Altın Portakal Film Festivali’nin ardından

SİNEMA

61. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni geride bıraktık. Festivalin ulusal yarışma filmlerini, ulusal kısaların mutlu eden kalitesini, sinema salonlarını dolduran teyzeleri ve festivalin Filistin karnesini yazdık.

İstanbul’un kaosuna, bir sıcak bir soğuk havasına 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali ile güzel bir ara verdik. 5-12 Ekim tarihleri arasında düzenlenen festivalde sinema coşkusu hakimdi. Yaza veda ettiğimiz şu günlerde Antalya güneşi bir yandan sinema coşkusu bir yandan bizleri ısıttı. Ulusal ve uluslararası birçok film izledik. Biz filmleri Antalya Atatürk Kültür Merkezi’nde izlerken hemen yanımızda Antalya Film Forum oturumları gerçekleşti. Ondan sonrada bir Sinema Çalıştayı yapıldı. Festival a’dan z’ye tüm sinemaseverlere yönelik bir program ortaya koydu. Geçen sene gerçekleşmemesinin acısı çıkarıldı denilebilir. Açılışta ve kapanışta “festivallerin devam etmesinin” ne kadar önemli olduğu her daim vurgulandı. Festival sırasında birçok tartışmada yaşandı. Bu tartışmaların filmlerin önüne geçmesini istemediğimiz için filmlere dair, festivalin havasına dair izlenimlere geçmenin daha uygun olacağı kanaatindeyim. Ama sinemamızın festival sorununu konuşmamız gerektiğinin aşikar olduğunu da ekleyelim. O zaman yavaştan Altın Portakal değerlendirmemize doğru geçelim. Festivalin Filistin karnesi, ulusal yarışma filmlerinin ahvali, ulusal kısaların mutlu eden kalitesi, festivali heyecanla takip eden festival teyzeleri, sinemanın birleştirici gücü değerlendirmemizin rotaları olacak. Ama bakarsınız yazı kendiliğinden başka duraklara da uğramış olabilir.

Altın Portakal’ın Filistin karnesi

Filistin’de bir soykırım yaşanıyor. Dünya’da ve ülkemizde bu soykırımı görenler olduğu gibi hiç yokmuş gibi davrananlar var. Bu durum festivallerde de aynı şekilde geçerli. Maalesef Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Filistin, ulusal yarışma jüri üyelerinden müzisyen Mercan Dede’nin ve oyuncu Gülsen Tuncer’in açılışa kefiye ile katılmalarıyla; kapanışta ulusal yarışma filmlerinden “Gülizar”ın yönetmeni Belkıs Bayrak’ın ödül konuşmasında “... kendi sınırına, kendi yuvasına sahip çıkmaya çalışan Filistin’in kadınlarına” demesiyle ve uluslararası yarışma filmlerinden “Şahit”in yönetmeni Nader Saeivar’ın “Ödülümü özgür Gazze’ye adıyorum” demesiyle yer buldu. Bunlar dışında gösterim programında “Sınırlardan Sınırsızlığa” seçkisinde Filistinli yönetmenler Hany Abu-Assad’ın “Ömer” filmi ve  Omar Elemawi’nin “Sesimi Duyan Var Mı?” adlı kısa filmi gösterildi. Bir haftalık festivalde 98 film gösterildi. O gösterilen filmler arasında 2 Filistin filmi yer buldu. Altın Portakal’ın Filistin karnesi pek parlak değil.

Türk sinemasının ahvali ne olacak?

Türk sinemasının ne durumda olduğunu görmek için festivaller doğru yer oluyor. Ama gördüğümüz resim bizi mutlu ediyor mu? Maalesef hayır. Altın Portakal’da ulusal yarışmada “Ayşe”, “Evcilik”, “Gülizar”, “Mukadderat”, “Balinanın Bilgisi”, “Fidan”, “Savrulan Zaman”, “Galata”, “Hatırladığım Ağaçlar”, “Acı Kahve”, “Seni Bıraktığım Yerdeyim” ve “Sevgili Katilim Berlin” filmleri yarıştı. Genel anlamda zayıf bir seçki olduğunu 12 filmlik maraton sonrası belirtmek gerekiyor. Seçkide kadın hikayeleri ağırlığını koruyor. Yönetmen koltuğunda da kadın yönetmenlerin oturduğu filmlerin sayısı artıyor. Sayısal anlamda bir artış bizi mutlu ederken içerik anlamında aynı şeyi söylemek pek mümkün olmuyor maalesef. Türk sinemasının bir senaryo krizi yaşadığı ortada ve dillerde. Uzun metraj film yapmak günümüzde maddi anlamda bir deliliği barındırıyor. Bu deliliği her türlü göze alıp film yapmayı takdir etmemek tabii ki mümkün değil. Ama senaryosu oturmamış, tekniği zayıf kalmış filmler izleyince de insan üzülüyor. Bunalıyor. Bir sonraki filme girmek için kendisini motive etmesi zorlaşıyor.

