Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar Sibel Oğuz: “Benim kahramanlarım uyumsuz, kendi doğrularında ısrarcı ve mutlak özgürlüğün kendi özüne ulaşmakla mümkün olacağına inanan kahramanlar. Bir şeylere mecbur bırakılmanın ve koşullu bir yaşam sürmenin bu öze ulaşmada mümkün olmadığının da farkındalar.”
Edebiyatımızda öyküleriyle dikkat çeken Sibel Oğuz’la, yeni kitabının imza günü vesilesiyle bir araya geldik. Yazar, ikinci öykü kitabı, Bu Hikâye Tutar Canan’da toplumun birey üzerindeki baskılarını, özgürlüğün sınırlandırılışını ve insanın çelişkili doğasını çarpıcı ve derinlikli bir biçimde ele alıyor. İlk kitabı Annem Zeytin ve Çay’daki gözlem yeteneği ve felsefi duyarlılığını koruyan Oğuz, bu kez daha cesur karakterlerle karşımızda.
Öykülerinizde hayatın kenarından konuşan ama her şeyi duyan bir ses var. Yazmaya başladığınızda o sesi nasıl buldunuz?
Öncelikle yazma eylemi bana göre tek taraflı değil, karşılıklı bir seçim. Uzun bir bekleyişin ardından gelen bir kavuşma, birlikte yaşamaya alışma hâli. Yazmak, biraz da sesini aramak, sesinin peşine gitmektir. Bunun bir süresi, bir bedeli vardır. Öncelikle kendi yazarımızı bulmak, tanımakla başlamalıyız. Henüz oluşmaya başlayan tarzımızı belirleyen şey, başucu yazarlarımızı edinmek ve onları tekrar tekrar okumaktır; bu en önemli adım. Bunun yanında okuma çeşitliliği, öz yaşam hikâyemiz, köklerimiz, yaşam biçimimiz ve yazma disiplinimiz sesimizin rengini oluşturmamızda etkilidir. Yine geniş bir ailede büyümenin ve sözlü gelenekten geliyor olmanın etkisiyle birlikte Feridun Andaç Hocanın vermiş olduğu okuma reçetesi de sesimi aramamda etkili oldu.
İlk kitabınızda baba-oğul çatışması, aile baskısı, bireyin özgür iradesiyle yaşama arzusu gibi temaları işlemiştiniz. Yeni kitabınızda da bu temalar yeniden karşımıza çıkıyor. Sizce ne değişti?
Benim kahramanlarım uyumsuz, kendi doğrularında ısrarcı ve mutlak özgürlüğün kendi özüne ulaşmakla mümkün olacağına inanan kahramanlar. Bir şeylere mecbur bırakılmanın ve koşullu bir yaşam sürmenin bu öze ulaşmada mümkün olmadığının da farkındalar. Bunun çözüm yollarını bulamadıklarından dolayı içsel bir çatışma hâlindeler. Her iki kitabın kahramanları ortak özellikler taşısa da Bu Hikâye Tutar Canan’da kahramanların zihinlerinde daha cesur bir dünya kurduklarını söyleyebilirim. “Küçük, Derin Çukurlar” öyküsündeki kahramanın dediği gibi: “Cesareti, kaybedecek bir şeyiniz kalmadığında bulursunuz.”
Aşk, yarım bir hikâyedir
“İyi Şiirleri Kötü Şairler Yazar” öykünüzde platonik bir aşk hikayesini anlatıyorsunuz. Aşk öykülerinizde hayal kırıklığı var. Aşk, sizin için yazılabilecek bir duygu mu, yoksa ancak yaşanırken anlaşılabilen bir hâl mi?
