Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tiyatro ve dublaj sanatçısı, aktris, diksiyon ve dublaj hocası Gülen Karaman: “Tiyatro daha özgürleştiricidir. Çünkü biz tiyatroda bir karakter oluşturuyoruz, ete kana büründürüyoruz. Ama seslendirmede öyle bir şey yok. Oynanmış, gitmiş. Bir yönetmen çekmiş, bir oyuncu oynamış. Onların yaptığı işin üzerine biz sesimizi veriyoruz. Yaptığımız bu. Ama bunu onlara saygılı bir biçimde, en doğruya yakın şekilde, duygularımızı en doğru şekilde yönlendirerek yapabilmek önemli.” diyor.
Hayatımıza giren bazı insanlar, kader yolculuğumuzu şekillendirme noktasında büyük bir öneme sahip olurlar. Yolculuğumuza eşlik eden bu isimler, hayatlarımızı şekillendirme konusunda önemli bir etkiye sahiptir. Gülen Karaman’ın hayatına giren o isimler de çoğunlukla bu yönleriyle ön plana çıkmış. Konservatuvardan bu zamana, kariyerini sürdürdüğü her alanda kendi imzasını atmayı başaran ve yolu hep alanının en iyi isimleriyle kesişen Karaman; sanat yaşamında daima tiyatroyu önceleyen bir isim. Dublaj sanatında ‘yerli Angelina Jolie’ kabul edilen ve Türk sinemasının büyük yıldızlarından Nebahat Çehre ile yıllardır uyumlu bir iş birliği yürüten tiyatro ve dublaj sanatçısı, aktris, diksiyon ve dublaj hocası Gülen Karaman’la; sanat kariyerini, hayatı ve dublaj sanatını Litros Sanat için konuştuk.
Tiyatro, dublaj ve hocalık arasında geçen bir döngüde kendi başınıza kaldığınız anlarda yapmaktan en çok hoşlandığınız şey ne oluyor?
Kitap okumayı çok seviyorum. Kitap okumanın, insanın ufkunu çok genişleten bir şey olduğunu düşünüyorum. Yemek yapmayı, mutfağa girmeyi, bir şeyleri deneyip ortaya çıkarmayı çok seviyorum. Bunların dışında evimle ilgilenmeyi çok seviyorum. Eşim ve annemle birlikte yaşıyoruz. Onlarla vakit geçirmeyi çok seviyorum.
Televizyondaki oyunculukları değerlendirdiğinizde; bugünün dizi sektöründeki yüzlerde ses eğitimi ve diksiyon noktasında, en çok hangi eksiklikleri gidermek istiyorsunuz?
Resmen oturup; bunu böyle söyleme, şunu şöyle konuş dediğim oluyor. Gerçekten çok iyi, temiz Türkçe konuşan oyuncu arkadaşlarım da var ama Türkçeleri, yeni deyimle kulağımı kanatan isimler de var.
Hikâyenin başına dönmek istiyorum. Ankara'da başlayıp İstanbul'a uzanan bir yolculuk ama bu hikâyenin başrolünde aslında Sumru Yavrucuk var değil mi?
Evet, başrolde denebilir. Aslında biz o hikâyeden sonra Sumru'yla çok çok az karşılaştık. Birbirimizi severiz, bir arkadaşlığımız var. Hatta yıllar yıllar önce birlikte bir reklam filmi bile çektik. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda tiyatro sınavı kabullerini kaçırmıştım, şan bölümüne başvurdum. Niyetim; şan bölümünü kazanıp yatay geçişle tiyatro bölümüne geçmekti. Şan sınavına girdim, ilk sınavı kazandım. Hiç tevazu gösteremeyeceğim, kulağım çok sağlamdır. Çok beğenilmişti hatta sınav sonunda bir küçük bir çocuk peşimden koşarak, "Son giren abla kim?" dedi, "Benim." dedim. "Sizi kesin alacak. Hoca size bayıldı." dedi. Ama ikinci sınav bence çok kötüydü, sonuçlara bakmadım bile. Yani kabul edilmemiş olduğumu düşündüm. O sırada Sumru'yla karşılaştık. O, o zamanlar Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde öğrenciydi. Bana, İstanbul'daki konservatuvardan bahsetti. Koşarak döndüm. Zaten Ankara'da değil İstanbul'da yaşıyorduk. Sınavı kazandım ve maceram başlamış oldu.