AYŞE

Necmi Sancak’ın ilk filmi “Ayşe”; down sendromlu kardeşi Rıdvan’a bakan abla Ayşe’nin hayatına odaklanıyor. Binnur Kaya hem Ayşe’ye hayat veriyor hem de senaryoya katkısı bulunuyor. Ayşe İstanbul’ dışında sınıra yakın bir kasabada yaşıyordur. Bir benzincide çalışan Ayşe’nin hayatı işinden ve kardeşinden ibarettir. Benzinciye gelen bir müşterisi ta ki evlenme teklifi edene kadar. Ayşe o zamana kadar bir hayatı olur mu olmaz diye düşünmemiştir. Ama o teklifle düşünmeye başlar. Rıdvan’a bakış değişir. Bir yandan onu çok sever ama bir yandan da o gitse hayat nasıl olur diye düşünmeden edemez. Hareketli kamera kullanımıyla Necmi Sancak bizi Ayşe’nin boğucu dünyasına dahil ediyor. Binnur Kaya Ayşe rolünü sırtlıyor. Orta yaşlı bir kadının yaşamına dair çaresizliğine tanık oluyoruz. İlk filme göre derdini anlatan bir film izliyoruz. Hikayesini sürüncemeye sokmuyor yönetmen. Ayşe’nın sıkışmışlığını da hissediyoruz kimsesizliğini de görüyoruz. 

EVCİLİK

Ümit Ünal’ın on senedir çekmecesinde sakladığı senaryosunu 2024 yılında izlemek bize nasip oluyor. Başrollerinde Nejat İşler, Deniz Işın, Öykü Karayel ve Fatih Artman’ın yer aldığı “Evcilik” bizlere insan ilişkilerinin geldiği yalnızlık üzerine bir hikaye sunuyor. Bu hikayede şehirlilerin mi kasabalıların mı eli güçlüdür, sorusunu sorduruyor. Assos’ta butik bir otele gelen şehirli çiftimiz, köylü Kınalı’nın ve Duman’ın birbirine olan aşkını, bağlılığını kıskanır. Onlar gibi davranarak ilişkilerine renk vermeyi denerler. Ama bu oyun ortaya çıkar. O zaman bu dörtlü kendi hayatlarına, evliliklerine dair bir yüzleşme gerçekleştirirler. Şehirli çift sorunlarını redderek “biz mutluyuz” derken; Kınalı ve Duman bir daha Kınalı ve Duman olmamaya karar verirler. 25 Ekim’de vizyona girecek “Evcilik” dünyasına girebileni içine alıyor, dünyasına giremeyeni ise dışarıya doğru atıyor. Nejat İşler şive yaparken kendini bozuyor. Öykü Karayel ve Fatih Artman’ın oyunculukları zayıf kalıyor. Deniz Işın, Kınalı rolüyle parıl parlıyor.

GÜLİZAR

Ecem Uzun’un hayat verdiği Gülizar, düğün hazırlıkları için Kosova’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolculuk sırasında bir mola yerinde tacize uğrar. Bir yandan hazırlıklar devam ederken bir yandan da Gülizar durumu nişanlısı Emre’ye anlatmaya çalışır. Emre onu zorlamaz, yargılamaz ama aklında bunu kimin yaptığı sorusu dönüp durur. Evinden uzakta olan Gülizar, yeni düzene alışmaya çalışır. Hazırlıklar devam eder. Bu sırada tacizciyi araştırmaya devam eder Emre. Gülizar o tacizciyle çarşı da karşılaşır. Ailenin tanıdığı birisi olduğu ortaya çıkar. Emre intikam almak ister Gülizar ise unutmak ister. Ama mümkün müdür unutmak? Gülizar’ın hikayesi uzak bir hikaye değil. O’na yakın hissediyoruz. Lakin tam Gülizar’a yaklaştığımızda bizi O’ndan uzaklaştıran bir sahneye geçiyoruz. Bu da filmi yakalamayı zorlaştırıyor. Filmle izleyici arasına bir mesafe koyuyor. Ama her şeye rağmen Belkıs Bayrak ilk uzun metrajında olgun bir film ortaya koyuyor.

