Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Rüzgârla İyi Geçinmek ve Sokaklar Unutulmuyor eserlerini kaleme almadan evvel Esenler’e daha önce gelmiş olsa da ilçeyi hemen hiç tanımadığımı fark ettiğini anlatan Cihan Aktaş, “Derinliğini, çeşitliliğini, barındırdığı imkânları ve sırtladığı sorunları ancak halkla söyleşilerim sırasında sokaklarında gezip mekanlarına girdikçe keşfettim” açıklamasını yapıyor.
Cihan Aktaş, şimdiye kadar yazılmış en geniş kapsamlı Esenler monografisini Rüzgârla İyi Geçinmek ve Sokaklar Unutulmuyor kitaplarıyla kaleme alıyor. Esenler’in farklı ülke sınırlarına yayılmış Osmanlı ahâlisini göçlerle bir araya getirme tecrübesini ve şehrin 90’lar öncesinde kendi hâline terk edilmişliğini Rüzgârla İyi Geçinmek eserinde anlatırken Sokaklar Unutulmuyor ise Esenler’in 2000’lerden sonrasının umut veren gelişimini konu ediniyor. Her iki kitap da Aktaş’ın bir taraftan Esenler’in tarihini kavramaya dönük okumalarımı sürdürürken diğer taraftan çeşitli mekânlarda gerçekleştirdiği birbirini bütünleyen söyleşileri okuyucuya akarıyor.
Bir kimsenin yaşamını, bir yazarın, bir sanatçının yaşamını inceleyen yazılar yazmak ile bir şehrin monografisini yazmayı karşılaştırırsak neler söylemek istersiniz?
Şüphesiz bir insanın hayatını incelemek de çok yönlü araştırma ve inceleme gerektirir, ancak konu bir şehir veya şehir parçası olduğunda çok daha fazla faktörü dikkate almanız gerektiriyor. Şehir, insanların yanı sıra mekanları da içerir, hatta, artık mevcut olmayan mekanları da. Esenler çalışmalarımda bu bağlamda karşıma çıkan çarpıcı bir örnek, 70’lerin başında kolera salgını gerekçesiyle betonla kapatılan Çinçin Deresi üzerindeki Mimar Sinan’ın eseri taş köprü oldu. Bu köprünün başına gelenleri Sokaklar Unutmuyor’da anlattım. Taş Köprü üzerine ne öğrendiysem, 60’larda etrafında oyun oynayan çocuklardan öğrendim. Esasında insan unsuru her iki monografi türü için de belirleyici. Konu bir kişi üzerine yazmak olunca, hele bu kişi sağ ise, kafanıza yattığı şekilde yazmanız bir hayli zor. Zaman mesafesi bu açıdan değerli. Gerçekliği ortaya koyarken dürüst davranmalı, ancak size kendini açan insanları zor duruma düşürecek ayrıntılardan da feragat etmelisiniz. Şehir üzerine yazarken de bir bakıma insanları yazdığınız için, zaman zaman benzeri bir zorlukla karşı karşıya gelirsiniz. Aradaki fark şu sanırım: Şehir monografisinde konunuzu ilgilendirdiği kadarıyla kurcalarsınız insan hayatlarını, insan monografisi tersine hiç yazılmamış duyulmamış olanı talep edebilir. Şehir üzerine yazarken bir belediye çatısı altında sürüyorsa çalışmanız, belediyenin bir hassasiyetleriyle kendi eserinize ilişkin hayalleriniz arasında orta bir yol bulmanız gerekiyor.

Şehrin cazibesi kaosundan ayrı düşünülemez
Uzun yıllardır İstanbul’un Anadolu yakasında ikamet ediyorsunuz. Kaleme aldığınız çalışmalar için Esenler’a yaptığınız gidiş gelişler İstanbul’u farklı bir bakış açısıyla görmenize sebep oldu mu?
Olmaz olur mu? Esenler’e daha önce gelmiş olsam da ilçeyi hemen hiç tanımadığımı fark ettim. Derinliğini, çeşitliliğini, barındırdığı imkânları ve sırtladığı sorunları ancak halkla söyleşilerim sırasında sokaklarında gezip mekanlarına girdikçe keşfettim. Okumalarımla da zengin tarihinin ötelerine uzanabildim. Bütün bu araştırma ve öğrenmeler, karşılaşma ve tanışmalar, yaşadığım şehre yönelik yeni bir bakış açısı kazandırdı bana. İstanbul’un sahip olduğu cazibe barındırdığı çelişkilerin ve sergilediği kaosun oluşturduğu dinamiklerden ayrı düşünülemez. Şehrin hızlı ve düzensizce büyürken yaşadığı ve yaşattığı sıkışmaya yönelik bir övgü değil tabii bu söylediklerim, tamamen.