Seçimlerimden şikayetçi değilim
Yıldız Kenter hocanız, Hâldun Dormen ve Fikret Hakan kendi tiyatrolarının ekiplerinde yer verdi, Mustafa Alabora dublaja yönlendirdi, Erhan Yazıcıoğlu'nun Şehir Tiyatroları teklifi oldu. Aslında tüm bunları bir yerde topladığınızda; tüm bu aldığınız kararlar ve yol ayrımlarında keşke dediğiniz bir an oldu mu?
Vallahi hayatta pek keşkem olmadı. Çünkü keşkenin pişmanlık sözcüğü olduğunu düşünüyorum -ki öyledir. Pek keşke demedim, sadece acaba Şehir Tiyatrosu’na girseydim, Erhan'ın telefonuna "Peki." deyip ertesi gün gitseydim, bugün yeşil pasaportum olurdu diyorum. Bir tek o… (Gülüyor) İşin esprisi tabii ki. Her kararın, insan hayatındaki en önemli karar olduğunu düşünüyorum. Hayat yol ayrımlarından, seçimlerden oluşuyor. Ben seçimlerimden şikâyetçi değilim açıkçası.
Hep tiyatroyla ilerleyen, tamamen sanata dönük bir hayatınız var ama oyuncular için bir de televizyon kısmı var. Halit Ergenç'le belgesel projeniz, Osman Yağmurdereli ile İz Peşinde diziniz, İkinci Bahar ve Kavak Yelleri vs…. Televizyon sizin için bu noktada amaç mı, araç mı desem ne dersiniz?
Televizyonda da aslolan oyunculuk. Evet televizyon daha fazla tanınır olmanızı sağlıyor. Tiyatroya ne olursa olsun belli sayıda insan geliyor, televizyon çok daha fazla sayıda kişiye ulaşılan bir araç oluyor. Tanınırlık noktasında tabii ki çok önemli ama benim için her zaman tiyatro.
Angelina Jolie ile özdeşleştirilmekten memnunum
Yerli Angelina Jolie olarak tanımlanıyorsunuz. Yolun başındayken, bu noktaya gideceğinizi tahmin edebiliyor muydunuz?
Yok, hayır. Yolun başında böyle bir şey hedefleyerek yola çıkılmaz. Hayatta insanı ileri taşıyan en önemli şey çalışmaktır. Çalışarak, zaten hedefinizi koymuş oluyorsunuz. İyi olmak için, daha iyi olabilmek için çalışmak, kendini geliştirmek, vizyonunu genişletebilmek için… Yani bu noktaya geleceğimi düşünmemiştim. Angelina Jolie ile özdeşleşmek konusuna gelince; insanlar bazı oyuncularla evet özdeşleştirilebiliyorlar ve bundan şikayetçi değilim. Çünkü üç-beş filmi üst üste konuştuğunuz zaman, bir süre sonra o kişinin oyunculuğunu anlıyorsunuz. Tiyatro ve tabii ki oyunculuktan yola çıkarak söylüyorum bunu. Dublajda da oyunculuğun çok büyük önemi var. Karşınızdaki oyuncunun duygusunu anlayabilmeniz, yaptığı şeyi görmek çok kıymetlidir dublajda. Çünkü sadece sesle oyunculuk olmaz mutlaka duygunuzu da katmanız gerekiyor. Bundan dolayı da oyunculuk, burada tabii ki çok işe yarıyor. Oyunculuğunuzun üç aşağı beş yukarı bağdaştırıldığı, enerjinizin tuttuğu, oyunculuğunuzun yakıştığı düşünülen karakterleri konuşmak da özdeşleşmeye doğru gidiyor. Mesela Michelle Pfeiffer'ı, Julia Roberts ve Meryl Streep'i de çok konuştum. Onların hepsinin enerjisi bana çok uyuyor.
