Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tiki taka tak tiki taka tak tiki taka tak… Vuvvvvvvvvvvvvvvvvvv… Tik taka tik taka tik taka…
Bu seslere karşı çocukluğumdan bu yana olan tutkum tarifsiz desem abartmış olmam. İlk tren seyahatimi babaannemle birlikte vanlı horoz ve tavukların eşliğinde İstanbul’a yapmıştım. O yaşta büyük bir kaosun içerisinde hissetmişsem de büyülenmiş, bu durum benim için bir travmadan çok yolculukla ilgili bir kültür inşasına dönüşmüştü. Öyle ki içerisinden tren geçen bir şehirde büyümüş, şehrin insanlarının içerisinden de trenlerin geçtiğine inanır olmuştum. Bu şehirde yaşayıp tren yolculuğuna Haydar Ergülen ve benden başka anlam yükleyen var mıydı acaba? Kim bilir… Tam bu düşüncelerle Fatih Ekspresi’nin bana ait nostalji vagonunda yolculuk ediyordum.
Tiki taka tak tiki taka tak tiki taka tak… Vuvvvvvvvvvvvvvvvvvv… Tik taka tik taka tik taka…
İstanbul’a üniversite okumaya gelmiştim, çok geçmeden memleket ve aile özlemini gidermek için Eskişehir’e dönecektim. İstanbul’a Almanya’dan gelen bir turist olsam Almanya’ya götürmek için bozulmayacak çok sayıda yiyecek sayabilirdim. -Beni Almanya’da okuyanlar için birkaç öneride bulunayım- Karaköy Galata Simitçisi’nden simit, Namlı’dan pastırma alabilirsiniz. Tatlı olarak da Karaköy Güllüoğlu’ndan kuru baklava ve lokum aldığınızda Alman arkadaşlarınıza kısa bir İstanbul turu attırmış olabilirsiniz. İstanbul’dan Eskişehir’e gidip ailesine eli boş gitmek istemeyen biri ne götürmeliydi… Bu soruyu birkaç gün zihnimde dolandırdım. Zihninizde dolanmayana kadar o konu sizin hiçbir zaman meseleniz olmuyor.
Zihnimi zorlayınca birkaç gün öncesinde işlediğimiz İletişim Kuramları dersinde kendimi buldum. Frankfurt Okulu temsilcilerinden Walter Benjamin’in Pasajlar kitabındaki “aura” kavramı üzerine konuşuyorduk. Prof. Dr. Nurdoğan Rigel hocam kadar hiç kimse iletişim kuramlarını bu kadar içerisinden hikayeler akıtırcasına yaşayamazdı kanımca. En az diğer derslerimiz kadar zevkli bir dersti. “Aura” kavramını hepiniz biliyorsunuz ama fark edemeyebiliyorsunuz. Anlatınca Aaa işte bu aura dediğiniz ama bizim iletişim sosyolojisinde başka zeminlere oturtmaya çalıştığımız bir öz kavram. “Aura”yı kısaca; ruh, enerji, tılsım olarak nitelendirebiliriz. İlk çağlarda mağaralarda çizilen hayvan resimleri bazen bu tılsıma dahil olabilirken bazen de Neşet Ertaş'ın Muharrem Ertaş’tan duyduğu bağlamanın ilk notaları olabilir. O derste bahsedilen tılsım dersi işlediğimiz yerden çok uzakta değildi. Nurdoğan hoca Vefa Bozacısı’nı tarif etti. Onun derste anlattığı tarifi biraz hatırlayıp yaşadığım duyguyu aktarmak isterim.

Vefa Bozacısının sokağına döndüm. Zırrrrrrrrrrrrrrrrrr…. Kahve çekme ve leblebi kavrulan dükkana sırtımı verdim, arada dikkatimi bozuyor. Dükkanın ana kapısı Darülbedayi’nin bir asır önceki girişi gibi. Kapıdan girdiğimde Komik-i Şehir Naşit Bey’i göreceğim ve tuluat üzerine derin bir sohbete dalacağız gibi. Yaklaşıyorum, girenler çıkanlarla birlikte yoğun bir telaş hakim. Kapının eşiğine basıyorum ve bir asrı geçkin yaşı olan mermerin göçmüş olduğunu hissediyorum. Mermer göçer mi? Öyle bir yaşanmışlık; hüzün, keder, sevgi, öfke ve bir sürü duyguyla bastığınızda bu duyguları kapı eşiğinde kucaklamış adeta. Kare kare desenli biçimde olan yerin üzerinde nefis ahşap sandalyeler ve ahşap masaların ortasında mermer bulunan masaları geleceğe dönüş filmindeki gibi bir cihazla geçmişe döndüm hissiyatı veriyor. Sütunlarındaki yaldızların verdiği hissiyat da mekandan kısa süreliğine kopartıyor. Bozanın konulduğu çukur mermer ve tezgah da çok klas duruyor. Karşıdan leblebimi almayı unutmamıştım. Mevsim de boza içmek için çok uygun. Boza içme mevsimi bence Aralık-Ocak ve Şubat aylardır. Bunu söylerken bozanın mayalanması ve soğuk havalarda bedenimizi rahatlatmasını örmek verebilirim. Bir bardak bozamı aldım, tarçını hiçbir zaman unutmam, içtikçe leblebi attım yudumladım ve içtim. Bozam bitmek üzereyken kafamı karşı duvara doğru kaldırdım ve gördüğüm şeye bir süre anlam vermeye çalıştım.
