüsrev idi. Uzun metin ve diyaloglar olduğu için ses rengi mutlaka çok güzel olmalıydı. Yine ezber kabiliyeti iyi olmalıydı. Ve seyrettirmeliydi. Yani o röpteşambırı giydiğinde yakışmalıydı. Tabii ekiple de uyumlu olmalıydı. Uzun uzun tekrarlar yaptık çünkü. Engin bu anlamda iyi bir tercihti. Çok iyi bir oyuncu. Zeki, ezberi kuvvetli ve çok hızlı kavrıyor. Benim anlattığım Hüsrev’i bir adım daha öteye taşıdı. Bence “Bir Adam Yaratmak”ta en iyi oyunculuk performansını sergiledi. Oyunculuğunun nereye gidebileceğini göstermek adına böyle bir işte oynamaya ihtiyacı vardı. Hatta kendisine de söyledim. Onunla Ertuğrul dizisinden dolayı bugün fotoğraf çektiriyorlar ama ileride Hüsrev olarak hatırlanacak bence. Çekimlerde onu çok zorladığımız yerler de oldu. Aynalara çarptı, suya attık, havalara astık. Hiçbir zaman mırın kırın etmedi. Bir sahne hariç hiç dublör kullanmadı. Çok cesaretli bir oyuncu.
“Bu tutkuyu kaybedersem film çekmeyi de bırakırım”
Çekimlerde yaşadığınız, aklınızda kalan bir anı var mı? Okuyucularımıza anlatmak ister misiniz?
Hüsrev karakterinin Ölüm Korkusu piyesini cama fırlattığı bir sahne var. 3 tane cam getirdiler. Biri yolda kırılmış. Diğerini çekimde biz kırdık ama beğenmedim. Son bir çekim hakkımız kaldı. Kamerayı camın arkasına koyalım diye düşündük olmadı. Sonra camı bir metre öne aldık ve camın arkasına kamerayı koyduk. Sahne öncesi Engin ile konuştum. “Bir hakkımız var ve camı tam ortadan kırmalısın ki etkisi büyük olsun” dedim. “Motor” dedik başladık. Engin attı ama kırılmadı. Sonra tekrar denedik tam istediğim gibi kırıldı. Ben daha “Kestik!” demeden içeriye girdim. Yardımcı yönetmen de orada “Daha kestik demedik” dedi. Yaptığım acemilikti aslında ama ben bu duyguyu heyecanı yaşamasam yönetmenliği yapamam ki… Sette benim adıma en büyük kazanım bu oldu. Ne zaman bu tutkuyu kaybedersem film çekmeyi de o zaman bırakırım dedim kendi kendime...
“Bir varoluş meselesi…”
Bu filmin mesajı ne olacak peki?
Düşünmeyi unutan insanlara tekrar düşünmeyi hatırlatmak istedim aslında. Bir Adam Yaratmak sadece bir mesaj vermek için çekilecek eser değil. Film başlı başına bir varoluş meselesini ele alıyor. Birçok konu başlığı var. Ama günün sonunda insan bakiyesinde şu kalıyor. Düşünmek insanları var eden, var olduğunu hissettiren yegâne şeydir. O yüzden insanları düşünmeye davet ediyorum. Yarın ne yiyeceğim ya da ne giyeceğim değil ama… Varlığının sebebi üzerine düşünme. Bu biraz felsefi gelebilir ama herkesin aklına bu sorular zaman zaman gelir. Bazı çağlarda daha fazla duyulurken bu sorular bazı dönemlerde daha az duyulur. Şu an daha az duyulan hatta duyulmayan bir çağdayız… Belki kaybettiğimiz, unuttuğumuz o şeyi hatırlamak adına bu filmi bir ihtar olarak düşünebiliriz. Şeyh Galip’in bir sözü vardı: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen. Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” Mesele budur...
Özellikle gençlerin izlemesini isterim
Günümüz sinemasında daha çok hızlı tüketilen yapımlar öne çıkıyor. Felsefi ve edebi derinliği olan filmler, Bir Adam Yaratmak filmi de bunlardan biri bence. Pek yok… Sizce bu yapımlar kendilerine yeterince alan bulabiliyor mu?
Türk sineması, fikir ve felsefe üzerine kurulu bir sinema değil maalesef. Toplumsal gerçeklik üzerine kurulmaya çalışılan bir sinema. Bunu aşan yönetmenler var tabii. Metin Erksan mesela tutku sineması yaptı. Ama bizim sinemamızda bunlar eksik. Festivaller de bir ideolojik körlük güder. Seyirciler ise aktör ve aktris üzerinden ilgi gösterir. Yani sinemayı bir yere taşımak için film çekmek gerçekten lükstür. Benim bu filmi çekerken kaygılarım daha farklı idi.
“Bir Adam Yaratmak” filmini, özellikle gençlerin izlemesini isterim. İnsan 40’ına kadar yaptıklarından 40’ından sonra yapmadıklarından dolayı hesaba çekilir. 40’a kadar başımızı duvardan duvara çarparız yatacağımız yatağı bulana kadar. 40’ından sonra ise bulduğumuz yatakta sular gibi akarız umurumuzda olmaz hiçbir şey. Ama gençlikte insan kendi doğrusunu bulmak adına daha cesur olur. O cesur insanlarla filmimizin buluşmasını isterim.
Yorum Yaz