Hep böyle özgüvenli, ağır, dışa dışa konuşan kadınlar aslında, değil mi? Kendinden emin…
Bilmem. O ses yani sizin sesiniz, o karakterleri çok özdeşleştiriyor. Evet, çok naif bitik değilim. İnsanın ses rengi, bir anlamda kişiliğiyle ilgili de bir ipucudur. Evet çok naif bir tip olmadığım için çok böyle naif karakterler konuşmadım.
Nebahat Çehre ile iş birliğimiz zarif bir şekilde ilerliyor
Nebahat Çehre ile hiç tanıştınız mı, kendisi ne diyor bu uyum hakkında?
Tabii Nebahat Hanım'la tanıştım. Nebahat Hanım bundan çok memnun bence. Çünkü bir anlaşma yaptığı zaman hemen artık o söylüyor, ‘Ama Gülen Hanım'la da konuşmamız lâzım’ diye.
Siz kabul etmezseniz, rolü kabul etmiyor noktasına mı geldi artık işleri biraz?
O kadar olduğunu sanmıyorum, Türkiye'de her şey değişebilir. Ben hiçbir şekilde ben olmazsam Nebahat Hanım olmaz diye bir iddiada asla bulunmam. Herkes olmazsa birileri olur. Mutlaka yerime olacak birileri vardır. Ama bizimki iyi bir çalışma oldu. Yıllar önce bizi, Şehir Tiyatroları’nın oyuncularından ve seslendirme yönetmenlerinden Ersin Sanver buluşturdu. Ondan beri de hep konuşuyorum. Çok iyi bir seçimdi. Çok nazik bir hanımdır, bir işe başladığı zaman, ‘Yine sizi yoracağım’ diye telefon eder. Zarif bir şekilde ilerliyoruz.
Ama şöyle bir durum oluşuyor tabii; Mesela Nebahat Hanım'la bir projede beraber çalışamazsınız.
Asla. Maalesef. Mesela neredeyse Türkiye'deki bütün kadın oyuncuların oynayıp benim oynayamadığım proje var.
Neydi o?
Muhteşem Yüzyıl… Aşk-ı Memnu'da da oynayamadım. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Ama yönetmen bir arkadaşım, “Biliyor musun? Ben olsam, seni Nebahat Hanım’ın oynadığı bir projede oynatırdım. Çünkü senin Nebahat Hanım'ı konuştuğun ses farklı bir ses, kendi sesin farklı bir ses.” şeklinde çok ilginç bir yorumda bulundu.
Evet bu arada, doğru. Ben de çok sıkı bir Aşk-ı Memnu seyircisiyim, dizide dinlediğim ses rengi ile yüz yüze dinlediğim ses rengi aynı gelmiyor.
Tiyatroda fiziksel varlığınızla, dublajdaysa sadece sesinizle varsınız. Hangisi bir oyuncu için daha kısıtlayıcı veya daha özgürleştirici?
Elbette ki tiyatro daha özgürleştiricidir. Her zaman bunu söylerim. Bu zaten benim keşfettiğim bir şey değil, bilinen bir gerçektir. Çünkü biz tiyatroda bir karakter oluşturuyoruz, ete kana büründürüyoruz. Ama seslendirmede öyle bir şey yok. Oynanmış, gitmiş. Bir yönetmen çekmiş, bir oyuncu oynamış. Onların yaptığı işin üzerine biz sesimizi veriyoruz. Yaptığımız bu. Ama bunu onlara saygılı bir biçimde, en doğruya yakın şekilde, duygularımızı en doğru şekilde yönlendirerek yapabilmek önemli. İşte o zaman işi iyi yapmak, kötü yapmak meselesi devreye giriyor.
Yorum Yaz