Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
"Her taş parçası yıkılmış bir duvarın yamasıdır.
Bazen bir parça düştüğü için içeriye gün ışığı girer
ve sizi başka bir yere götürür."
Bülent Akyürek
Ölüm saati dur durak bilmeden çalıyor, şaşmaz bir döngüdeyiz. Nasıl yazılır, ne söylenir, nereden başlanır bu kez hiç bilmiyorum. Çalık Beg, Nihat Genç, Sadık Battal, Bülent Parlak gibi gönlü güzel âdemlerin nicesinin göçünü toplayıp kervana katıldıklarına şahit yazıldığımız vaki. Acıya doyduk. Ama gel gör ki ecel durmuyor. Göç sırası çoktan Bülent Akyürek’e yazılmış meğer. Hazırlıksız yakalandım diyemem ama o haberin gelmeyeceğini düşünüyorduk nedense. Çocukça bir iyimserlik işte. Ölüm her zaman gelir, hep tam vaktinde ulaşır adresine. İnsan her daim vakitsizdir. Bülent Akyürek, bu defa terkibin tam anlamını karşılayacak şekilde söyleyebiliriz ki "dünya sürgünü"nü vakt-i vadesinde tamamladı. Umulur ki çilesini doldurarak huzurla uzandığı kara toprağın o bengi ferahlığına kavuşmuştur. Huzur uykusu, kırılmışların, çok çekmişlerin, cümle dertlilerin hakkıdır en çok, diyen o Bektaşi Babası’na kulak veriyorum. Sevenler elbet kavuşur zaten.
Bazı insanlar sebebine vakıf olarak/ya da olmayarak bu dünyada bir ömür vazifeli gibi dolaşırlar. Tanırsınız onları, bilirsiniz, sezersiniz. Bir varlık gerekçesi bile aramadan, var olmaları gereken yerde nöbet tutarlar. Peki, bu neyin vazifesidir? İnsan kalma çabasının öncelikle, ki bu uzun bir hatırlatmadır. Hayatın künhüne varanların bildiği o sürgit mücadele, bitmeyen cevelan, cümle devran. İşte o vazifelilerden bir adam, Bülent Akyürek. Dünya hastanesinde gözlerini açmış, kemik çatırdatan ağrılarına ömrü hitama erene kadar yoldaşlık etmiş ve kanının son damlasına kadar tutkuyla yazmış. Kalemiyle çizdiği sınırları, kelimeleriyle anlamlandırmaya çalıştığı bir dünya. Sırtında yıllanan kahverengi montu, tuşlu telefonu, samsun 216 sigarasıyla girilecek bütün savaşlara hazır, kendi tabiriyle; 44 kilo sıfır beden bir fani. Ama her zaman en delikanlımız. Sözünü sakınmayan, asla geri durmayan, kılıcını kuşanan.
Bülent Akyürek’i uzaktan kitaplarıyla sevip, yakından insanlığına şahitlik ettim. Sevgim de şahitliğim de şüphesiz eksiktir. Ama ona muhabbet duyan genç insanları, tanıştıklarına pişman etmemiş, hiçbirini hayal kırıklığına uğratmamıştır mesela, yazdıklarında ne kadar sert, eleştirel, agresifse, ikili ilişkilerinde o kadar sakin, mütevazı, sıcakkanlı bir âdem. İçimde ukde kaldıysa, o da mesafelerin engelini aşıp, daha fazla rûberû sohbet edememektir. Bir de iki yazardan mütevellit o Sinek İkili dergisini çıkaramamak. Çok iyi fikirdi aslında. Çıkmadığı için hala güzeldir belki de, kim bilir?