İlçeleşme öncesi yorgun düşmüş kuşaklar
Çalışmaları kaleme alırken Esenler’in 90’lardaki görünümünün yeni bir biçim ve düzen kazanırken aynı zamanda göçle baş etme mücadelesi hakkında siz neler gözlemlediniz?
Her iki kitapta da cevabını aradığım sorulardan biridir bu: Rastgele göçle İstanbul’a akan insanlar, devlet desteği olmaksızın nasıl baş ettiler karşılaştıkları sorunlarla. Oysa mevcut devlet politikaları ucuz iş gücü için göçü talep etmekteydi. Çağlar Keyder, “himayeci aldırmazlık” diye tanımlar bu durumu. Göçmenleri ayakta tutan öncelikle hemşehri dayanışması ve yanı sıra yerleşilen ortama özgü imece ruhu oluyor. İnsanlar zaten bir akraba veya hemşehrisinin izini sürerek ulaşıyorlar Esenler’e, diğer göç alan ilçelere de öyle olmuştur tabii. Önce Balkan muhacirleri, ardından mübadiller, derken yine Balkanlardan bir nüfus akışı ve ardından Anadolu göçü… Mübadiller, günümüz Esenler’inin arka planında yer alan Litros ve Atışalanı köylerini dayanışma içinde geliştirirken bir muaşerete yaslanıyorlar. Sonradan gelenler uzun zaman bu muaşerete uyum sağlıyor. 1994’te Büyük İstanbul Otogar’ının hizmete açılmasının ardından yoğunlaşan Anadolu göçüyle söz konusu uyum ister istemez yerini kuralsız yapılaşmaya bağlı bir karmaşaya terk ediyor. Bunun bir sebebi, değindim az önce, Esenler’in göçmene açıklığı. Öyle ki, otogar Bayrampaşa sınırları içinde olduğu halde halkın diline Esenler adıyla yerleşiyor. Esenler’in en yoğun göçlere maruz kaldığı dönemde belediye hizmetleri konusunda Hakkari kadar merkeze uzak olduğunu anlattım iki kitapta da. Dolayısıyla insanlar kendi yağlarıyla kavruluyorlar 1970’lerde. Erkekler belediye görevlilerinin getirip sokağa bıraktığı elektrik direklerini dikiyor, kadınlar su kanallarını yerleştirmek için kanal kazıyorlar. Çöplerin dağlar gibi sokakları kapladığı 90’larda, Refah Partililer o dönemde henüz belde olan Esenler’de ahaliyle dayanışma içinde hastalık yayan çöpleri ilaçlıyor ve kamyonla merkezi çöplüklere taşıyorlar. Bunlara benzer pek çok dışarıda tutulma örneğinden söz edilebilir. İlçeleşme süreci öncesinde çok yorgun düşmüş kuşaklar var. Bu kuşakların çocuklarının bilincinde dahi Esenler’e özgü çamurun oluşturduğu tedirginlik büsbütün ortadan kaldırılmış değil. Köy dönemlerinde çevre ilçelerdeki okullara giden çocuklar arasında, yollarda paçalarına bulaşan çamurun verdiği rahatsızlıkla tahsil hayatını terk edenlerle konuştum. Dayanışma ruhunun 2000’li yıllardan itibaren yerini belediyeden hizmet beklentisine terk ettiği söylenebilir, ancak bu sadece Esenler’e mahsus bir olgu değil. Belediyeler daha önce görülmemiş öyle hizmetler sundu ki halk giderek beklenti düzeyini artırırken dayanışmadan da elini ayağını çekti. Yorgun kuşaklar hizmetleri bir ödül gibi karşıladı ama gençler açısından bakarsak, sivil ruhun bu şekilde sönükleşmesi ciddi bir problem. Çamurlu sokakların kötü hatıralarından kurtulmaya çalışan kuşakların çocukları bir ara dönemin ardından bu ruhu yeniden canlandırabilir diye umuyorum.
