İnsanın ilk şahitliği kendinedir

EDEBİYAT

Muhammet Durmuş ile öykü kitabı Margo üzerine keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Şiirden öyküye uzanan yazın yolculuğunu, metinlerinin yapısını ve anlatısında sıkça karşımıza çıkan iç sesleri, yolculuk ve eksiklik temalarını konuştuk. Margo’nun farklı öykülerinde karşımıza çıkan karakter dünyasına kadar uzanan bu sohbet, yazarın yazı serüvenine daha yakından bakma imkânı sunuyor.


 Şiirle başlayıp öykü yazmaya yönelmeniz sizin için nasıl bir süreçti?

Anlatabileceğim şeyler vardı ve bunları yazmak istedim. Öykü oldular. İnsan sohbet ederken şiir söylemez ama öykü anlatabilir. Yani daha gündelik sohbetlere dahil edebileceğim anlatıları öyküleştirdim diyebilirim. Fakat şiir böyle değildi, onunla bunu yapamazdım. Özetle, var olan başka bir durumu başka bir türde kağıda döktüm diyebilirim.

Yaşananları öykülerimde anlatmaya çalıştım

Margo’da her öyküde farklı insanlarla karşılaşıyoruz. “Kostak Kostak” daha bireysel bir kahramanı merkeze alırken, “Modern Sanat”ta daha bohem karakterler görüyoruz. Şeker Hanım gibi hafızada kalan karakterler de var. Bu karakterleri oluştururken nereden besleniyorsunuz?

Neredeyse tamamen yaşanmışlık ve gözleme dayalı yazdım diyebilirim. Bambaşka insanlar üzerinden yaptığım gözlemleri tanıdık bir karaktere yedirmek ve bazı yaşanmışlıkları kurguyla karıştırmak; bu durum ortaya kaos da çıkarabilir bir akış, bir karakter de. Ben yer yer o karakteri oluşturabildiğimi sanıyorum. Ama amacım bir karakter kurup onun üzerinden dünyayı, olan biteni okumak değil. Amacım olan biteni şahitlik edenlerden, aktörlerden birinin gözünden anlatmak. Bazen de dışarıdan. Ama daima yaşananlara odaklanmaya çalıştım. Bir öykü dışında tamamı böyledir diyebilirim.

 “Kostak Kostak”ta ‘Kaçtığım neyse onu da içimde götürdüğüm muhakkaktı’, “Sarı Turnam”da ise ‘Seneler sonra memlekete dönmek, biraz da orada bıraktığım hâlimle karşılaşmak demekti’ cümleleriniz öne çıkıyor. Öykülerinizde geçmişiyle yüzleşen, gitmek, dönmek ve değişmek isteyen karakterler dikkat çekiyor. Sizin için yolculuk ve insanın kendi içine dönmesi ne ifade ediyor?

Bu soruyu beğendim. İnsan hayatı boyunca daima önce kendini deneyimler, diğer her şey bundan sonra gelir. İlk şahitliği kendinedir insanın. Bunu fark ettiği zaman kendi hikayesini hem yazar hem de okur. İnsanın kaçtığı şey, bir durum veya bir olay her neyse onun içinde uyandırdığı karşılıktır. O tecrübenin veya duygu/düşüncenin somut görünümlerinden kaçabilir. Fakat aslında kaçtığı şey içinde uyanan şeyle birdir. Bu yüzden kaçtığı yere kaçtığı şeyi de beraberinde götürür. Mekan değişikliği, meşgale değişikliği bu fark edişi sadece erteler. Ardından bulduğu ilk çatlaktan sızar o kaçılan, insanı bulur, aynı yerden yakalar. Seneler sonra bir yere dönmek o yerde bıraktığın insanla o yere dönen insanı karşı karşıya getirir. İnsan senelerin nasıl geçtiğini ve nelerin değiştiğini her zaman bir geri dönüşle hatırlar. Tekamülle. Bumerang, onu fırlatan ele geri döndüğünde yolculuğunun ne olduğunu anlayabilir. Aksi halde yaşadığı komple bir savruluş bile olabilir. İnsan eve dönmeden kendi içine dönemez. Böyle düşünüyorum. Belki yıllar sonra değişir. Fakat bugün böyle.  