Bülent abi dünyadan geçtiğini, geçerken yalnızca gölgelik misali kitaplarıyla soluklandığını biliyordu mutlaka. Acunu yurt bellemediğini, sivrilttiği kalemiyle 17 yaşında adım attığı edebiyat dünyasına yazdıklarıyla bildirdi. Kendi üslubuyla kıyasıya, ölümüne, kuralları yıkarak, fırtınalara karışarak yıllar boyu anlattı durdu. Felç oldu vazgeçmedi, kan kustu bırakmadı, yazdı, anlattı. 40 yılı aştı kalem işçiliği. Klişeleri bozarak, ters köşeleri görerek, ezberlere ironiyle saldırarak protest ataklarını sürdürdü. Zihni ateş gibiydi. Çözümlemeleri sistematik ve anlamlı, modernite eleştirileri zekice ve esasa yönelikti. Kendine ait sesi, ayırt edici bir üslubu vardı. Kelimeleriyle inşa ettiği muhkem kalesinden seslendi okurlarına. Bu çağın uyumsuzuydu işte. Nabi Avcı’nın tabiriyle solak boksör. Beklenmeyen yumruklarıyla sürekli taarruz halinde. Tanıdığımız en orijinal, en cins, en farklı, en kendine has insanlardan biriydi. Kalbi ağzında, kafasında hep bir sis bulutu, muzip ve aykırı. Azığı kitaplar. İçinde, rızkını da kelimelerle aramanın bengi coşkusu. Varlığıyla bile çok şey söyledi.
Bir intikamın peşinde 40 yıl
Bülent Akyürek’in 57 yıllık görece kısa hayatının yani yazar biyografisinin tam-eksiksiz haline ulaşmak için derinlemesine özenli çabalara ihtiyacımız var. Eserlerinin bile kronolojik sıralamasını yapmak zor. Hakkında wikipedia sayfası yok. Akademi onu göz ardı etmiş. Bu epey dağınık, karışık, düzensiz, gizemli durum Akyürek’in karakteriyle de paralellikler gösteriyor. 28 Kasım 1969 yılında Elazığ’da doğduğunu biliyoruz. Annesi mahalle terzisi, babası Almanya’da işçi. Çocukken sokak aralarında çekirdek/uçan balon satıp, Elazığ Murat Turizm’in otobüsüne atlayıp 20 saatlik yolculuklarla Geyve’nin Gülleri’nin (ve elbette Sezai Karakoç’un) hatırına Geyve’ye gidip bir-kaç gül koklayıp Elazığ’a geri dönen fazlasıyla garip bir çocuk. Doğuştan hasta, kemikleri eriyor. Her iki anlamıyla da bir ömür rahatsız. Sürekli nükseden, vücudunu gezen, başka teşhislere evirilen o bitmeyen hastalıkları. Nihayetinde kan kanseri. Nefes alırken acı duymanın anlamı. Ama kitaplar ve kelimelerle tanışıp bedenini değilse bile, ruhunu teskin ettiği zamanlara erişecektir yine de. Yazı yazmanın intikam olduğunu anlamıştır. İntikamının peşinde o 40 koca yıl.
16 yaşında ailesiyle birlikte Elazığ’dan Ankara’ya taşınmasıyla başlayan yeni hayatında artık yalnızca edebiyat vardır. Delicesine, şifa niyetine, kana kana içer gibi okuduğu kitaplarla zihninde yeni bir dünya aralanır, kendi belleğinde kaçak, bulduğu o anlamda sürgündür artık. Anarşist dergiler, yeraltı romanları, karanlık metinler girmiştir hayatına. Zorla bitirdiği lisenin ardından üniversiteyi aklının ucuna bile getirmeyen, cüssesine ağır gelen bir hayatı kıvrak zekâsıyla kucaklayan ve 1985’in Ankara’sında kendi savaşını tek cephaneliği olan kelimelerle başlatan Akyürek, 40 yıl boyunca sarp yokuşlarıyla meşhur ömründe yalnızca bu dilde konuşmayı tercih edecektir. Fildişinden yapılma kulelerde değil, kapkara yoksulluğun tam ortasında. İlerleyen yıllarda onunla tanışma hikâyelerinin merkezini oluşturacak Gökkuşağı çay ocağının müdavimlerindendir Akyürek. Çay ocaklarındaki, bir tabure çekip mevcut halkaya teklifsizce dalan o adamlardan biri olmayı seçmiştir, bu seçim gözlemlediği dünyayı kalemiyle bileyen yazarın neredeyse kimliğidir. Bütün zor işleri yapmış, yazarlıktan başka mesleği olmamıştır.
