Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Temmuz ayıyla birlikte artık yazı büsbütün yaşamaya başladığımız bir döneme girdik. Bir yandan yılın merakla beklenen yapımları vizyon tarihine yaklaşırken, diğer yandan festivaller ve sektör buluşmaları yeni projelerin geleceğine ışık tutuyor. Artık temmuz ayı klasiği olarak gelenekselleşen ve senaryo geliştirme organizasyonlarından biri haline gelen TRT 12 Punto, bu ayın sinema gündeminde en öne çıkan başlıklardan tabii. Organizasyon hem keyifli açık hava gösterimleriyle hem de uluslararası sinemanın gözde isimlerini de İstanbul'da buluşturmasıyla kalplere taht kuruyor. Gündemde yaz sakinliği etkisini sürdürürken bu sakinliğe heyecanlı bir perde aralayan bir diğer gelişme ise Nolan’ın henüz vizyona girmeden yankı uyandırmayı başaran filmi The Odyssey. Öte yandan edebiyat uyarlamalarını sevenler için Virginia Woolf'tan uyarlanan yeni film de vizyondaki yerini aldı. Kısacası temmuz ayı, hem sektörün geleceğine hem de beyazperdeye dair heyecan verici gelişmelerle başladı.
12 Punto yeniden başladı
TRT tarafından bu yıl sekizincisi düzenlenen 12 Punto Senaryo Geliştirme ve Ortak Yapım Platformu, 12 Temmuz’da başladı. 19 Temmuz'a kadar devam edecek program kapsamında finalist projeler, uluslararası senaryo danışmanları eşliğinde geliştirilirken, yapımcılar, fon temsilcileri, festival programcıları ve satış ajanslarıyla birebir görüşmeler gerçekleştirecek. Bunun yanı sıra hafta boyunca sinema sektörünün güncel meselelerini ele alan paneller, dünyaca ünlü sinemacıların katılımıyla düzenlenen ustalık sınıfları, söyleşiler ve film gösterimleri de katılımcılarla buluşacak. Bu yıl ilk kez düzenlenen 15 Temmuz Kısa Film Proje Yarışması ile kısa film projelerine yönelik özel bir alan açılırken, TRT Kısa Film Yapım Ödülü'nü kazanan altı proje de platform kapsamında desteklenecek.
Bu yılın programını öne çıkaran başlıklardan biri ise elbette uluslararası jüri kadrosu. 12 Punto bu konuda her sene kendini geliştirmeye ve sinema dünyasının benzersiz isimleriyle bizi buluşturmaya devam ediyor. Oscar ödüllü İranlı yönetmen Asghar Farhadi, bu sene jürinin başkanlığını üstlenirken; Romanya Yeni Dalgası'nın öncü isimlerinden Cristi Puiu ve Tunuslu yapımcı Dora Bouchoucha Cheikhrouha da jüri üyeleri arasında yer alıyor. Dünya sinemasının farklı coğrafyalarından ödüllü yönetmen ve yapımcılar, yalnızca finalist projeleri değerlendirmekle kalmayıp gerçekleştirecekleri ustalık sınıfları ve söyleşilerle deneyimlerini de sinemaseverlerle paylaşıyor. Yani biz sinemaseverlere kırmızı perdede ödül alırken izlemekle yetindiğimiz isimlerle aynı ortamda bulunma, onların tecrübelerini birinci ağızdan dinleme imkânı sunuyor. Bakalım bu isimlerin son yıllarda en çok konuşulan işleri nelermiş…
Gerçekle Kurmaca Arasında : Asghar Farhadi
12 Punto’nun jüri başkanlığını üstlenen İranlı yönetmen Asghar Farhadi, son zamanlarda bu yıl henüz vizyona girmemiş yeni filmi Paralel Hikayeler (Histoires Parallèles) ile sinema dünyasının gündeminde yer alıyor. Cannes Film Festivali'nin ana yarışmasında ilk gösterimini yapan Fransızca yapım; Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel ve Pierre Niney gibi Avrupa sinemasının önemli oyuncularını bir araya getiriyor. Yeni romanı için ilham arayan bir yazarın komşularını gözlemlemesiyle başlayan hikâye, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırların giderek silikleştiği katmanlı bir anlatıya dönüşüyor. Cannes'daki gösterimin ardından filmin eleştirmenlerden farklı yorumlar aldığını duyumlamıştık. Birçok eleştirmen Farhadi'nin insan ilişkileri ve ahlaki ikilemler üzerine kurduğu sinema dilini koruduğunu, oyunculuk performanslarının ve görsel atmosferin filmin en güçlü yanları arasında yer aldığını belirtirken; bazı eleştiriler ise yönetmenin bu kez metakurmacaya daha fazla yaslanan anlatısının önceki filmlerindeki dramatik yoğunluğa ulaşamadığı ve izleyiciyle duygusal bağ kurmakta zorlandığı yönünde oldu. Yönetmenin seyirciyi bir yargıç olarak konumlandırdığı ve karakterin iç dünyasında vereceği moral sınavlarda herhangi bir empati kurmadan ya da yönlendirmeye kalkışmadan tamamen üçüncü bir göz olarak izlemesini tercih ettiği diğer işlerini düşündüğümüzde, bu eleştirilerin haklılık payı olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen Parallel Tales, yılın en çok konuşulan festival filmlerinden biri olmayı başardı.