Yolda karşılaştığım acabalar aklımı çelmeye çalışıyor     

Ben bu hikâyeyi biliyorum” diyorsunuz. Bir öykü nasıl başlar, yazıldıkça nasıl dönüşür ve ne zaman tamamlanır?

Bazen bilinen bir sonuca bilinmeyen bir başlangıçtan doğaçlama yol çizilebilir.  Pek çok farklı yöntemi olabilir bunun. Başlangıç, gelişme ve sonuca dair bir şablon da çizilebilir yazmaya başlamadan önce. Bildiğim bir sona bilmediğim bir başlangıçtan ilerlerken yolda karşılaştığım acabalar aklımı çelmeye çalışıyor. Bunu seçse ya da şunu söylese neler olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Fakat hayat da böyle. Bir yolu seçmek diğer bütün seçenekleri reddetmekle mümkün. Ve bunun pişmanlığı yaşamamalı. Yoksa atılan her adımda tereddüt, zemini kemirmeye ve insanı koca bir boşlukla baş başa bırakmaya kadir. Hasılı, yazarken bir dönüşüme uğratacak kadar rotadan saptırmadım öykülerimi. Henüz.

 “Sarı Turnam”, “Az önce babaannem öldü” cümlesiyle açılan hacimli bir öykü. Metinde babaannenin ölümü üzerinden eksiklik, alışkanlık ve hatırlama duyguları iç içe ilerliyor. Gündelik hayatın içindeki küçük tekrarlar ve alışkanlıklar anlatınızda neyi temsil ediyor?           

Yıllar sonra anlaşılan şeyler var. Yani bir şey yaşanırken değil de artık yaşanması mümkün olmadığında anlamına kavuşuyor bazen. Bu süreç yıllar alabiliyor. Bu durum uzadıkça pişmanlığın, keşkelerin şiddeti artıyor. Katlanılmaz hayatların çoğu keşkelerle doludur. Buna ne kadar az imkan tanırsak o kadar iyi. Yaşadığı hayatın ilk gözlemcisi insanın kendisidir, o halde ilk akıl hocası olacak kadar da farkında olmalıdır yaşadıklarının. Küçük tekrarlara gelirsek, yıllarca öfke duyulan bir küçük mimik seneler sonra artık yerini boşluğa bıraktığında derin bir özlem uyandırabilir. Küçük tekrarlar ve alışkanlıklar gelecekte tecrübe edilecek duyguların bir kısmının temelini oluşturur.

Öykülerinizde iç monologlar aracılığıyla karakterleri içeriden tanıyoruz. Bu anlatım biçimi sizin için ne ifade ediyor?

Karakter de okurla bir. Başkası değil. Ben de benzer şeyler yaşadım veya düşündüm desin istiyorum okur. Bunun için bazı monologlar var. Yoksa o karakteri tanıtmak değil amacım. Okurla yakınen bağ kurmak. Benzer hayatlar yaşıyoruz. Ben sizi görüyorum, siz beni görüyorsunuz. Biz böyleyiz ve buradayız. Haberdarız birbirimizden.

Editörlük ve yazarlık arkadaş değiller

 Matruşka Yayınları’nda editörlük yaparken bir yandan da kendi metinlerinizi de kuruyorsunuz. Şiir, öykü, editörlük ve yayıncılığı birlikte düşündüğünüzde, yazmak bugün sizin için neye dönüşmüş durumda?

Seneler evvel yazmak benim için her şeydi. Bu yüzden iyi metinler, şiirler yazamazdım. İnsan ayakta durmaya çalıştığı bir buzun üzerinde dans edemez. Dengede kalmak için dengesiz hareketler sergiler. Ama pateni öğrendiğinde, işte o zaman dans başlar. Bugün beğendiğim bir kareografi oluşturabildiğimde bunu metne döküp okurun zihninde canlandırmak istiyorum. Buna çalışıyorum. Editörlük ve yazarlık arasında pek de bir ilişki yok benim için. Onlar ayrı odalarda kalıyorlar ve arkadaş değiller.

 

 

Zeynep YILDIRIM
Zeynep YILDIRIM

Zeynep Yıldırım, 1990 yılında İstanbul'da doğdu. Şiir, öykü, anlatı, deneme, röportaj ve söyleşi türlerinde eserler vermektedir. Şiirleri çeşitli edebiyat dergileri ve çevrim içi platformlarda yayımla ...

Yorum Yaz