20 yaşındayken (1989) kendi imkânlarıyla ilk kitabı Talebesk’i (şiir) yayımlar. Kalemi mümbit, anlatacakları mühim, doktorlara göre bu dünyada gün’ü az’dır. 1990’da Yediniz Lan Beni (öykü), 1991’de Cinnete Çeyrek Var (şiir), 1992’de Ve Tanrı Ağladı (roman), 1993’te Cinnetim Cennetimdir (roman), 1995’te İtin Biri (roman), 1997’de Yağmur Getiren Fırtına (roman), 1998’de Çöldeki Penguen (deneme), 2002’de Zamanın Efendisi (roman) kitaplarını yayımlar. 30’lu yaşlarında her şeyi bitirmiş, bütün kitaplarını yazmış, maraton koşusunu 100 metrede bitirmiş genç bir atlet edasıyla dünyada mukimdir artık. Acelesi vardır, ölüm tıbben yakındır çünkü. Bülent Akyürek tıbben mümkün değildir oysa. İşte her şey bitmişken Ankebut suresinin ilk on ayeti iner bir gece kalbine. Yol değişir, yazı değişir, hikâye değişir, kader değişir. Öyledir; hayat tektir ama daha yorucu olmaya namzet o ikinci raundu başlar Akyürek’in. Ve solak boksör ringe çıkar.
Anti-modern buluşçu
Bülent Akyürek’in hem 2002 öncesi yeraltı edebiyatına dâhil edilebilecek türdeki anarşist ruhla yazılmış post-modern romanları, hem de yaşadığı fikrî/düşünsel değişimi (2005) sonrasında kaleme aldığı eleştirel denemelerden oluşan cephe savaşı hizasındaki kitapları bize aynı şeyi söyleyecektir. Evet, yıkıcı metinler. Bu yıkıcılık, yazıyla kurduğu ilişkinin bağlamını da açık eden bir anlam aslında. Romanlarında insan ruhunun karanlık dehlizlerinde cesaretle dolaşırken rastladığımız Akyürek’in, eleştirel kitaplarındaki tavrıysa, gözüne kestirdiği rüzgârı tersinden alıp kasırgaya dönüştürmek üzerinedir. Kendi sözüyle, dünya görüşünü değil, ahiret görüşünü değiştirmiştir sadece.
Çılgın Türkler-Yılgın Türkler, Güzel Konuşma Sanatı-Güzel Susma Sanatı, Sabah Namazına Nasıl Kalkılır-Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır?, Güzel Sözler Antolojisi-Boş Laflar Antolojisi, İçinizdeki Devi Uyandırın-İçinizdeki Öküze Oha Deyin gibi karşıt taarruzlarla, üstüne gittiği meseleyi yıkıma uğratmak istediğini gösteren anti-modern buluşçu bir yazar portresiyle karşılaşırız Akyürek’te. Bilhassa İçinizdeki Öküze Oha Deyin kitabıyla ortaya koyduğu o taş gibi eleştiri metni bugün hala başka bağlamlarda bile cari durumda. Kişisel gelişim pazar esnafını ve onun potansiyel modern cemaatini hepimiz adına yakasından tutup silkelediği kitabı, bu türün anlamını yitirmeyen en nişane başyapıtları arasındadır.
Bayraklaşan temalarla uğraşırken onları karikatürize etmeyi seven yazarın, kelimeleri kırbaçlayarak metnin içinde dörtnala koşturmasının, ironik aklıyla özdeş bir tarafı da var aslında. Yazdığı bütün eserler şu cümlesiyle hülasa edilebilir; "kitaplarımı şimdilik bir mayın gibi toprağın dibine gömüyorum, yüzyıllar sonra bile olsa patlayacaklar."
