Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Edebiyat tarihinin en civcivli ve çetrefil evliliklerinden biri olarak kabul edilen Kont Tolstoy ile Sofiya Behrs’in birliktelikleri, çoğu edebî mahfilde hâlâ atıfta bulunulan eskimez bahislerden birisidir. Bunda belki de Tolstoy’un büyük kaleminin ve Kreutzer Sonat gibi spekülatif bir romanı yazmasının etkisi büyüktür. Söz konusu evliliği Tolstoy’un elimize tutuşturduğu dürbünle seyrettiğimizde elbette oyunun suflörü de Tolstoy’dan başkası olmayacaktır. Kreutzer Sonat’tan bahsederken Sofiya’nın da (Rusça kısaltmasıyla Sonya) söz hakkının baki olduğunu hatırlatmıştım. Yaklaşık yarım asırlık evlilikleri boyunca tuttuğu günce sayesinde bu söz hakkını kullanmış Sofiya’nın bu eseri hâlihazırda ancak sahaflarda bulunabiliyor. Düşün Yayınevinden yayımlanmış eseri Muzaffer Kuşuloğlu Türkçeye çevirmiş ve kitap 1985 yılında neşredilmiş. Kabul ediyorum ki 700 sayfayı bulan hacmi insanın gözünü korkutmuyor değil ama Tolstoy’a şu yahut bu sebepten zerre miskal ilgi duyanlar için bulunmaz bir kaynak. Bu yazıda da kırkambar güncenin farklı hususiyetlerine temas etmeye çalışacağım. Gelelim evvela muharriremize.
Sofiya, o dönem için aydın kabul edilebilecek bir insan. Haddizatında, muntazam bir şekilde günlük yazması bile mensubu olduğu sınıfa dair bir özellik. Babası, Kremlin Sarayı’nda doktor. Kendisi, Almanca ve Fransızca bilen, piyano çalabilen, öyküler yazan bir münevver. Keza güncesinde salt eylemler bulunmuyor, fikir ve tespitleri de yer alıyor. Güncesinde müspet yahut menfi olarak okuduğu eserlere de değiniyor. Nitekim Lev Nikolayeviç (Sonya’nın söyleyişiyle Liovoçka), karısının edebî görüsüne o denli güvenmiş olacak ki, onu itham ettiği düşünülen Kreutzer Sonat’ın kopyalarını bile onun eliyle temize çektirmiş ve ilk editörlüğünü yine Sofiya’ya yaptırmıştır. Hayatı boyunca bu işten uzak kalmayan Sofiya, günün uğraşları sona erip akşam olduğunda gece yarılarına kadar Tolstoy’un el yazmalarını temize çekmeye devam etmiştir. Yedi senede yazılan Savaş ve Barış’ı (taslak hâlindeki ismiyle 1812) yedi kere temize çekmiş ve Diriliş’in henüz yazım aşamasındayken değişmesini sağlamıştır. Katılmadığı yahut beğenmediği dinî-felsefi eserleri bile kopya eden kişi Kontes Sofiya’dan başkası değildir.
İş belki bununla sınırlı kalsa anlaşılabilir lakin büyük yazar Tolstoy evlilik tarihinde soluk bir mürekkep lekesi gibi görünmeyi tercih etmiş. Belli belirsiz, okunmaz fakat varlığı da yok kabul edilemez bir leke. Mülkiyet meseleleriyle Sofiya ilgilenir, evin ihtiyaçlarıyla Sofiya uğraşır, Tolstoy’un eserlerinin yayım haklarıyla Sofiya alakadar olur, çocukların (ki on üç çocuk dünyaya getirmiş ve yedisi kendisinden önce ölmüştür) her türlü probleminin ilk muhatabı kendisidir. Hatta Tolstoy’un eseri sansüre takıldığında Çar III. Aleksandr’ın huzuruna bile o çıkar. Kreutzer Sonat’ı yayım yasağından kurtaran odur. Tolstoy ve çevresine dair birçok görsel materyale dahi Sofiya sayesinde ulaşabiliyoruz zira kendisi hobi olarak fotoğrafçılıkla uğraşıyordu. Peki o sıralar Tolstoy ne yapıyordu? Hakikat azizim, hakikati arıyordu.