Hemen hemen her semtin bir simgesi, anıtsal bir yapısı olur. 1993’te gazetelerde, “Esenler Ferhatpaşa’da Bir Dev Doğuyor” şeklinde manşetlerle duyurulan Esenler Otogarı, reşit olana kadar sadece Anadolu yakasına aşina olan benim için Esenler’e dair bildiğim tek şeydi. Bu anlamda Esenler Otogarı, Esenler’in kendi halinde bir semt iken küreselleşmenin tipik özelliklerini sergileyen bir ilçeye dönüşmesini sizce nasıl etkiledi?
Yoğun göç bir yığın sorunun yanı sıra güçlü bir devinim de demek. Esenler bir varoş geçmişten gelmiyor, yüzlerce yıllık bir geçmişi var. İran üzerinden Hindistan’dan gelen çingeneler tarafından kurulmuş. Yunan krallarına sayfiye yeri olmuş. Osmanlı çağında yolu üstündeki orduya erzak tedarik etme vazifesi nedeniyle sürsat vergisine tabi ve su kemerlerini koruma sorumluluğuyla da suyolcu bir köy konumuna sahip. Dolayısıyla kuş uçmaz kervan geçmez olduğu söylenemez. Fakat 80’lerden itibaren muhtar veya benzeri kişilerin emlakçı payesiyle yol ve donatı alanları dahil her köşe bucağı az bir bedel karşılığında göçmenlere satması, Esenler’i plansız yapılaşmaya maruz kalan nevzuhur bir yerleşime benzetiyor. Gerçi bahsettiğim geçmişe özgü dinamiklerin de etkisiyle Esenler bu duruma tamamen teslim olmuyor. Mesela, çevresindeki köyler gibi 60’larda belirlenen sanayi planına dahil edilmediğinde, kendi yağında kavrulmanın yollarını arıyor. Bodrum kat tekstil atölyeleri buna bir örnek. 90’lardan itibaren Esenler atölyeleri Rusya’ya, Körfez ülkelerine, ABD’ye tekstil ihraç etmeye başlıyor. Dar gelirli Esenlerli muhafazakar aileler, kızlarının yanı başlarındaki bu atölyelerde çalışmasına razı oluyorlar. Önceleri alışveriş için İstanbul’un merkezine gitme konusunda vasıta güçlüğü çeken Esenlerli, yakınına taşınan hal ile bu konuda rahatlıyor. Son on yıl içinde açılan metro duraklarıyla da merkeze ulaşım sorunu çözülüyor. Ancak yanı sıra kendi içinde devinen nüfusun en yoksulları, ulaşım kolaylığının getirdiği kira artışları nedeniyle ilçeden uzaklaşıyorlar. Küreselleşmenin üç şiarı; tüketim, güvenlik, yenilik. Benzeri bir tüketim düzeyinde yaşayanlar, güvenlikleri için türdeşleriyle yüksek duvarların arkasındaki sitelere yöneliyorlar. Etrafına yapılan sitelerle Esenler bir şekilde bu üç şiarla uyumlu bir ilçe özelliği sergiliyor son zamanlarda. Bu arada hemen yanı başında büyük bir iddiayla inşa edilen ORA AVM’nin, mimarisinde şiddetli rüzgâr faktörü hesaba katılmadığı için kapanmak zorunda kaldığını da belirtmeliyim.
Esenlerin hatırda kalır kadınları
Sokaklar Unutulmuyor’da Esenler’e emek veren kadınlardan da bahsediyorsunuz. Kimler bu kadınlar neler yapmışlar, bizimle de biraz paylaşabilir misiniz?