MUKADDERAT

“Bir Kastamonu Hikayesi” sloganıyla izliyoruz “Mukadderat”ı. Nur Sürer, Aslıhan Gürbüz ve Osman Nail Sonat başrolde yer alıyor. Yönetmen koltuğunda Nadim Güç oturuyor. Sultan (Nur Sürer) kocasının vefatı sonrasında hayata nasıl devam edeceğini bilemez. İlk başta tekrardan evlenmeyi düşünür, ister. Çocukları bu isteği absürt bulur. Sultan’a arkadaşı adaylar bulur. Sultan o adaylarla görüşür ama farklı sebeplerden olmaz. Sonrasında evinin bir katını pansiyona çevirir. O pansiyonda köylü kadınlarda çalışır. Bir yandan da çocukları arasında mal kavgası yaşanır. O pansiyonu işletmesinin yanında, bahçesindeki sebzeleri, meyveleri, pazarda satmaya da başlar. Hayata devam etmenin yolunu, kendisi için çalışarak bulur. Komedisiyle, dramasıyla “Mukadderat” keyifli bir seyir sunuyor. Ekstra bir soru sordurmuyor. 

BALİNANIN BİLGİSİ

Gülsüm dokuz aylık hamiledir. Madene giden kocasının geri dönerek kendisinin yanında olmasını ister. Bu isteği O’nu muhtarla karşı karşıya getirir. Muhtar köyde kalan tek erkektir. Gülsüm’ün isteğini düzen bozucu olarak görür. Köylü kadınların onunla iletişime geçmesini yasaklar. Yörük olan Gülsüm, bunu umursamaz. Kızıyla tek başına doğayla dayanabileceğine inanır. Kızını da bu doğrultuda yönlendirir. Doğaya güvenmeyi tercih eden Gülsüm tek başına doğum yapar. Doğanın insana yeteceği sloganını önemseyen filmin müzikleri ve görüntüleri kendine bağlıyor. Ama hikayenin aksayan yönleri filmi yavanlaştırıyor. Balina metaforu ise bir yere varmıyor.

FİDAN

Küçük bir kasabada yaşayan Fidan; çalışkan bir kızdır. Okulda başarılıdır. Evde ise annesi kanserdir. Son zamanlarını yaşar. Babası ise kızına, oğluna uzaktır. Filmde yönetmen Ayçıl Yeltan diyalog tercih etmiyor. Diyalogsuzluğu müzikle örtmeyi tercih ediyor. Usta oyuncu Göksel Kortay filmdeki en iyi oyunculuğu sergiliyor. Okumanın önemi üzerine olan bu filmde; annenin vefatı sonrasında babanın buhranlı halleri senaryonun zayıf noktasını oluşturuyor. Ayça Bingöl yenge rolüyle filmi sırtlıyor. Fidan’a hayat veren Leyla Cabbas’ın karaktere uygunluğu filmin tartışılmaz noktalarından. 

SAVRULAN ZAMAN

Uzun bir ilişkiden çıkan Alper; hayatını, ilişkilerini gözden geçirir. Kendisi için neyin ne olduğunu anlamaya çalışır. Ama bir yandan da gerekli sorumluluğu üstlenemez. Selim Evci filmin; yönetmen koltuğunda otururken, başrolde de yer alıyor. Senaryoda ve kurguda da imzası bulunuyor. Orta yaşlı Alper’in sosyo-ekonomik durumu iyidir. Rahat bir hayatı vardır. İstanbul’da geçen filmde savrulan zaman mı oluyor yoksa insanlar mı? “Savrulan Zaman” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” filminin esintilerini görüyoruz. Bu esinti bizi rahatsız ediyor. Çünkü yeni bir şey demiyor. Daha doğrusu bir şey demiyor. Bir durum anlatıyor, illa bir söz söylemesi gerekmiyor diyebiliriz. Ama Alper’in varoluşsal sıkıntısını izlememiz içinde bize bir sebep sunmuyor. Alper’in dünyasında yabancı kalıyoruz.