Gündelik Hayatın Sessiz Devrimi: Cristi Puiu
Cristi Puiu denildiğinde ise akla yalnızca başarılı bir yönetmen değil, Romanya Yeni Dalgası'nı dünya sinemasının merkezine taşıyan isimlerden biri geliyor. 2005 tarihli Bay Lazarescu'nun Ölümü, sıradan bir adamın bir gece boyunca hastaneden hastaneye sürüklenmesini anlatırken sağlık sistemine yönelttiği sert eleştiriyi gündelik hayatın neredeyse belgesel gerçekliğinde kurduğu anlatısıyla birleştiriyor. Yönetmen filmlerini çekerken bireysel bir hikayenin sınırlarını epeyce zorlayarak bize yaşadığı ülkedeki politik duruşun ne kadar kırılgan olduğuna, Romanya halkının hayati durumlarda bile baş etmek zorunda kaldıkları hükümet kaynaklı liyakatsizlik, eşitsizlik gibi konulara izleyiciyi biraz da rahatsız ederek değiniyor. Aradan geçen yirmi yıla rağmen film, bu sebeple Avrupa sanat sinemasının en güçlü örneklerinden biri olarak anılmaya devam ediyor. Puiu, son filmi MMXX'de ise bu kez pandemi döneminin görünmez yaralarını odağına alıyor. Birbirine gevşek bağlarla tutunan dört hikâye üzerinden yalnızlığı, güvensizliği ve modern insanın giderek derinleşen kopuşunu anlatan yönetmen, yine sabır isteyen uzun planlardan ve sessizlikten beslenen sinema dilinden vazgeçmiyor. Kimi izleyici bu tavrın Puiu'nun sinemasını hâlâ benzersiz kıldığını savunurken, kimileri ise yönetmenin biçimsel tercihlerini artık kendini tekrar eden bir üsluba dönüştürdüğünü düşünüyor. Puiu, izleyiciyi memnun etmeye çalışan değil, kendi ritmine sadık kalan yönetmenlerden biri olmayı sürdürüyor.
Hafızanın Sineması: Dora Bouchoucha Cheikhrouha
Dora Bouchoucha Cheikhrouha ise kamera arkasında çalışan bir yapımcı olmasına rağmen, son yıllarda dünya sinemasında en az yönetmenler kadar etkili isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Uzun yıllardır Kuzey Afrika ve Orta Doğu'dan yükselen sinemacıları destekleyen Cheikhrouha, ortak yapım modelleri ve festival ağıyla bölge sinemasının uluslararası görünürlüğüne önemli katkılar sağlıyor. Yapımcılığını üstlendiği Dört Kız Kardeş (Four Daughters) ise bunun en güçlü örneklerinden biri. Kaouther Ben Hania'nın yönettiği film, iki kızını radikal örgütlere kaptıran Tunuslu bir annenin hikâyesini belgesel ile kurmacayı iç içe geçiren cesur bir anlatıyla yeniden kuruyor. Klasik belgesel anlatısının dışında olması filmi kurguyla kurgu dışı arasında bir sürüncemede bırakırken yaşananların ağırlığı gerçek olamayacakmış gibi hissettiriyor ve tam da aynı sebepten saf bir gerçeklikle izleyeni sarsıyor. Profesyonel oyuncuların gerçek aile bireyleriyle aynı kadrajı paylaşması, filmin yalnızca yaşanmış bir trajediyi aktarmasını değil; hafızanın, travmanın ve yüzleşmenin sinemadaki karşılığını da sorgulamasını sağlıyor. Cannes'da büyük ilgi gören, En İyi Belgesel ödülünün yanı sıra Oscar adaylığı da elde eden yapım, eleştirmenler tarafından son yılların en yaratıcı belgesellerinden biri olarak değerlendirilirken; özellikle belgesel ile kurmaca arasındaki sınırları cesurca bulanıklaştıran anlatımı övgü topladı. Yakın olduğumuz bir coğrafyada aklımızın almayacağı acıları yaşayan ve tüm bunlara rağmen kız kardeşliğin ve anne-kız ilişkisinin sıcaklığını gösteren film, üzerine saatlerce konuşulabilecek birçok açıdan eşsiz bir eser.