O kadar çoklar ki sadece birkaç ismi öne çıkarabildim kitapta. Ben Esenler üzerine çalışmaya başladığımda, ilçeyi insanların ve mekanların yansıttığı şekilde anlatmayı planlamıştım. Bu takdirde alışılagelmiş mekan anlatılarına nadiren sızan halkın özne rolünün öne çıkacağını düşünüyordum. 1993’e kadar özellikle sosyal hizmetler konusunda merkez tarafından tanınmayan bir yerleşimde halkın sahnede eksik olanı tamamlama gayretini ve belediyenin bu yöndeki katkılarını çeşitli parçaları bir araya getirerek resmetmek istedim. Aradığım kadın profillerine de Belediye’nin yardımıyla ulaştım. Söz gelimi Havaalanı Mahallesi’nden, Kastamonu göçmeni Fikriye Kocakaya… 70’lerin sonlarında eşiyle Havaalanı Mahallesi’nde aldıkları arsaya gece gündüz çalışarak, komşuların da yardımıyla gecekondularını inşa ettiler. Daha sonra bu gecekondunun yanında aldıkları arsaya da üç katlı ev yaptırdılar. Evin inşası sırasında Fikriye Hanım işçilerin başında durdu, kullanılan demir sayısını bile kontrol etti. Tek tük gecekondunun bulunduğu araziye henüz bir mahalle denilemezdi. Böyleyken Fikriye Kocakaya oğlu Yılmaz meşgul olsun diye bir tuhafiye dükkanı açtı mahallede; Esenler’in bir kadın tarafından açılan ilk dükkanıdır bu. Fatma Hatun, 60’ların çocuklarının hâlâ sevgi ve saygıyla hatırladığı mübadil bir kadın. Ne yazık ki evlilik konusunda şanssızdı. Kendini sokaklara vuruyordu galiba, önünde koyun sürüsü, yanında mahallenin çocukları, kır bayır dolaşıyordu. Şimdilerde elli yaşlarında olan o çocuklar, dini birçok bilgiyi bu mümin kadından öğrendiklerini söylüyorlar. Hatırası Fatma Hatun Camisi ile yaşatılıyor. Maalesef kimileri bu adın camiye verilmesine karşı çıkmış zamanında, camiye kadın adı verilmez diye ama Esenler halkı mübarek kadının hatırasını korumuş. 50’lerde, kocasının vefatının ardından ailesi için bir ev yapmaya girişen Emine Sunal’ı da saygıyla anarım hep. Bulgaristan muhaciri bu yiğit kadın da Atışalanı’nın merkezindeki evlerini kızlarıyla birlikte inşa etmiş. Kızlar laf söz gelmesin diye ev için çalışırken erkek pantolonu giymişler. Emine Hanım ve kızları, Çinçin Deresi kıyısında çamurla samanı kendi elleriyle karıştırıp hazırladıkları kerpici ve binanın yapımında kullanılabilecek taşları öküz arabasıyla taşımışlar inşaat alanına. Atışalanı’nın seçkin simalarından İbrahim Sevinç’in (1936) annesi Fatma Hanım’ı da anmalıyım. 1924’te Gülcemal Vapuru’yla Eyüp’e inmiş ve oradan doğruca Esenler’e gelmiş ailesiyle. Fatma Hanım dokumacıydı, bu zanaatı Yunanistan yıllarında öğrenmiş. Litros’a yerleşirken, ölünceye kadar köyün bütün genç kızlarına kilim dokumaya yemin ettiğini aktardı, oğlu İbrahim Sevinç. Arşın başına 25 kuruş alırmış ki sadece işçilik ücreti bu ve günün kıymetlerine göre önemsiz bir rakam. Varlıklı da değilmiş oysa. Kalp hastasıymış, oğlu dokumacılığı bırakmasını istese de, yeminini hatırlatarak kilim dokumaya devam etmiş..
Davutpaşa Caddesi üzerindeki Sedef Dondurma’nın sahipleri İsa Sedef ve Nami Sedef’in anneleri Remziye Sedef’i de anlatmadan geçmek istemiyorum. 1958’de Yugoslavya’da yaşanan ekonomik kriz üzerine Türkiye’ye göç etmişti Sedefler. Kadri Bey’in amcası Esenler’de yaşadığı için onlar da bu köye yerleşiyor. 1976’da çalıştığı fabrika Gebze’ye taşınırken tazminatıyla işten çıkartılınca, Kadir Bey, kendisi sigorta primlerini ödemek suretiyle emekli oluyor. Remziye Hanım dar zamanlarında evde macun veya yalama şekeri yaparak ailesinin geçimine katkıda bulunuyor. Yetmiş kiloluk şeker çuvallarını bazen Kadri Bey’le bazen de yalnız başına Eminönü’ndeki toptancılara götürüyor. Sedef Dondurma’nın temelleri de işte bu çuvallarla taşınan şekerlerle atılıyor. Remziye Hanım 1996’da, ilk gelişlerinde yaptırdıkları gecekondudan sonra taşındıkları 109. Sokak’taki üç katlı evde vefat ediyor.. Ümmühan Cengiz ve Raziye Sevahilli, KOSGEB (Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı) desteğiyle Esenler’de tekstil atölyesi açan iki kadın girişimci. Ümmühan Cengiz’in olağanüstü hayat hikayesine birçok yazımda değindim. Cengiz, babası okumak yerine amcasının oğluyla evlendirmek istediği için 14 yaşında Konya’nın bir köyünden erkek kılığında kaçarak İstanbul’a geliyor. Klas Kablo’da 14 yaşında başlayan ve çeşitli sektörlerde devam eden işçilik hayatı, badireli yılların ardından Esenler’deki Kadder Tekstil Atölyesi ile noktalanıyor. Ümmühan bu atölyeyi, diz rahatsızlığı yüzünden çalışamaz hale gelen tekstil işçisi arkadaşı İmmihan için açmayı amaçlıyor. Bağcılar’da yaşadığı halde, arkadaşı Esenler’de yaşadığı için, Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu’nun desteğiyle yürütüyor süreci. Bu sırada Esenler’e taşınıyor. Bir Bülent Oran kahramanı Ümmühan, ailesinden görmediği dayanışma ve güveni bulduğu hasta arkadaşına bir tekstil atölyesi hediye ediyor, öylesine asil ruhlu.