Karşı duvarda Mustafa Kemal Atatürk’ün boza içtiği bardak hatıra olarak saklanmış ve duvarı asılarak sergileniyordu. Bir an zihnimde burada deprem olduğunu ve bardağın duvardan aşağı düşüp kırıldığını düşündüm. Siz de durup dururken kötü hülyalara dalıp korkar vaziyette uyanır mısınız? Bana oluyor arada. Ve bir şey kırıldığında da kalbim kırılmış gibi üzülüyorum. Neyse kırılmaz inşallah, hala aklım bardakta. O bardağı görünce hocamın “aura”dan ne kastettiğini anlamıştım.
Evde boza yaptınız mı? Birçoğunuz hayır diyor biliyorum. Halbuki 3 bardak bulgur, 2 kahve fincanı pirinç, 3 bardak toz şeker, 1 bardak eski boza ya da kibrit kutusu büyüklüğünde maya geniş bir kap. Bulgur akşamdan bol su ile ıslatılır. Ertesi gün bulgur ve pirinç iyice ezilinceye kadar pişirilir. Çırpılıp ince süzgeçten geçirilir. Bu karışım hafif ateşe konulur. İçine şeker katılır ve eriyinceye kadar karıştırılır. Sonra ateşten alınır. Bir yerde ılınmaya bırakılır. Arada bir karıştırılır. Ilıdıktan sonra içine eski boza ya da ılık suyla ezilmiş maya katılır. İyice karıştırılır. Bu karışımın ağzı kapatılarak, ara sıra karıştırılarak 2-3 gün bekletilir.
Tüm bunlar boza yapmanız için yeterli aslında. Fakat bir yiyeceği yalnızca yemek için değil o yiyecekten aldığınız lezzetin ve lezzeti aldığınız andaki duygunun peşindeyseniz siz oranın yolunu tutuyorsunuz.
Bu şehrin sokaklarında bozacılar böyle bağırıyordu. Bir an işitir gibi oldum. Bozacıdan çıkarken bir cam sürahiyle boza aldım. Haydarpaşa Garı’na gitmek için tramvay ve vapur yolculuğu yaptım. Laleli’den tramvaya binerken aklıma Cemal Süreya geldi. Şu dizeler dökülecekti dudağımdan, unuttum. Hatırlamak için birkaç kez okudum.
“Laleli\'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız /Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun/ Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez/ Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor/ Bütün kara parçalarında/ Afrika dahil”
Vuvvvv… Tiki taka tak tiki taka tak tiki taka tak… Vuvvvvvvvvvvvvvvvvvv… Tik taka tik taka tik taka…
Sesler duymaktayım. Çocukluğuma, gençliğime dair sesler. Samimi sesler. Cam sürahi bozayı korumak da taşımak da zor. Olsun babama tattırmak istiyordum. Trendeyken aklıma Karakedi bozacısı düştü. Çocukluğumdaki bozacılar oradan alırdı bozayı. Allah ne verdiyese bağırırlardı. Kış ayazında kara boşluğa boza diye bağırırken akıllarında ne vardı acaba. Ben Eskişehir’deki Karakedi Boza’nın mayhoşluğunu sevdiğim için başka hiçbir şeyi kabul etmiyordum. Eskişehir’de hamamların içerisinden geçildiği için adı hamam yolu olan o yürüyüş yolunun sıcak sular bölgesine geldiğinizde Karakedi Boza’ya geldiğinizi zilleri çalan kahve makinasını duyup kahve kokusunu içerinize çektiğinizde hissedeceksiniz.
Karakedi’nin yeri hep ayrı kalacak. O içerisinden tren geçen şehrin yüzü buğday tenli çocuklarının çocukluğu. Fakat Vefa’nın “aura”sı başka bir dünya ve hülya.
Tiki taka tak tiki taka tak tiki taka tak… Vuvvvvvvvvvvvvvvvvvv… Tik taka tik taka tik tak!
O günlerden bağımsız birden aklıma Orhan Pamuk’un bozacı merkezli yazdığı Kafamda Bir Tuhaflık romanı geldi. “Merhaba Poğaçacı” diyecek kadar buralı olan Pamuk o romanı nasıl yazdı acaba?
Tiki taka tak tiki taka tak tiki taka tak…
Yorum Yaz