Vizyonda ve ufukta neler var?
Vizyon tarihine henüz günler olsa da sinema dünyasının en büyük beklentisi bu sene şüphesiz Christopher Nolan'ın The Odyssey filmi. Homeros'un yaklaşık üç bin yıllık destanını beyazperdeye taşıyan yapım, Truva Savaşı'nın ardından Kral Odysseus'un evine dönüş yolculuğunu anlatıyor. Ancak filmin bu kadar merak edilmesini sağlayan şey yalnızca hikâyesi değil. Matt Damon'ın Odysseus'a hayat verdiği dev kadroda Tom Holland, Anne Hathaway, Zendaya, Robert Pattinson, Charlize Theron ve Lupita Nyong'o gibi Hollywood'un en dikkat çeken isimleri bir araya geliyor. Yaklaşık 250 milyon dolarlık bütçesiyle Nolan'ın kariyerinin en pahalı filmi olan The Odyssey, tamamı IMAX film kameralarıyla çekilen ilk büyük stüdyo yapımı olma özelliğini de taşıyor. Yönetmenin dijital efektlerden çok gerçek mekânları ve pratik efektleri tercih etmesi, daha fragmanlar yayınlanmadan filmin görsel dünyasına dair beklentiyi yükseltmiş durumda. İlk eleştiriler de bu beklentiyi boşa çıkarmayacak gibi görünüyor; Londra prömiyerinin ardından birçok eleştirmen filmi "Nolan'ın en görkemli yapımlarından biri" olarak nitelerken, özellikle destansı ölçeği, IMAX görüntüleri ve Matt Damon'ın performansı övgü topladı. Her ne kadar kimi yorumlar filmin üç saate yaklaşan süresi ve anlatısındaki yoğunluğu nedeniyle herkese hitap etmeyebileceğini söylese de The Odyssey şimdiden yılın en çok konuşulan sinema olaylarından biri olmayı başarmış durumda.
Vizyonda izlerine rastladığımız bir diğer yapım ise Virginia Woolf'un aynı adlı romanından uyarlanan Gece & Gündüz. İran asıllı İngiliz yönetmen Tina Gharavi tarafından beyazperdeye taşınan film, 1910'ların Londra'sında kadınların toplum tarafından çizilen sınırları zorlamaya başladığı bir dönemde geçiyor. Başrolde Haley Bennett'in hayat verdiği Katharine Hilbery, ailesinin kendisi için planladığı evlilik düzenini reddederek astronom olma hayalinin peşinden gitmeye çalışırken yolu idealist editör Ralph Denham'le kesişiyor. Film, yalnızca romantik bir dönem hikâyesi anlatmakla yetinmiyor; Virginia Woolf'un metnindeki kadınların özgürleşme arayışını, bireysel kimlik mücadelesini ve dönemin yükselen hareketini de merkezine alıyor. Edebiyat uyarlamalarının her zaman riskli bir alan olduğu düşünülürse, Gharavi'nin Woolf'un iç dünyaya yaslanan anlatısını sinemasal bir dile dönüştürme çabası filmin en çok konuşulan yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle güçlü prodüksiyon tasarımı ve Haley Bennett'in performansı övgü toplarken, filmin Woolf'un romanındaki düşünsel derinliği ne ölçüde yakalayabildiği ise şimdiden tartışılan bir konu.
Yorum Yaz