Her biri biricik Esenler tecrübeleri
Son olarak; Esenler üzerine çalışmaya başladıktan sonra etrafınızdaki pek çok kişinin ilçeyle ilgili farklı bir bağı, bir bakış açısı, yerleşim tecrübesi olduğunu fark ettiğinizi söylüyorsunuz. Bu anekdotlardan sizi etkileyen birkaçını bizimle paylaşır mısınız?
Bindiğim taksilerde şoförlerle sohbeti önemserim. Bir keresinde şoför konuyu Esenler trafiğine getirmişti. Meğer bir dönemde Esenler’deki tekstil atölyelerine iş makineleri taşımış. Bir keresinde de beni kitap fuarına götüren şoför, Esenler’de geçen çocukluğunu anlatmıştı, Sokaklar Unutmuyor’da yer verdim bu şoförün anlattıklarına. Yakından tanıdığım bir doktor hanımın öğrencilik yıllarında evlenip birkaç yıl Esenler’de yaşadığını da hoş beş ederken öğrenmiştim. Yıllarca aynı sitede yazı yazdığımız bir yazar da meğer Esenler’de yaşamaktaymış, çok sonra haberdar oldum. Süleyman Ragıp Yazıcılar’ın Esenler çocuğu olduğunu da Rüzgârla İyi Geçinmek üzerine çalışırken öğrenip, onunla birlikte annesi Fatma Hanım’ı evinde ziyaret etmiştim. Kocasını yitirdikten sonra beş çocuğuyla birlikte Esenler’de yaşayan Fatma Hanım Norveç asıllı ve bugün erdemleriyle ilçede bir efsane gibi anılır. Hatta röportajlarımdan birinde kendisi için, “Heykeli dikilecek kadın” demişlerdi. İlçenin 1980’lerde henüz köyken içinde bulunduğu mahrumiyet konusundaki en çarpıcı tespitleri ise doktor arkadaşım, müstear Hatice Gazel ismiyle anlatmıştı: “Bir komşum hırsızlık için evime girdi, bunu yaşadım, doğru. Fakat kötülük istisnaydı orada. Çocuklarım küçüktü, işe gidiyordum. Kışın ev sahibesi kül dolu kovayı götürüp boşaltır, kömürlükte doldurup getirirdi, ben nasılsa boşum, diyerek.” Hatice Gazel’in o dönemde beldede yaygınlaşan tekstil atölyelerine ilişkin tasvirlerini çok çarpıcı bulmuştum. Oturdukları binanın hem giriş hem bodrum katı tekstil atölyesiymiş. “Makine sesinden uyuyamazdım. Ne zaman gelirler ne zaman giderler, görmezdim. Bodrum katın arka kapısından gizlice girip çıkarlardı, erkenden. İllegal çünkü. Yoğun birikim rejiminden esnek birikim rejimine geçişin bir göstergesi olduğunu daha sonra anladım” diye anlatmıştı Hatice Gazel. Bu atölyelerin bulunduğu apartmanların giriş katları gri mavi bir boyayla örtülü, pencereleri kepenkli olurmuş. Dışarıdan asla fark edilmezmiş içerideki faaliyet. Giriş olmayan bodrumlarda, kaldırım önlerinde merdiven boşluğu kazılır, bir kapakla kapatılırmış. Yirmi veya elli kişi sabah erkenden o kapağı açarak içeri süzülürlermiş. Esenler’in pek çok apartmanının önünde rastlanır, dünyanın sesleri ve renklerinden uzak bir atölyeye açılan o bir metrekarelik kapağa. Öcalan belediye başkanlığı döneminde bu tür kapaklı girişleri yasakladı.
Yorum Yaz