Çağdaş bir Tevrat kıssası: Tütüncü Çırağı

KİTAPLIK

Tevrat'ı oluşturan kitapların ikincisi Mısır'dan Çıkış Kitabı'dır. Firavun'un zulmünden kaçmak için Hazreti Musa'nın tavassutuyla Mısır diyarından ayrılmak isteyen İsrailoğulları'nın sergüzeştlerini anlatan bu kısım, hicretin ne denli zorlu koşullarda olduğunu anlatır. Keza sular kana döner; ülkeyi kurbağalar, sinekler, çekirgeler istila eder; gün karanlığa bürünür; dolu felaketi yaşanır; insanı da hayvanı da kör çıbanlar sarar ve daha niceleri. Bütün bu gazaplara rağmen Firavun'u ikna etmek kolay olmayacaktır. Tevrat'taki ifadeyle, "ölüsü olmayan ev" kalmayınca Firavun Mısır'dan çıkmalarına razı gelir. "O gün Rab, İsraillileri ordular halinde Mısır'dan çıkardı." Peki ya çıkamayanlar? Hatta İsrailoğullarından olmadığı halde onlarla ticaret yapan, ülfet eden kimseler? Tevrat'ta bu insanlara değinilmez.

Robert Seethaler, dilimize Tütüncü Çırağı olarak çevrilen (çeviri: Oktay Değirmenci) romanıyla bir bakıma çağdaş bir Mısır'dan Çıkış anlatısı kaleme almış. 1930'lı yılların kronolojisiyle Almanya'da iktidarı ele geçiren Naziler fazla zaman kaybetmeden Avusturya'yı ilhak etmeyi (Anschluss) “başararak” egemenlik sahalarını eski Habsburg Monarşisi'ni de içine alarak genişletirler. Bundan sonraki süreçte Nazilerin mimlediği etnik unsurlar ve onlarla iletişimi sürdüren insanlar için hayat eskisi gibi olmayacaktır. Roman, rutinin bozulduğu yerden doğar.

Çoğu kez gerek sinema gerekse de edebiyat kanalıyla Yahudilerin başına gelen olaylardan haberdar olmuşuzdur. Hatta diyebiliriz ki bu konu, müstakil bir repertuvar oluşturacak hacme ulaşmıştır. Gelgelelim, firar eden yahut soykırıma uğrayan Yahudilerin irtibat içinde oldukları sıradan kişiler çoğu kere ıskalanır. Aslında bu bakış açısı, yavan bir acıyı önceleyen iki boyutlu bir sunuma gebedir. Belki Avusturyalı yazarın en büyük başarısı, sürgün hayali dahi kuramayan bir Kuzey Avusturyalıyı romanının merkezine koymasından ileri gelmektedir. Zira metin boyunca sık sık karşımıza çıkan ünlü psikanalist Sigmund Freud tüm servetinin üçte birini egemen güçlerle paylaşarak Londra'ya iltica etmeye “hak kazanmıştır”. Her devrin geçer akçesi başkadır. Dün mucizelerle hizaya gelen Firavun, bugün altın sarısına tavdır. Romana göre kalanlar için iki yol kalır. Ya tütüncü çırağı Franz gibi uyumsuz kalmak yahut Franz'ın sevdalandığı Anezka misali yozlaşmaya teşne olmak.

Tütüncü Çırağı, esasen bir bildungsroman. Herhangi bir iş yapmaya gönlü olmayan Franz'ın inisiyatif alan, derinleşen ve taraf tutan bir fert haline gelmesi ve bunun da tekst içerisinde kör göze parmak şeklinde verilmemesi okurun dikkatinden kaçmayacaktır. Franz, mevcut şartlara göre lalettayin her insanın içinde kahramanlığa dair bir nüve taşıdığını gösterirken aslında tarih kitaplarının ihmal ettiği bütün anonimlere bir selam çakmaktadır.

Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, tarihi şahsiyetlerin arasına serpiştirilen kurmaca karakterlerle inşa edilen romanlarda aradığım ilk unsur, mevzubahis evrenin sahiciliği oluyor. Bay Freud'un elindeki purosuyla Kızıldeniz'i ikiye yarması değil, aşk karşısındaki çaresizliğinin yansıdığı açıklamaları bizde daha çok mâkes bulacaktır. Nitekim bu hükmün sağlamasını roman boyunca yapıyoruz. Aksi olsa romancı, foyası ortaya çıkan bir illüzyonisti andıracaktı. Evlerden ırak! Seethaler ise dingin bir ikindiüstü gibi kurguyu gayet rölantide ilerletiyor. Buna rağmen iki yüz sayfayı bile bulmayan bir uzunlukla anlatmak istediklerini akılda kalıcı bir yolla muhatabına iletmeyi başarıyor. Öyle ki insanın bir Viyana kent rehberi edinip, bulmaca çözmenin iştahıyla Währinger Caddesi'ndeki Trsnjek Tütün Dükkanı'nı arayası geliyor.

Freud’dan bunca bahsetmişken ondan bir alıntı yapmadan yazıyı bitirmek eksiklik olarak görülebilir: “Histerik semptomlar gerçek anılara değil, anılar temelinde oluşturulan fantezilere bağlıdır.” Zihin manipülatif bir organdır. Bir müddet sonra çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz hatıraları bile yoğurur, onlara farklı şekiller kazandırır. Üç kişinin aynı olayı anlattığını düşünelim, hepsi söyleminde ısrarcı fakat örüntü bağlamında farklı (yahut özgün) bir yol tercih edeceklerdir. Seethaler’in anlattıklarının ne kadar hakikatle örtüştüğünü ve aslında bütün romancıların ne kertede gerçekleri aksettirdiğini bu açıdan yorumlamak gerekir. Tütüncü çırağı Franz’ın yaşadığı yahut yaşamadığı aynı noktadadır. Lakin madem ismi konulmuştur, ismi silinip giden birçok mezarlık sakininden daha ziyade var olduğu iddia edilebilir. Bizden önce de sonra da taş duvarlara bellek kazıyan şey anılar değil midir? Hal böyleyken Franz Währinger Caddesi kayıtlarında diğer “hakiki” komşularından daha mı az yer kaplayacaktır? Romanın sahiciliği derken aslında bir hafıza mekânı olarak sivrilen metnin tarih yapıcı gücünü kastediyorum. Anıları değiştirme ve yeni hatıralar meydana getirme kudretini… Belki bu açıdan bakarsak Franz’ın ünlü ressam Gustav Klimt ya da meşhur bestekar Haydn -tesadüfe bakın ki ilk ismi Franz’dır- kadar Viyanalı olduğuna iman edebiliriz.

Freud mesleki prensipleri gereği ardında hiçbir şahsi özel belge, anı defteri yahut mektup bırakmamış, denilenler doğruysa bunların hepsini yakmıştır. Bundan mütevellit o günlerde Profesör’ün hangi rüyaları gördüğünü bilmiyoruz. Franz’ın eksiltili rüyalarını tabir etmek ve hatta tamamlamak da Seethaler’in okuyucusuna bıraktığı bir vazife olarak kalıyor.      

Yorum Yaz