Acilar içinde kalbimde kelimelerle
Onun yazı yazmaya duyduğu arzu, tutku, iştiyak, dünya edebiyatında bile eşine az rastlanacak bir bağ’ı anlatır. Yakın çevresi dışında kimsenin bilmediği makineye bağlı yaşadığı hastalığının son evresinde dahi yazacağı kitapları (belki de vazifesini) bitirmeyi hesaplayan, acılar içindeyken kelimeleri düşünen, son nefesine değin işini tamamlamayı arzulayan bir yazar. Öleceğini söyleyen doktorlara "sizin sözünüze güvenerek sürekli öleceğim diyorum, arkadaşlara çok ayıp oluyor" şakasını yapacak kadar ölümle barışık üstelik. Yazarlık tutkusundan binbir çileye rağmen vazgeçmeyen, yani intikamını unutmayan Akyürek’in bir röportajında karşımda daktiloya takılı beyaz bir sayfa gördüğümde tir tir titrerim cümlesiyle tarif ettiği yer de galiba tam olarak burası.
Kullandığı dilin, parlayan zekâsının ve okurunu hırpalamasının toplam güzelliği metinlerinin içinde saklıydı. Yazarak intikam alması nihayetinde küçük hikâyesi, doğrudan vazifesi ise büyük hikâyesiydi. İkisi de ayrı ayrı güzeldi. Yazdığı provakatif başlıklara sahip kitaplarındaki anlam, insan’ın bizzat varlığına saldıran bütün vahşiliklere karşı bir savaşı imliyordu, belli ki cepheyi usulünce tahkim etmekti yazarın dünyadaki muradı.
Bülent Akyürek’e bir söyleşi sohbetimizde "son kibrit çöpüm gibi sakladım seni, rüzgârsızdı hava, tiryakiydim üstelik, yakmadım seni" sözlerinin hayatının neresine/hangi evresine ait olduğunu/dokunduğunu sormuştum. Verdiği -o hiç beklemediğim sertlikteki- cevabının ağırlığı hala üzerimde duruyor; "5 yıl felç kaldım. Ağrılar içinde sadece tavana bakıp kitap okuyabiliyordum. İşsizdim, kiradaydık, binlerce kitabım ve bütün ev eşyaları satılmıştı. Evde eşim, ben ve ilaç kutuları kaldı. Babamın evine taşındık. Birkaç yıl sonra Batıkent Metrosu’nun kazı çalışmalarının olduğu yere gece yarısı zor bela inleyerek inip bir taş alarak dizkapaklarıma, kafama, omuzlarıma çıtımı çıkarmadan vurup kemiklerimi kırdım. Saatler sonunda bulunduğumda gece boyunca başımı bekleyip bana bir şiir yazmıştı eşim. O şiiri Onur Akın besteledi ve on yıldır hit. Benim şiire olan soğukluğum belki de bu yüzdendir. Diyeti verilmemiş şiirler hoşuma gitmiyor, çapkınca ve aptalca geliyor. Bu arada o şiirin adı: Ben Yağmur Yüklü Bir Bulutum’dur. Hatırlatmış olalım."
Gölbaşı Mezarlığı / Ada 16 - No 894. 8 Şubat 2026 tarihinde mecburiyetten yaşadığı Ankara’sında bir adres değişikliği yaptı Bülent Akyürek. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Bir ömür, ne anlatmak, ne yaşamak, ne de anlaşılmak için yeter insana. Her şey eksiktir, insan vakitsiz. Şöyle demişti ya vaktiyle; "Yaşamak çok basit, düz bir şey. Zaten hayat her zaman bir ömre sığmaz, bir kısmı da ölüme taşar."
Cüssesi sığmadı cihana, iş ki uslanmadı ve dahi uzlaşmadı. Kalemiyle yaşadı, sözüyle var oldu, bakmadı hiç ardına. Solak bir dervişti namıyla, has durdu, pek konuştu. Herkes öyle bilsin ki yağmur getiren fırtınaydı, bu dünyadan bir Bülent Akyürek geçti. Rahmetler yağsın üzerine.
Yorum Yaz