Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İstanbul… Dersaadet de denir ki bu herkesin kendinden ses ve hikâye bulduğu eşsiz şehir XIX. yy. ortalarına kadar idari ve hukuki açıdan dört bölüme ayrılıyor. İlki İstanbul’un merkezi Suriçi... Galata, Üsküdar, Eyüp’ten oluşan Bilâdi Selâse ise şehrin kazalarından. “Üç Belde” anlamına gelen Bilâd-ı Selâse’nin yönetimi ayrı kadılara veriliyor… Eyüp’ün manevi sesini duymayan yoktur. Galata bölgesindeyse Yahya Efendi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi ve çocukluk arkadaşı, manevi iklimi oluştururken; Üsküdar’ın manevi sesinde Azîz Mahmud Hüdâyî dergâhı yankılanıyor. Şehrin kimliğini belirleyen şey ne bir meydan ne bir sokak adı ne bir nesnedir. İstanbul’un insana huzur veren deruni sesin bu üç cephede yankısı şehri ayakta tutar. İstanbullu denizciler İstanbul’un su sesleri etrafında konuşlanan bu iki zatın denizin manevi bekçileri olduğuna inanıyorlar… Denize yokluğun, hiçliğin, belirsizliğin sesinde kaybolan insana set çeken bu mübarek taşlar, yapılar tüm sesleri toplarlar: “Baki kalan bu kubbede bir hoş sâda imiş.”
Aklıma Zaviye kitaptan henüz şerh edilen, asırlardı okunan, korku anında emniyet, darlık anında ferahlık vesilesi sayılan Hizbü’l-Bahr duası geliyor: “Dünyanın denizini de ahiretin denizini de bizi musahhar eyle” Yahya Efendi’yi selamlayan Ermeni balıkçıları, denizden yeni çıkan tüm balıkçıları duyuyorum şimdi. Nasıl bir zat ki şifa bulmuş onca insan. Eteğimdeki su sesleri, kendimi ele veriyor. Selamsız geçip gidemiyorum bu semtten…
Şehrin iç sesi taşlar ve avlu
İstanbul’un sesleri üzerine şehrin olanca kaos, karmaşasında insan bir süre sonra şunu fark ediyor: bu büyülü şehir duyulan, görülen, beş duyuyla fark edilen öyle ulu orta sesler, kokulardan ibaret tahayyül edilemez. Tramvay çanları, vapur düdükleri, sokak satıcıları, pasajların uğultusu, pazarlar, sokaklar… bunlar şehrin canlı tarafı doğru ilk anda herkese çarpan kaos. Fakat İstanbul’un bir de duyulmayan, pek fark edilmeyen belki de, fakat yüzyıllardır yankılanan, kalpte karşılık bulan, irrasyonel sesleri var. Şehrin iç sesi. İç sesin vurduğu taşlar, avlular… Binaların, kapıların, ağaçların hatırlattığı cami avlularının, tekke köşelerinin, kütüphane raflarının kokusu, görgüsü ve ıssızlığında sessi var. Sessizliğin bir huzurun kapısını açtığı o eşsiz an’ı bu şehirde yaşamayan yoktur. Sessizlik anlatır, durdurur, düşündürür ve kendine davet eder insanı. Alıkoyamazsın…
Bu sesi bazen bir cami avlusunda otururken bir ağacın salınışına, bazen bir musalla taşına bakınırken duyuyorum. Evimizdeki sabah sofralarına benziyor ya da annemin aksatmadan kurduğu akşam çay saatlerine. İçimi kaplayan aynı şey. Ne o?
Bir sabah vakti Kuzguncuk civarında dolaşırken yanımdakine: “Aslında hayat benim için ince bir detay şöyle mesela, aradığım he huzurdu, huzurun sesi, istediğim tek satır huzur, nasıl bir şey bir gün bulurum ve bulursam sanki hayatımın anlamına dokunmuş olacağım” dediğimde, arkadaşım “huzuru arıyorsan biliyorsun demek ki” diye hızla cevaplamıştı. Şaşırdım, bu kadar yalın, haklıydı... O cami avluları, bu tekke köşeleri, annemin sabah kahvaltıları ve olanca şey: insan bildiğini arar. Huzurun sesi.