GALATA

Kenan Mansur Doğru ve Umut Osman Demirkol filmin yönetmenleri. İstanbul sokaklarında geçiyor. Sevda ve Yusuf bir yandan sokaklarda dolaşır bir yandan da kendi hayatlarını birbirleriyle paylaşırlar. Yönetmenler Sevda ve Yusuf üzerinden topluma dair ne kadar önyargılı durum varsa hepsini savunmaya geçiyorlar. Bu çaba senaryoya absürt bir hava katarken, titreyen kamera kullanımı ise filmin izlencesini bozuyor. Seyirciler için zorlu bir film oluyor.

HATIRLADIĞIM AĞAÇLAR

Her sonun bir başlangıcı vardır. Bütün olay o başlangıçta mıdır? Bahar’ın vedasıyla başlar film. Sonrasında zamanda geriye doğru giderek o başlangıç yerine varır. Bahar ve Mahir üniversiteden arkadaştırlar. Uzun zaman sonra Bahar’ın aniden Mahir’in kapısını çalmasıyla tekrar karşılaşırlar. Mahir tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Babasıyla yaşar. Bahar ise hamiledir ama bu gebeliği istemiyordur. Bahar devam etmek için bir yol arar. Bu arada Mahir ve babası da kendi içlerinde yüzleşme yaşarlar. Oyunculukların abartılılığı, ters kurguyla zorlaşan filmin akışı ve filmin ses sorunu olmasıyla Erhan Tuncer imzalı “Hatırladığım Ağaçlar” festivalin en zayıf filmi olarak yerini aldı.

ACI KAHVE

Yine bir ilk filmle karşı karşıyayız. Soner Sert’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmi Nazan Kesal sırtlıyor. Bir isteme töreninde iki farklı aile bir araya gelir. Nişan takılacakken damadın yıllar önce bir kazaya karıştığı ortaya çıkar. Kazada ölen birisi vardır. Kız nişandan vazgeçmeye karar verir ve olaylar gelişir. 90 dakika boyunca film her an bitecek hissi bizimle oluyor. Ev içinde geçen film mekan kullanımı açısından başarılı. Ama bir kısa film senaryosunu uzun metraja dönüştüğünde sahiciliğinin de gittiğini görüyoruz.

SENİ BIRAKTIĞIM YERDEYİM

Yas ve yol üzerine bir filme imza atıyor Ümran Safter. Başrolde Damla Sönmez yer alıyor. Kardeşinin intiharı sonrasında Nihan ağabeyi, eniştesi ve ölen kardeşinin arkadaşıyla memlekete doğru bir yola çıkar. Bu yolda Nihan, ölüme, hayata, dine dair bir sorgulamaya geçer. Bu sorgulamada eniştesi ile karşı karşıya kalır. Abisinin pasifliği onu delirtir. Yol boyunca kardeşiyle vedalaşır bir nevi. Din ve ölüm üzerine birkaç kelime etmeliyim denilmiş ve film ortaya çıkmış diyebiliriz.

SEVGİLİ KATİLİM BERLİN

Yönetmeni Neco Çelik, yapımcısı Murat Şeker ama hikaye Almanya’da geçiyor. Annesini kaybeden Jacky, kendisini öldürmesi için bir tetikçi tutar. Bilmeden tuttuğu tetikçi Çello ile tanışır. Birbirlerine aşık olurlar. Sonrasında Çello’nun katil olduğunu öğrenir Jacky ve hayatı için mücadele verir. Bu mücadele kısmı bir tiyatro havasında olur. Jacky’nın yalnızlığını, ölüme karar vermesiyle filmin başında bir bağ kurarken sonrasında aşırı oyunculuklarla filmden uzaklaşıyoruz. Çünkü film görüntülerden ibaret. Bir senaryonun olmadığını görüyoruz. Salondan iyi görüntülenerek izlemiş olarak ayrılıyoruz.

Kısa filmler yüzümüzü güldürdü

Ulusal ve uluslararası gösterimlerde salonlar tam kapasite doluydu. Bu beklenen ve festivallerde alışıldık bir manzara. Kısa film gösterimlerindeki yoğunluk ise şaşırtıcıydı. Salon tıklık tıklım doluydu. Bu dolulukla birlikte yarışmadaki 10 filmden 6’sını görmüş biri olarak kısa filmlerin kalitesinin yüksek olduğunu belirtmem gerekiyor. Genç yönetmenler yeni denemeler yapıyorlar. Hikayelerini anlatıyorlar. Deniyorlar. Uzun metrajda gördüğümüz kısırlık çok şükür ki kısa filmlerde yok. İzlediğimiz her kısa film kendine has bir evren kurmayı başarıyor.