Bir ilişkiyi tümden bir kişi üzerinden tahlil etmek mutedil hiçbir öğretide sağlıklı kabul edilmez. Mikrofonlar, hoparlörler bir kişinin önüne dizilirse karşısındakinin sesi duyulmayacaktır. Aslında Sofiya’nın güncesine şöyle bir göz atmanın, hakkını teslim ve tespit etmek açısından hayırlı bir eylem olabileceğini ifade etmeye çalışıyorum. Sofiya da 48 yıllık evliliklerinde hatalar yaptığını kabul etmiş ve bilhassa kıskançlık ve onun doğurduğu anlayışsızlık bahsinde muhtelif yanlışlara imza attığını açık yüreklilikle itiraf etmiştir. Nihayetinde Tolstoy, güncede zikredildiği şekliyle, 80. yaş gününde tebrik maksadıyla dünyanın dört bir yanından 2 binden fazla mektup ve telgraf alan, kendi öğretisi ile (ki Avrupalılar buna Tolstoyizm der) yüzlerce “mürit” yetiştiren ve hatta Osmanlı tütün fabrikasının dahi kendisine büyük bir kutu sigara gönderdiği, H. G. Wells’ten Bernard Shaw’a kadar birçok kalem sahibinin imzaladığı övgü mektubu ile taltif edilen evrensel bir aydın-yazardır. Gelgelelim sosyal hayat ve bilhassa aile ilişkileri bambaşka bir denklemdir. Bu bakımdan, sadece roman yazan ve kullandığı çizme vs. gibi aletleri yaparak başka hiçbir işe ve faaliyete katılmayan bir insanın hayat arkadaşı olmak elbette kolay değildir. Tolstoy bir keşiş gibi yaşamayı salık verirken, belki de bu vaazının bedelini (zira keşişler evlenmezler) en çok Sonya ödemiştir. Bir gazetede yayımlanan mensur şiirinde kullandığı rumuzla Ustalaya (Yorgun kadın) insani Tolstoy ile ruhani Tolstoy arasındaki farkı betimleyerek, “Hiç kimse onu ne tanıyor ne de anlıyor. Onun karakterini ve düşünce ve amacını, ben herhangi bir kimseden daha iyi tanıyor ve biliyorum.” derken yahut başka bir gün, “Ama gördüm ki, onun kutsal felsefesi sadece kitaplarında var ve çalışabilmesi için de rahat ve düzenli bir aile yaşantısına gereksinme duyuyor; kendi ise yaşamı boyunca ve sözde benim için, konfor içinde yaşadı… Şimdi herkes benimle sanki anormal, histerik ve yarı deliymişim gibi konuşuyor ve söz ve davranışlarımın tümünün hastalığımdan kaynaklandığını sanıyor. Ama bu konudaki kararı insanlar ve daha adaletle Tanrı verecektir.” ifadelerini sarf ederken insanın aklına ister istemez meşhur heykeltıraş Rodin ve pek maharetli talebesi Camille Claudel arasındaki (popüler tabirle) toksik ilişki düşüyor. Aslında bu ilişkiyi betimlemek için de Sofiya’dan fazla uzaklaşmaya lüzum yok. Şöyle diyor Kontes, “Kırmızı mantarlar yeşil yosunların üstünde bitiyor.” Wes Craven, Freddy Krueger’ın kazağını düşünürken, insan gözü için en çatışmacı iki rengin kırmızı ve yeşil olduğunu öğrenmiş. Tolstoy ailesi bu bilgiyi yaşayarak öğrenmiş olmalı.
“Bir kulübede yaşamak… Gezinti yaparken L.N. çocuklara elma dağıttı; akşam, iki saat satranç, iki saat de briç oynadı. Oyalanacağı bir şey olmazsa canı sıkılıyor ve gene de bir kulübede yaşamaktan söz ediyor ama bu sadece bana kızması, yazarlık ustalığıyla karısıyla uyuşmazlık içinde olduğunu açıklaması ve bir fikir kurbanı, bir ermiş süsü vermek için bir bahanedir.” Tolstoy ne azizdi ne deccal. Sofiya da ne azizeydi ne de deccal. İkisi de bütün tenakuz ve noksanlarıyla tam olarak insanı (üzgünüm üstinsan değil) aksettirdiler.
Madem lütfedip buraya kadar okudunuz, iki son not ile yazımı noktalayayım. İskambil falına epey meraklı olan ve zaman zaman kart açarak geleceği görmeye çalışan Kontes Sofiya, 1916 kışında Rasputin katledildiğinde allak bullak bir hâlde Çarlığın sonunun geldiği kehanetinde bulunmuş. Rasputin gerçekten de öteki dünyaya yalnız gitmedi ve koskoca Çarlığı peşinden sürükledi. Güncede bir başka ilgi çekici kısım şu ki, Tolstoy’un hayattayken okuduğu son kitap Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i. Bu konuyla ilgili şöyle demiş Bay Tolstoy: “Halkın, Dostoyevski’yi neden sevdiğini bugün anladım çünkü çok görkemli düşünceleri var.”
Yorum Yaz