Çocukken kaldığımız lojmanların epey geniş bahçesinde ağaçların arasında uzunca koşarken doğadan gelen haşmetli o ses hem biraz beni ürpertir hem de kendine çekerdi. Merak eder korksam da o sesi aramaya giderdim. Çocuklar ses hakkında hurafeler uyduruyordu. Korksam da o sesi bir gün buldum. Dev gibi ağaçlar metal çatıya sürtünüyordu sadece. Karanlık hava, ıssız okul arkası ve çocukluk sesi böyle anlamlandırmıştı işte. Hayatım boyunca o merak ve korku, bazen diri bir heyecan, başkaların yaşamaya ve duymaya korktuğu sesleri hep kovaladım: korkunun sesi.
İşte su sesi… Bu avlu beni bu üçgene çekiyor her seferinde. Kuşkonmaz Camii’nin duvarlarına vuran dalgalar, Şehzadebaşı avlusundaki ağaçlar, Süleymaniye’deki uzun manzara... Tekke kapısında içe çekilen bir nefes gibi beliriyor içimde. Gürültünün ortasında kurulan bu sessiz mahfiller, İstanbul’un gerçek sesini, şehrin aslına rücu edişinde, tarihinde yankılıyor. Kendi sesimden ürperdiğim her an, sesimi kısmak ve başka sesleri açmak için kendimi buralarda buluyorum. İnsan özleyince, ayrılınca ya da canı yanınca kendine bir kuytu köşe bulur. Cami avlusu, tekke bahçesi... Anne sesine dönüş: kapanmak, sokulmak, sığınmanın sesi…
Taşların örümceklerinde ölüm sesi
Ne zaman İstanbul’u özlersem kendimi Yahya Efendi, ya da Üsküdar’ın sırlısı Hüdâî Efendiye yaslanırken, onların sesini dinlerken duyuyorum. Yahya Efendi avlusunda dolanırken birden çöküyorum ölüler arasına. Bir mezar taşındaki örümcek ağları, dikkatimi çekiyor insanı ve tabiatı, yaşamı ve ölümü bu tezatlığı düşünürken anlayacak gibi oluyorum birden… Vahdet, ikilik yok ki? Yaşama ölümün taşları arasında tutunan örümcek ne kadar ölü, mezar taşları ne kadar hayatta…Taşlar, örümcekler, tekkenin bahçesi, manzara tarih kesintisiz olarak bu seslerde devam ediyor. Ölümün avludaki sesi, ezanın sesi, hepsi aynı suskunluğu anlatıyor çoktandır… Yahyâ Efendi Tekkesi, Ahmet Hamdi Tanpınar’a şunları yazdırmadı mı? “İlâhî mağfiret Yahyâ Efendi Dergâhı’nda âdeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki bir nevi erme yolu, yahut aşk bahçesi sanılabilir.” Tanpınar’ın sesini duyuyorum kendimde: ölümün sesi.
Öğrenciyken yorulunca ve daraldığım zaman camilerin yolunu tutar, camilerde ikindi vakitleri uzanırdım. Elime aldığım bir kitapla vaktimin çoğunu cami avlularında geçirirdim. Rüzgâr başka eser, huzur başka yayılırdı o anlarda… Bazen Şehzadebaşı Camii’nin taş avlusunda sessizliğe denk geliyorum, toprağa yazılmış ne çok dua var burada ayak izleri alıp götüremiyor… Mevsimler, ezanlar, gölgeler…seslerin manevi girdabı diyorum ben buna ve sese kendimi bırakıyorum... Ve sonra bir mezar taşı. Sezai Karakoç’un mezarı. Artık o da orada, İstanbul’un en sessiz mahfillerinden birinde yatıyor. “Bir gün mutlaka gün doğar
Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda.” Mehmet Narlı’nın Şehzadebaşı üzerine söyledikleri bu hissi derinleştiriyor: “Avluda murakabeye dalan özne, çevresinde gördüğü nesnelerle başka bir dille temasa geçer… Şehzadebaşı Camii hem hafızayı hem hayali harekete geçiren varlıktır.” Bu yüzden cami avlusunda oturan birinin etrafında tarih ve muhayyel manzaralar dolaşır.