“Tavuk Suyuna Çorba”, “Sinek Gibi”, “Ağlamak Serbest Gülmek Yok”, “Rehber”, “Hayaller, Umutlar ve Dönen Yunuslar”, “Neredeyse Kesinlikle Yanlış” “Rüyada Olduğunu Fark Ediyor İnsan” kısa filmlerinin her biri sözünü söylüyor. Deniz Büyükkırlı’nın “Tavuk Suyuna Çorba”sı şüphe korkusunu veriyor. Hazal Beril Çam’ın “Sinek Gibi”si martı üzerinden bir metafor sunuyor. Oğuzhan Akalın’ın “Ağlamak Serbest Gülmek Yok”ı bir çocuğun gözünden yetişkinler dünyasının absürtlüğünü anlatıyor. Mert Erez’in “Rehber”i bizlere yaşarken tanımadığımız birini öldükten sonra rehberi üzerinden tanıyabiliriz mi, diye sorduruyor. Adil Burak Aydın’ın “Hayaller, Umutlar ve Dönen Yunuslar”ı umutlu bakmak için bir seçenek sunuyor. Cansu Baydar’ın “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”ı her daim kurban olmamanın yolunu bulmaya çalışıyor. Baturay Tunçat’ın “Rüyada Olduğunu Fark Ediyor İnsan”ı bizi İstanbul vapurunda bir masalın ihtimaline inandırıyor.

Festival teyzeleri candır

Antalya’nın yerel halkının festivali sevdiğini görüyoruz. Salonları bir an boş bırakmıyorlar. Soru cevaplarda, yorumları ve sorularıyla katkıda bulunmayı ihmal etmiyorlar. Sanatçılarla, oyuncularla aynı yerde olmak onlar için özel bir tecrübe. Ama bu filmleri eleştirmelerine, beğenmediklerini söylemelerine mani olmuyor. Antalya seyircisinin öğrenmesi gereken şey ise telefonları sessize almak. Bazı filmlerde senkronize şekilde farklı kişilerin telefonlarının aralıklarla çaldığına şahit olduk. Belki de her şey değişip dönüşürken sinema salonlarında davranma şekillerimiz de değişmeli. İnsanlar filmler hakkında yanındakiyle konuşmak istiyor, bir şeyler atıştırmaya ihtiyaç duyuyor. Sinema salonlarının seyirlik hali geri gelecek gibi gözüküyor. Seyirciler arasında salon sıralarında en çok dikkatimi çeken teyzelerin arkadaşlarıyla festivali tam bir disiplin içinde takip etmeleriydi. Birlikte geliyorlar, izliyorlar ve yorumluyorlar. Sonra diğer filme geçiyorlar. Diyelim o gün kendi başlarına geliyorlar. Filmle, festivalle ilgili gözlemlerini sırada yanına gelen kimse ise onunla paylaşıyor. Sonrasında filme geçiyorlar. Antalya’nın sinemasever teyzeleri festivalin güzel yanlarından biriydi.

Bir festival daha sona erer

Bir haftalık festival sona erdi. Ödüller sahiplerini buldu. Mutlu olanlar oldu, hayal kırıklığına uğrayanlar oldu. Ferzan Özpetek’in jüri başkanlığında ulusal yarışma jürisi kararlarını verdi. Seneye festivalin 7-16 kasım tarihlerinde gerçekleşeceği açıklandı. Aynı zamanda Sinema Çalıştayı sonunda çıkan sonuç ile festivalde gösterimi gerçekleşen her filme telif hakkı verileceği belirtildi. Telif ödemesi çok kıymetli. Biraz geç alınan bir karar olsa da yapılacak olması bütün sinema çevresi adına umut verici. Sözümü söylemekten çekinmeyelim ama sinemamız o sözü söylerse daha kalıcı olur. Devirden devire yayılır. Mesaj verme kaygısının sinemanın önüne geçmediği festivallere…

Rabia BULUT
Rabia BULUT

Editör ve sinema yazarı. Lisans eğitimini Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. Aynı üniversitede Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yaptı. “Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek ...

Yorum Yaz