Aşkı aşk yapan şey, imkânsızın kendisidir. Tarih boyunca böyle yazılmış, aksini pek görülmemiştir. Bahsettiğiniz hikâye de bunun bir örneği. Aşk, kutsal kitaplara konu olmuş; insanın yaratılışına uzanan kadim bir şey. Kutsal kitabımızda Hz. Yusuf ve Züleyha’nın hikâyesi bunun en büyük örneği. Hakkında binlerce roman, öykü yazılmış ve hâlâ yazılmaya değer bulunuyor. Aşk, sadece kitaplara değil, duvarlara, kamyonlara da yazılmış. İnsan var oldukça da yazılmaya devam edecek. Fakat en acıtıcı yanı, zihinlere yazılması…Kanaatimce aşk, yaşanarak anlaşılabilen bir şey değildir. Yaşanmamış ve yaşanması mümkün olmayan şeylerin duygular aracılığıyla yazıya ve sanata dönüştürülmesidir. Platon’a atfedilen bir söz vardır: “Aşk, bir çeşit şuur bozukluğudur.” Bu öyküdeki kahraman da benzer şekilde aşkın mantıkla açıklanamayacağını söylüyor. Özetle aşk, bana göre tamamlanmamış, yarım bir hikâyedir; yazılarak yaşatılacak bir şey. Bu da böyle sürüp gidecek.

Kötülüğe karşı yazmayla direnmeyi seçtim
Kitabınızda kötülüğe karşı sessiz kalmanın eleştirisini Canan karakteri üzerinden yapıyorsunuz. “Son İnci” öyküsünde, “Dünya Sara’nın gözlerinden beni seyrediyordu.” diyerek Filistin halkının yaşadığı acılara bir kadının gözünden tanıklık ediyorsunuz. Bu iki öyküde ortak bir ses var: haksızlığa karşı duyulan derin bir vicdan. Edebiyat sizin için bir direnme biçimi mi?
Küçük yaşta nesneler ve olaylar üzerinde düşünebilmeye başladığımda bir şeylerin ters gittiğini fark ettim ve yazmaya karar verdim. Yazarak bazı şeyleri değiştireceğimi sanıyordum. Büyüdükçe dünyayı değiştirenlerin yazarlar olmadığını gördüm. Yanıldığımı anladığım yaşa geldiğimde ise geri dönüş yoktu. Ama hâlâ umutluyum; sanat dünyayı değiştiremese de büyük ölçüde iyileştirecek. Hayalini kurduğumuz dünya resimlerde kalmayacak; buna inanmış olmam bana umut veriyor. Yazmak kötülüğe karşı direnmekse, evet, ben direnmeyi seçtim.
Öykülerinizde kelimelerle adeta bir hesaplaşma hissediliyor. Kelimeler sizin için bir araç mı, muhatap mı?
Kelimeler bizim en değerli hazinemiz. Onlar olmadan hikâye yazmak mümkün değil. Bir araya geldiklerinde bir hikâyeye hayat verecek kadar işlevseldirler. Bu yüzden benim için sadece araç değil, aynı zamanda bir muhataptır.
“Edip’in Rüyaları” öykünüzde, Edip’in babasıyla yaşadığı çatışmanın izleri bugünkü hayatına kadar taşınıyor. “Hangi tarafa dönse kırık ayna parçalarından dağılmış yüzünü gördü.” cümleniz, karakterin kendiyle ve geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor. Sizce geçmiş bir hayalet gibi peşimizi bırakmaz mı?
Ben durum hikâyecisiyim. Bireyin işlediği suçtan çok, onu suça iten nedenler üzerinde düşünürüm ve üzülürüm. Geçmişte yaşadığımız travmalar, olumsuz hadiseler geleceğimizi olumsuz yönde etkilediği gibi yaşadığımız ikilemler, çıkmazlar ve kendimizle olan çatışmalarımızın sebebi de geçmişte yaşadığımız travmalardır. Suç işleme potansiyeline sahip bireylerin geçmişlerine bakıldığında, ne yazık ki çok aydınlık değildir. Mutluluk çabuk unutulan bir şeydir fakat acı öyle değil. Yaşadığımız her olumsuz hadise, bize onu hatırlatıcı ögelerle yeniden dirilir. Bu yüzden geleceğimizi belirleyen şey, geçmişimizdir. Siz geçmişe “hayalet” diyorsunuz, ben “gölge” derim.
Öykü, çağın ihtiyacını karşılayan bir tür
Edebiyat dünyasında yeni sesler artıyor. Günümüz öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öykü yazarlarımızın giderek artmasını edebiyat adına çok kıymetli buluyorum. Biliyorum ki hepimizin söyleyecek sözü var. Özellikle tür olarak öykü, çağın ihtiyacını karşılamaya yönelik bir tür; az sözle çok şey söylemenin sanatıdır. Sevgili Zeynep, bu düşündürücü ve ilham verici sorularınız için çok teşekkür ederim.
Yorum Yaz