Cami Sessizliği: gölgede kurulan ses
Camiler… Hem seyirlik hem yaşanmalık. Müze gibi ama değil de: “Camileri izlemeyi de seviyorum. Yani camiler, bir yanıyla da müze gibi. Camilerin neden müze olmadığını kitapta bir bölümde tartışıyorum ama bir yanıyla da müze gibiler. Düşünün, bugün o benzersiz hat levhalarına, o vitraylara biz en dolayımsız biçimde, kolayca camilerde erişebiliyoruz.” Ahmet Murat Taşı Taşırmak’ta bir cami risalesi olan bakmanın tasavvufi, ahlak ve manevi boyutunu gösteren çalışmasında Süleymaniye’ye haksızlık yapıldığını söyler. Gökyüzüne benzer kubbesi, taşı ve dokusuyla şehrin sessizliğinde çok sesli bir mabeddir Süleymaniye. Buradan huzursuz ayrılmak kabil değil.
Tanpınar için camiler ruhu da mimari eder. Süleymaniye için söylediği “Süleymaniye’nin içi bir sesin uzayıp gidişiydi. Bir düşünce gibi yayılan serinlik.” Serinliğin sesi.
Tanpınar’ın Huzur romanı, İstanbul’un manevi ses haritasını çıkaran metinlerden biridir. Mümtaz’ın şehir içindeki yürüyüşleri, camiler ve tekkeler arasında yapılan iç yolculuk değil mi? Romandaki manevi rota ne kadar iyi anlatır bu şehri; Şehzade Camii, Karagöz Mehmet Efendi Camii, Yavuz Selim, Hekimoğlu Ali Paşa, Kocamustafapaşa, Sümbül Efendi Tekkesi, Yedişehitler, surlar…Şehzade Camii için şöyle yazar: “Şehzade Camii’nin avlusundaki ağaçlardan büyük bir karga sürüsü koptu. Keskin bir çığlık ve madeni şakırtılarla başının üstünden geçtiler.” Bu camide arkadaşlarla piknik yapmaya geliriz bazen aklımda döner durur ağacın, toprağın, iklimin çığırtkanlığı: doğanın sesi.
Tekkelerdeki deniz sesi
Tekke dediğimiz yerin sesleri neye benzer? Neden anlatma telaşına girmeden konuşur insanla, anlar, anlatır, dokunur… İstanbul’un tekkeleri bu yüzden mimari mekânlar yanında ruhun dinlenme yerleri. Cemaleddin Server Revnakoğlu, İstanbul tekkelerinin en önemli hafıza yazarlarından ve çocukluğundan itibaren tekke atmosferinde yetişiyor. Kubbe, Kefevî, Kara Baba, Cerrahî ve Ümmi Sinan gibi dergâhlara devam ederek tekke geleneğini yaşayan biri. Tekke, tasavvuf kültürü aslında içinde musiki, edebiyat, menkıbe, estetik, kültür ve sanatı duyuran senfoni âdeta. Revnakoğlu “hür düşünce, serbest tefekkür, tenkit ve muhalefet şuurunun başlayıp yayılması, yerleşip yürümesi ve gittikçe gelişmesi, İslâm medeniyetinde tekkelerin öne çıkması ile olmuştur” diye ifade ediyor. Elhak öyledir, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin dergâhı her zümreden insanlarla dolup taşmış ve hatta Evliya Çelebi, “yedi padişahın Hüdâyî’nin elini öptüğünü, yüz yetmiş bin müride el verdiğini” belirtiyor.
Etrafında bıraktığı çok zengin vakfiyesi sayesinde tekkesi, imaret ve külliyesi halkın sığınak ve barınağı olan tekke bahçesinde mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında söylediği şu duayı duyuyorum: “Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler.” Hizbul Bahr’a bir ses de buradan karışıyor, İstandul: duanın sesi.
Yorum Yaz